Ana içeriğe atla

2015 Dünya Öykü Günü Bildirisi

İnsanoğlunun dünyaya gelirken attığı ilk çığlıkla, o çığlığın kendisinden çıktığının farkına varması arasında geçen zamanda başlar öykü. Var olduğunu bildirmenin, dünyaya seslenme ihtiyacının öyküsü… Çığlığıyla duyurdu varlığı artık buradadır. Biridir. Öyküsü olan biri. Hepimizin hayatı biriciktir. Dünya kurulalı beri yaşamış milyarlarca insanın her birinin hayatı biricik. Biricikliğin yalnızlığı insanoğlunun temel öyküsüdür.

Çığlığıyla sesini keşfeden insanoğlu zamanla dilini keşfeder, duygularını, düşüncelerini ifade etme ihtiyacıyla sesini söze dönüştürür, kelimelerden ikinci bir dünya yaratır kendine dünya içinde, ardından sözü sanat kılan yolları, araçları, tartımları, işaretleri keşfeder. Başlangıçtaki sadece hayatta kalma mücadelesi zamanla yaşadıklarını kayıt altına alma gerekliliğine evrilir. Dünyayı anlama, varoluşu anlamlandırma, yaşamı süsleme ihtiyacıyla söylemek, anlatmak, betimlemek, ifade etmek, göstermek, resmetmek, eylemek, işaret bırakmak ister. Sanat, insanoğlunun varoluş kayıtlarıdır. Her biricik olan, bu yolla kendinden sonrakilere hem kendisinin, hem insan tekinin biricikliğini hatırlatır. İçine kapatıldığı biricikliğin duvarları bu yolla hem aşılır, hem de sahibinin sesi ve parmak iziyle sağlamlaştırılır. Karşılıklı yerleştirilen iki ayna gibi sanatla hayat, birbirlerini besleyip, birbirlerini yansılayarak sonsuza dek imgelerini çoğaltır.

Tıpkı insanın doğasında olduğu gibi, ilk çığlıktan bu yana sesin, sözün de varlığını sürdürme güdüsü vardır. Sanatsal türler, doğada bulunan canlı türlerini andırırcasına yaşamlarını, biçimlerine, formlarına borçludurlar. Kendilerini tanımlayan tür özelliklerini koruyup, değişen koşullara göre biçimlerini yenileyerek varlıklarını sürdürürler. Öykünün, şiirin, romanın, tiyatronun, kısacası sanatın günümüzde öldüğünü söyleyenlerin doğayı da, insan doğasını da yeterince tanımadıkları söylenebilir. “Varoluş” ile “kayıtları” arasında insanlık tarihi boyunca gelişen kopmaz bir bağ oluşmuştur artık. Sanat, bir varoluş sorumluluğudur.

Kim olursak olalım, nerede ve nasıl yaşarsak yaşayalım, hepimizin bir tek hayatı vardır. Herkesin ömrüne mühürlenmiş tek bir hayatı. Edebiyat ve sanat, bizi o biricik olan hayatımızın dışına çıkararak bize başka hayatların ve varoluşların kapılarını açar, bizimkine benzeyen ve benzemeyen öykülerle tanıştırır. Bizi başkalarının yerine geçirerek çoğaltır, ruhumuzu, aklımızı, iç dünyamızı zenginleştirir. Başkalarını tanıdıkça yabancı dediklerimize, öteki, hatta düşman bildiklerimize karşı duyduğumuz korkuları yeneriz. Edebiyat, dünyayı farklılıkların zenginliğinde, benzerliklerin ortaklığında buluşturup yeryüzünün dört bir yanına dağılmış insanları birbiriyle kaynaştırır. İyi edebiyat bize içgörü kazandırırken zevkimizi inceltir, ruhumuzu soylulaştırır.

İçinde yaşadığımız toplum barındırdığı sırlarla herkes için bir anlamda buzdağıdır. Gündelik yaşamın “görünür” kuralları içinde yaşarken, buzdağının bize “göründüğü” kadarıyla yetiniriz. İyi edebiyat bize bu buzdağının sırlarını açar. Sayfaların arasından vuran aydınlıkta dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini başka türlü kavrar, o güne değin bize öğretilmiş, ezberletilmiş, dayatılmış olan olguları gözden geçirme, değerlendirme, sorgulama fırsatları yakalarız. Değişimin, dönüşümün, yenilenmenin, yerine göre kendini yeniden inşa etmenin kapılarına açılan fırsatlardır bunlar.

Bildiğiniz gibi öykü ve öyküleme sanatı, Batı’da ve Doğu’da farklı kültürlerin çeşitli ifade etme yollarından, anlatı biçimlerinden, farklı kurmaca tekniklerinden geçerek günümüze gelmiştir. Dünya öykücülüğünün XIX. yüzyılda ulaştığı modern forma gelene kadar kat ettiği yolun kuşbakışı bir dökümünü yapacak olursak, ilk akla gelen örnekler olarak, İlyada, Gılgameş Destanı, Mahabbarata, Bin Bir Gece Masalları, Decameron Hikâyeleri, Canterbury Hikâyeleri, İlahi Komedya, Dede Korkut Hikâyeleri, Şehname, Hoffmann’ın Masalları, Taşbaskısı Halk Hikâyeleri, Cenk Hikâyeleri, Edgar Alan Poe, Mauppasant, Çehov öykücülüğü sayılabilir. Biz, Emin Nihat Bey’in Müsâmeretnâmesi’ne vardığımızda, öykünün soyağacını üstüne simlerle işlenmiş bu adlar ışıtıyordu.

Sanatın ve edebiyatın gücünü, önemini bunca vurgulamam boşa değil. Çünkü bugün kutladığımız “dünya öykü günü”, yazınsal metin değeri kazanmış öykülerin günüdür. Öykü her yerde vardır. Anlatılan, söylenen, rivayet edilen, aktarılan, uydurulan, yaşanan, hayal edilen, çarpıcı, sarsıcı ya da sıradan sayıma gelmez nice gündelik öykü arasında yaşarız. Ancak çağına uygun bir yaklaşım ve anlatımla iyi yazılmış öykülerin bükülmez direnci kendi zamanını aşarak geniş zamanlara ulaşır.

Öncelikle bir düzyazı türü, bir anlatı sanatıdır öykü. Ama dönemine, yazarına, içinde var olduğu kültürel coğrafyaya göre zamanla farklı biçimlere evrilerek, disiplinlerarası ilişkilerle zenginleşerek kendi içinde çeşitlenmiştir.

Çoğunuzun bildiği gibi bir ince kuyum sanatı olan öykü gücünü yoğunluğundan alır. Malzemesini seyrelterek, damıtarak, haddeden geçirerek saydamlaştırır. Ele aldığı olguyu içeriden aydınlatarak tözünün görülmesini amaçlar. Bu nedenle her iyi öykü, okurun alımlama ve algılama payı için ışık ve gölge dengesi sağlam kurulmuş doğru bir aydınlatma düzenine sahiptir.

Bazı öyküler olay aktarımına ya da olaysızlığa, deneme ya da röportaj tekniğine, atmosfer kurmaya ya durum yaratmaya yaslanır. Bazı öykülerse gözlem belgelemeyi, durum betimlemeyi ya da çeşitli tipler sergileyip portreler çizmeyi amaçlar. Bir olgu, bir izlek, bir düşünce ya da duygu etrafında çatılmış öyküler de vardır. Ama tümü de öykü sanatının doğası gereği okurda bir seziş, bir duyumsayış, bir uyanış yaratmaya çalışır. Kahramana ya da okura, bazen ikisine birden yaşatılan “aydınlanma ânı”yla, okurun algı düzleminde farklı bir kavrayış eşiği yaratmayı ümit eder.

Öyküyü, damıtılmış bir yoğunluğa, yoruma açık anlam katmanlarına sahip olması nedeniyle şiire, yaşanılan ânı dondurup cilalayarak sonsuzlaştıran yanıyla da fotoğrafa benzetenler olmuştur. Sahiden de iyi bir öykü hem şiirin derinliğinden, hem fotoğrafın yaşamı belgeleme gücünden izler taşır.

İfade sanatları dillendirilmiş hayatlardır. Öykü de gerçekliğini kendi iç kurallarından, malzemesini ise hayattan alır. Bu nedenle yaşadıklarımızı, düşlerimizi, hayallerimizi, duygularımızı, gözlemlerimizi, izlenimlerimizi metne mühürlenmiş sözcüklere emanet eder, yarınlara ulaşmasını ümit ederek sonsuzluğa bırakırız.

İster varoluşun ontolojik sorunlarıyla boğuşsun, ister insan ilişkilerini ya da sınıf mücadelesini konu edinsin, edebiyatın kendisi özünde bir hakikat ve adalet arayışıdır. En ümitsiz, nihilist, kara ruhlu yazarın bile kaleminde saklanmış bir gelecek tasavvuru, bir yarın ümidi vardır.  Öykü bir edebiyat kıymetidir.

Benim için iyi bir edebiyat okuru, aynı zamanda öykü seven okur demektir. İyi bir öykü düzayak açıklamalara indirgenemeyen, çiğ ışıkta dağılıp çözülmeyen kendine özgü bir büyüye sahiptir. Konusunu iyi bildiğimiz, kişilerini tanıdığımız öyküleri yeniden dönüp okuma isteğimizde o büyüyü yeniden yaşamak arzusu yatar. O büyünün içinde pek çok şey vardır: Dilin lezzeti, sözün derinliği, yaratılan atmosferin etkisi, ayrıntıların gücü, metnin sugeçirmez dokusu, hayal gücümüzü kışkırtan tasarlanmış boşluklar ya da sessizlikler, okurun algı sahasına bırakılmış, her okuyuşta yeniden anlamlandırılabileceği ipuçları… Kuşkusuz bu çeşit iyi bir öykünün tadına gündem takipçisi kitap tüketicileri değil, has edebiyat okurları varır.

Öykünün geleceği sözün geleceğidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, sözü, meselesi, estetik kaygıları olan edebiyat, insanın aklını, ruhunu zenginleştirmeyi, içini güçlendirmeyi, her tür karanlığına direndiği dünyayı güzelleştirmeyi ve okuruna ancak iyi edebiyatın verebileceği hazzı vermeyi sürdürecektir.

Dilerim ülkemin öykücülüğünde de yakın ve uzak tarihimizin gömülü kalmış hikâyeleri, sırları, yeterince dillendirilmemiş gerçekleri, seslendirilmemiş hayatları, yasak bilinmiş aşkları bundan böyle daha çok yerini alır.

Öykücülüğümüzün köklü geleneğini bugüne bağlayan köprüde pek çok yazarın adı, yıldızı ışıyor. Geçmişten günümüze öyküleriyle elimizden tutan öncüleri, ustaları, zamanında kadri bilinmemiş kıymetleri şükranla anıyor, edebiyatın öykü takımadasında yıldızı parlayan genç öykücüleri dostlukla selamlıyorum.

Dünya öykü gününüz kutlu olsun!

Güzel öyküleriniz olsun!

Okuduklarınız, yazdıklarınız, yaşadıklarınız güzel olsun! Günü geldiğinde, giderken ardınızda bıraktıklarınız güzel olsun!



Murathan Mungan


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …