Ana içeriğe atla

Kurtuluş Ölümü

yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil
 Nazım Hikmet

Her modern insan gibi telefonun alarmıyla uyandım. Saçmaca bir şarkı çalıyordu ama çok şükür ki hemen bitti ve Modern Sabahlar’ın üç silahşörleri çıktı. En güzel uyanma şekli bu, tavsiye ederim. Çok kolay. Alarmı radyoya ayarlayacaksınız sadece.
Bir süre yatakta sırıtarak gerindikten sonra kalktım. Dünyanın en büyük hazları arasında rahatlıkla ilk üçe girer: günün ilk sigarası. Sonra bir şeyler atıştırıp dayımı aradım. Yengemle yeni ayrılmışlardı. Yalnız bırakma dayını diye tembihliyordu herkes. Çünkü beni çok sever, ben de onu.
Dayım emekli ilkokul öğretmenidir. Eskiden solcuydu, kendisine sorarsanız hala­ öyle, bu yüzden de sınıf öğretmeni denmesini sevmez. Aramızda bir şakadır bu. Neyse. Dayımı aradım işte, yeni uyanmış o da. Oğlum bizim bakkal kapalı olabilir, üç beş bira al gelirken diye günün ilk sinyalini verdi. Evet, dayım içmeyi çok sever. Ben de çok severim. Belki biraz bu yüzden daha da çok severiz birbirimizi. Bu kalpsiz dünyaya alkolsüz katlanılmaz çünkü, bunu bilen bilir ama herkesin anlamasını bekleyemezsiniz.

Eve girdim, elli altı olmuş ortalık. Yengem gideli bir ay olmuştu ama sanki ev bir yıldır temizlenmemiş gibiydi. Camları açtım biraz, ortalık leş gibi sigara kokuyordu, perdeler sararmıştı.
Biraları açtık. Tıklattık kutuları, benimki aşağıda elbet, saygıdandır. Sonra bir de cancana yaptık. Vurduk dibine. Biliyordum, bugün sızana kadar içecektik. Yoktu başka çaremiz.
Dayım, biraz müzik açsana Ozan deyince, aptal kafam işte, gittim radyoyu açtım. Ben Bir Ceviz Ağacıyım çıkmaz mı! Şimdi dayım eski solculuk hikayelerine başlayacaktı. Milad, İsa piçinin doğumu değil oğlum, 80’dir 80 dediği an hapı yutacaktım. Bitmeyecek bir tirad başlayacaktı; sızlanma ile diklenme arasında gidip gelen ve en nihayetinde gözyaşlarıyla biten.
Konuyu değiştirmek için yan yollara saptım.
“Dayı sen yakında ölebilirsin, söyliyeyim de.”
“Niye lan keraneci, niye ölüyormuşum? Daha yeni kurtuldum yengenden. Sanki yıllardır mahpustaymışım da yeni çıkmışım daha dünyaya, ölmenin sırası mı be!”
Kurtuluş ölümü diye bir şey var, duydun mu hiç sen?”
“Yoo, duymadım.”
Biraz anlattım. Dedim; yengemle aynı evde 30 yıl geçirmek de senin için bir nevi doğal felaketti, dikkat et kendine. Epey gülüştük.
Tabi bir süre sonra, tahmin ettiğim gibi, öncü cümle geldi: Milad, İsa piçinin doğumu değil oğlum, 80’dir 80.
Afedersiniz ama, siki tutmuştum. Elini silkeledi şöyle üç hamlede: Ko-man-do! Dayım askerliğini komando olarak yapmıştır, evet. Birazdan emmeli gömmeli, komşu kızına çakmalı pis marşlardan da bahsedecek biliyorum. Siyaset gene en iyisi. Sadece İsa abim küfür yemiş olacak en azından.
“Dayı,” dedim, “sen ne ara böyle oldun?”
“Ne olmuşum?”
“Yani ne bileyim, Kürtlere Azade diye mi ne bağırıyormuşsunuz ya. Şimdi Emine Ülker Tarhan’la aynı yerdesin. Üzülüyorum valla ben sizin nesle.”
“Asiktir lan ordan. Sen kendi nesline üzül pezevenk. Elinizdeki akıllı telefonlara bakmaktan önünüzü gördüğünüz yok.”
Dayım gene Mahmut Hoca’ya başlamıştı. Biz avarelerin dilinde böyle denir; öğretmen dili. Yüksek sesle, tekrarlayarak, parmak sallayarak. Yani hiç sevimli değil, üstelik de sıkıcı. Ruhu ne kadar genç kalırsa kalsın, yaşlanınca insanlar böyle oluyor galiba. Her şey eskiden daha güzeldi türküsü. Birazdan helikopter ekibi, yoğurtlu bakla gibi ancak benimki gibi bir dayısı olanların bileceği bir lügatle anılarını anlatacaktı. Birkaç bira sonra da, Üç ağaç için ortalığı birbirine kattınız, aman ne mühim. İnsanlar Irak’ta ölürken nerdeydiniz lan geziciler! diye devam edecek, beni sinir edecekti. Hangi manyak bu gezici lafını ortaya attıysa, allah onu cehennemin dibinde odun ateşinde yaksın inşallah!
Dayım bu türlü konuştukça büyüyormuş gibi gelir gözüme. Büyür büyür odaya sığmaz olur, nefessiz kalırım. Buradan dönmenin yolu belliydi.
“Dayı,” dedim, “Parşömen’e bakıyo musun hiç?”
“Oğlum bi bok anlamıyorum ben senin yazdıklarından. Çince gibi geliyor bana.”
Gülüştük gene, ne yapalım. Ağlamakla gülmek çok yakın oluyor birbirine, hele içince. Hele çok içince.
“Dayı,” dedim, “ne demiş Dağlarca?”
“Dağlarrca ne demiiişş?” dedi kutunun birini eliyle ezip camdan dışarı atarken, ki bu da bir oyundu bizim aramızda. Sarhoş taklidi oyunu.
“Şiire yeryüzünde en yakın varlık içkidir.” demiş.
“O zaman kalkıp ceketlerimizi ilikleyelim karşısında!” dedi dayım. Hakkaten kalktık, ceketimiz varmış gibi ilikledik önümüzü. Sonra içmeye devam ettik.
Birkaç gün sonra aynı ritüel yine tekrarlanacak, biliyorum. Çünkü bazı insanlar anlamıyor ama bu kalpsiz dünyaya başka türlü katlanamıyoruz dayımla ben.

Ozan Çororo 


Ozan'ın resmi: Burcu Firdevs Demirağ

Yorumlar

  1. "kaç ceset kaldık şunun şurasında/ ben, sen, Edip abi, bir de Mayakovski"
    Dayılara iyi davranın, yokluğu suzinaktır.
    servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dayılar, amcalar, abiler candır :)

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…