Ana içeriğe atla

Kızıl Avlu’dan Dünya

Fotoğraf: Nesrin Ermiş


Pencereden dışarıya baktığımızda, içinde bulunduğumuz mekâna ilişkin bir belleğin de bize eşlik ettiğinin farkında olmayız çok zaman. Ya, kendi içimizdekiler? -Soru biraz o tarafa çekse de buradaki amaç, Lacan’ın ‘görünür dünyanın eşiği’ diyerek önümüze koyduğu ‘ayna imgesi’ne dalmak değildir.- Dışarısı yoğun bir dikkatle bizi kendine çekmiştir; ama içerisi de derinden derine ‘işlemekte’dir. Baktığımız yerde buluşmuştur ikisi de... Peki, baktığımız yer Kızıl Avlu (Serapion) gibi bir mekânsa? İçeri ve dışarısı çoktan birleşmiştir belki de. İmgeleme (tahayyül) denilen o mucizevî şeye sahip olmak insan doğamız gereğidir elbette; ama bununla birlikte, tarihe, mitolojiye ve Ege’ye düşkünlük söz konusu ise mekân daha bir canlanacaktır.
Deklanşörü Ege ve hayatın ayrıntıları için çalışan Nesrin Ermiş’in Kızıl Avlu’dan gösterdiği ‘dünya’, bu ilginç yapının da içinde bulunduğu Bergama’dır. Birçok kültürü ve çağı buluşturan bir şehirdir Pergamon. Tepede, kalıntıların bile görkemli durduğu Akropol’den, insanlara şifa dağıttığı için Zeus tarafından öldürülen sağlık tanrısı Asklepios’un mekânı Asklepion’a varan çok sayıda tarih emanetiyle dolu bir ‘müze’ şehir. Yaptığı işle, yeraltını (ölüm ülkesini) ıssızlaştırabileceği endişesiyle Hades’in şikâyeti üzerine katledilmiştir Asklepios… Bergama, yaşam-ölüm döngüsünü, ilginç biçimde, yapılarında barındıran bir şehir: Asklepios’un başına gelenlerden dolayı mıdır bilinmez; yeraltı önemsenmiştir. Halk arasında Kızıl Avlu olarak ünlenen Serapion da bunun örneği zaten: ‘Roma görkemi’ni yansıtan bu yapı, M.S. II. yüzyılda inşa edilerek Yeraltına (Serapis) adanmış; sonradan bazilikaya dönüştürülmüştür. Serapis’e ilişkin inançlar, Eski Mısır’ın Osiris-İsis mitosları ile Ptah’ın ‘Apis’leri arasında bağlantı kurulan bir sentezin ürünü sayılır. Tarihine bakıldığında Bergama’da, ayrıca, yaşamı simgeleyen yeryüzü-bereket tanrıçası Demeter ile kızı (Ölüm ülkesi-Yeraltı’nın tanrıçası) Persefone’ye ilişkin ayinlerin (ritüel) birlikte gerçekleştiği görülmektedir. Selinos Çayı’nın Serapion’da, avlunun altındaki tünellerle iki koldan geçirilmesi de Yeraltı’na ilişkin bir tasarımın ürünü değil midir?
Diğer bir nokta, negatif bir ayraç: Yapı olarak görkemi bir yana, tuğlalı renginden dolayı öyle adlandırılmış olsa da Kızıl Avlu adıyla bile insanı tarihin kanlı sayfalarına yolluyor: Orduların kanlı yürüyüşü, savaş arabaları, savaş borusundan önceki sessizlik; yakılan,  yağmalanan kentler, kanayan meydanlar, cengâverler, galip ve mağluplar, zalim ve mazlumlar… Bu adın içinden kanın sesi duyuluyor sanki! Ama bu ses tarihten işitilmiyor mu zaten? Tanrılar, onların soyundan geldiklerini iddia eden krallar; kısaca ‘iktidarın sicili’ kanla yazılmamış mıdır? Nitekim devasa yapıların harcında kan da var…
Kızıl Avlu, Nesrin Ermiş’in objektifinden ‘yukarı doğru’ bakıyor; Pergamon’un geçmişine belki de. Çünkü kent tepelerden ovaya doğru yayılmış; farklı zamanlara ait her bir yapı da bu yönelişe uygun biçimde inşa edilmiş sanki. ‘Yukarıda’ Akropolün zamana inat ayakta duran kalıntılarıyla; sütunlar, tiyatro alanları, sunaklar, lahitler, kulelerle aşağılara doğru uzanan bir kent… Bu antik kentin öyküsünü parşömene yazmak için gerekli olan ‘Pergamon derisi’ni hayal etmek bile zordur. Tarihi bu denli yüklü bir kenti tek bir ‘öykü’ anlatabilir mi peki? ‘Yeniden yazılacak’ öyküleri de tıpkı eski tarihçilerin anlattığı gibi, mitoslarla tarihsel bilginin, söylentiyle gerçeğin iç içe geçtiği öyküler olacaktır. Belki de bu denli yoğun bir birikim, başka türlü anlatılamayacağı için veya duygu ve hayâli devre dışı bırakmaya izin vermeyecek derecede çeşitli ve kışkırtıcı olduğu içindir kim bilir?

Aydın  Afacan


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …