Ana içeriğe atla

Yalanlar Seferi

Sonsuzluğa karışan, Türkçe’nin büyük yazarlarından (ve daha nasıl tanımlamalı) güzel insan Yaşar Kemal bugün toprağa verildi. Siyasi zerzevattan “sayın”ların katılımıyla. Yaşar Kemal ürettiği eserlerinde Anadolu halklarını yerelden yola çıkarak ve fakat evrensel bir dille anlattı ve bu yüzden, yalnız Türkçede değil birçok dünya dillerinde de büyük bir yazar olarak yerini aldı. Bunları yaparken haksızlıklar, eşitsizlikler ve zulümler karşısında da susmadı. Aşağıda okuyacağınız, 1995 yılında Alman Der Spiegel dergisinde yayımlanan makalesi nedeniyle ve “bölücülük propagandası” yaptığı gerekçesiyle o zamanki Özel Yetkili Mahkemeler olan Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandı. Kuşkusuz, bu büyük bir utançtı. Aslında bu tür utançlarımıza her gün bir yenisi ekleniyor, ne yazık. Yaşar Kemal’i saygıyla, sevgiyle ve minnetle anarak Yalanlar Seferi’ni yayımlıyoruz. Yaşar Kemal’in yazıda geçen şu cümlesi halen geçerliliğini ve önemini korumuyor mu sizce de?

“Türkiye’de de bizler, gerçek bir demokrasiye giden yolun sadece Kürt sorununun barışçı bir çözümünden geçtiğini bilmeliyiz.”
Belki de tarihte ilk kez bir yüzyıl, daha başlamadan bir isme sahip oldu; 21. yüzyıl, insan hakları ile anılacak. Çünkü yaşadığımız yüzyılda bu alanda tatmin edici ilerlemeler sağlanamadı. Hatta 21. yüzyılın eşiğine geldiğimiz bugünlerde, şimdiye kadar kat edilmiş olan yoldan dönüldüğüne ve geriye doğru koşulduğuna dair birçok belirti var.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu gün olan 29 Ekim 1923’den bugüne kadar tahammül edilmez bir baskı ve zulüm sistemine dönüştü. Türkiye Cumhuriyeti, bu gelişmeyi, Doğulu çarpıtma sanatı ve ikiyüzlülükle insanlığın gözlerinden saklamaya çalıştı. Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu halkı üzerinde öyle bir tiranlık oluşturdu ki, bu halk, Osmanlı otokrasisini bin kere tercih eder hale geldi.

1946’da çok partili sistemin kuruluşuna kadar, jandarma sopasını hissetmemiş ne kız, ne kadın, ne Kürt, ne Türk ne de Laz köy sakini vardı.

Cumhuriyet hükümetinin şiddeti, her şeyi yerle bir eden bir fırtına gibi, Anadolu’nun üstünde esti. Türkiye’nin halkı yaklaşık yetmiş yıl boyunca bu kadar çok zulme, işkenceye, yoksulluğa ve açlığa nasıl tahammül etti? Bu gerçekten bir mucizedir.

Avrupa’nın kıyısındaki bir ülkede böylesine baskıcı bir rejimin kurulması o denli kolay bir iş değildir. İşte Türk Devleti bunu başardı. Bunun için bu devletin yurttaşları insanlık onurlarını yitirmek gibi yüksek bir bedeli ödüyorlar.

Peki bizim halkımızın hiç suçu yok mu? Tabii ki var. Ancak binlerce yıl ezilmiş, horlanmış, acı çekmiş, binlerce yıl bir savaştan diğerine koşmuş bir halk. Cumhuriyetin korkunç tahakkümüne karşı direnme gücünü nereden alacaktı ki? Unutmayalım ki, Anadolu’dan her biri onlarca Cengiz Han’a bedel yüzlerce Kuyucu Murat Paşa geçmişti.

Türkiye 1946’da çok partili sisteme geçti ve 1950’de Demokrat Parti, o zamana kadar tiranlık yapmış olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin elinden iktidarı aldı. Bu köleleştirilmiş ve hakları gasp edilmiş bir halkın gerçekleştirebileceği hakiki bir mucize idi.

Demokrat Parti’nin kurucuları Cumhuriyet Halk Partisi’nin üst kesimlerinden geliyorlardı. Onlar için demokrasi kelimesi, arkasında saklanılması gereken kapkara bir perde idi. Ve bu demokrasi yalanı ile Türkiye Avrupa Konseyi’ne ve NATO’ya girmeyi başardı. Avrupa bu yalana kanar mıydı? Katiyen. Ancak Batılı ve çağımıza kendileri de pek uygun olmayan bu demokrasiler Sovyetler Birliği‘ne karşı müttefik arıyorlardı ve göz göre göre Türkiye’yi aralarına aldılar.

Ancak ondan sonra beklenmeyen şeyler oldu: Onlarca yıllık zulümden mefluç hale gelmiş olan Türk halkı uyuklarken, korku dolu ve çekingen de olsa Kürt halkı içinde direniş gelişiyordu. Çünkü bu baskı hükümranlığı esnasında en vahşice ezilen, açlık çeken, yoksulluk içinde kıvranırken etnik katliamlara uğrayan Kürt halkı idi. Bu halkın dili kanunen yasaktı, bu halkın kimliği, onlara “Dağ Türkleri” ismi verilerek inkâr ediliyordu ve bu halk, her 10-15 senede bir Anadolu’nun dört yanına dağıtılıyordu.

Sonunda silahlı bir çatışmaya dönüşen Kürtler’in yükselen direnişi, bu baskı mekanizmasının gerçek ve korkunç yüzünü de gösterdi. Önce Türk halkını yanıltmak için, inanılmaz bir propaganda kampanyası başlatıldı. Çünkü Türk halkı yanıltılmaksızın Kürtler’in direnişi kırılamazdı.

Bir yalanlar seferi başlatıldı: Kurnazca bir duygusal yaklaşıma göre. Kürtler memleketi bölmek ve bağımsız bir Kürt devleti kurmak istiyorlardı. Ardından Kürtler’in zalimce saldırıları ve ölen Türk askerlerinin cenazeleri öyle abartılı bir duygusallıkla yansıtıldı ki; neredeyse her Türk’ün önüne çıkan ilk Kürt’ü öldürmesi gerektiği söylenebilirdi.

Neyse ki Kürtler ve Türkler birbirlerini yüzyıllardan beri o kadar iyi tanıyorlardı ki; devletin her iki halk grubuna kanlı düşmanlıklar ile birbirine karşı kışkırtma çabaları sonuçsuz kaldı.

Cumhurbaşkanı Demirel’in ve diğer hükümet üyelerinin her iki sözlerinden biri “Hiç kimseye ülkemizden bir çakıltaşı ya da bir avuç toprak bile vermeyiz” idi. Peki kim çakıltaşı istiyordu? Kim bir avuç toprak istiyordu? Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bağımsız bir devlet isteyen çok az sayıda Kürt vardır. Bunu isteseler, pekâlâ da haklı olmazlar mıydı? Çünkü insan haklarına ilişkin deklarasyonların hepsinde, her halkın kendi kaderini eline alması hakkı vardır.

Şimdi Türkiye’de insanın tahayyül edebileceği en aşağılık savaş sürüyor. En iyi yazarların gücü bile bu savaşı anlatmaya yetmez.
Türkiye Cumhuriyeti ayaklanmaları hızla sona erdirmek için bir “köy korucuları sistemi“ kurdu. Bu tür bir silahlı gücü Amerikan ordusu Vietnam’da oluşturmuştu. 50 bin korucudan oluşan bir milis, buna ek olarak 12 bin kişilik bir özel birlik kuruldu. Ayrıca devlet 300 bin askerden oluşan bir orduyu Kürtler’e karşı harekete geçirdi. Bunların dışında nelerin mobilize edildiğini kimse bilmiyor. En korkuncu ise Türk güvenlik güçlerinin emri altındaki kontrgerilla idi.

Dağlarda gerillalar köy korucularını, bunlar da gerillaları öldürmeye başladılar. Gerillalar köy korucularının evlerini bastı ve onları kadın ve çocukları ile birlikte vurdu. Köy korucuları da “yurtsever” olarak tanımlanan gerillaları aileleri ile birlikte öldürdüler. Gerilla vurunca cinayetleri devletin üstüne yıkıyordu: devlet öldürünce gerillaların üstüne.

Ondan sonra bir general oraya çıktı ve dedi ki: “Bana izin verin ve ben Doğu Anadolu’da taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayayım”. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş “Balıkları yakalamak için gölü kurutmalıyız” dedi. Ve kadın Başbakanımız Tansu Çiller, parlamentoda “Bu iş bitirilecek” diye bağırdı. Bu sözlerin derin anlamı ile daha önce tanışmış olan Almanlar’ın bile tüyleri diken diken olmadı.

Böylelikle savaş tüm gücü ile başladı. Daha önce Türk ordusu daha zararsız araçlar kullanıyordu; Kürt kardeşlerini, yakalamış olduklarına insan dışkısı yedirerek aşağılıyordu. Avrupa Konseyi, Türkiye’yi bu insan dışkısı işkencesinden dolayı 500 bin Fransız Frankı ödemeye mahkum etti. Bu mahkûmiyet o kadar da kötü değildi. Türkiye’nin zaten milyarlarca dolar borcu var. Türkiye bu borçlarını arttırabilir ve böylelikle tüm Türk ve Kürt halkını istediği gibi “dışkı işkencesine” tabi tutabilir.

Ardından, Türkiye Cumhuriyeti yediden yetmişe tüm Kürtler’i köy korucusu yapmaya başladı. Kaçınanlar işkence gördüler; özellikle hırçınca karşı çıkanları devlet tutukladı ve öldürdü. Sonra kontrgerillanın cinayetleri başladı. Kimileri 1800, kimileri ise 1200 belirlenmiş Kürt’ün öldürüldüğünden söz ediyor. Ardından, Kürtler’in köyleri yakıldı, yaklaşık 2 bin tanesi alevler içinde kaldı.

Bu topyekûn savaşta inanılmaz katliamlar ve işkenceler yapıldı. Türkiye Cumhuriyeti, becerebildiği kadarı ile denizi kuruttu. Ancak balığı yakalamayı beceremedi. Amerikan ordusu da Vietnam’ı “kurutmuş” ve verimli toprağı çöle çevirmişti.

Kimi tahminlere göre 2,5 kimi tahminlere göre ise 3 milyon insanın savaş nedeniyle Güneydoğu Anadolu’dan sürüldüğü rivayet ediliyor. Gerçek sayı daha da yüksek olabilir. Çünkü eskiden 450 bin kişilik bir nüfusa sahip olan Diyarbakır’ın nüfusu 1,5 milyona çıktı. Bu resmi bir veri. Buna diğer şehirlere giden göçmenleri de eklemek gerek; bu insanlar evsiz ve aç. Türkiye Cumhuriyeti’ne Kuyucu Murat Paşa geleneği yaraşıyor.

Geçmişteki kan emiciler bir tek şeyi yapmamışlardı: gerillayı, yeraltına çekilmiş olanları, eşkıyayı, asker kaçaklarını, içine kaçtıkları ormanlarla birlikte yakmak.

Basınımızın bu sevinçli olayları yazması ne kadar şaşırtıcı. Hükümetimizin başı, bir elinde Kur’an bir elinde bayrak tutarken, devletimizin silahlı güçleri köy ve orman yakmazlar, dedi. Peki helikopterler? Onları PKK Ermenistan’dan veya Afganistan’dan almıştı. Ve o helikopterler şehirleri ve köyleri ateşe veriyorlardı.

Dersim yanıyor, Kutuderesi çevresindeki ormanlar alevler içinde, herhalde PKK hayatından bezmiş olmalı. Zaten PKK, Kürtler’in yeni yıl bayramı Newroz’da da 80’in üzerinde Kürdü çoluk çocuk yakmamış mıydı? Ve Şırnak, Lice ve diğer şehirler ve yerler, bunlar da PKK tarafından yakılmamışlar mıydı? Ve Sivas’taki 36 sanatçı ve yazar?

Artık yeter! Atasözüne rağmen, yalancının mumunun karanlıkta da yanacağını iddia edenlerin bu dünyadan haberi yok.

Gaziantep Valisi’nin hikâyesini de anlatmadan edemeyeceğim. Vali, kendi bölgesindeki ormanın alevler içinde olduğunu duyar. Hemen oraya gider ve tüm ormanın imha olduğunu tespit eder. Ancak bunun sevindirici bir yan etkisi de olmuştur ve 11 gerilla da birlikte yanmıştır.

Basında çıkan haberlere göre Türkiye’de son 10 yılda 12 milyon hektar orman yanmıştır ve bunun 10 milyon hektarı Doğu Anadolu’dadır. Bir devletin, gerillalara sığınak olduğu için ormanlarını yakması, inanılmaz bir olaydır.

Gerilla birkaç aylık bir ateşkes ilan ettiği zaman, Ankara ilgi göstermemişti. Sonra günün birinde şehirlerarası yolda 33 silahsız asker öldürüldü. Kimileri bu askerleri PKK’nin öldürdüğünü iddia etti, kimileri ise bundan şüphe duydu. Ama her halükarda bu, tek taraflı ilan edilmiş olan ateşkesin sonuydu.
Şimdi savaş bütün şiddeti ile sürdürülüyor. Bu savaş sadece gerilla ile ordu ve köy korucuları ve özel birlikler arasında yaşanmıyor. Hükümet, yüzbinlerce insanı yerinden yurdundan etti, bu insanlar açlık ve perişanlıktan yarı ölü, oradan oraya dolaşıyorlar, ne evleri var ne de çadırları.

Ankara bir halklar göçü başlattı ve böylelikle silahsız Kürt halkına da savaş ilan etti.

Doğu Anadolu kökenli insanlar bir parti kurmuşlardı ve bu yolla yaklaşık 20 halk temsilcisini parlamentoya seçmişlerdi. Bu parti yasaklandı. Onlar da yeni bir parti kurdular, bu parti de yasaklandı. Bu insanların parlamenterlerinden 8’i ölüm cezası talebi ile yargılandı ve sonunda yıllar sürecek hapis cezasına mahkûm oldular. Ancak o zaman o çok demokratik Avrupa biraz da olsa uyandı.

Bu korkunç savaş devam etmemeli. Türkiye ekonomik olarak yolun sonundadır ve halk yoksullaşmıştır. Doğu Anadolu’daki savaş için sadece 1994’de 12 milyar markın üstünde harcama yapılmıştır. Bu rakamı yetkili bir bakan vermiştir.

İç ve dış borçlar gittikçe artmaktadır; bu savaş sürecek olursa Türkiye, tarihinin en büyük felaketini yaşayacaktır.

İster Ruanda’da isterse Bosna ya da Afganistan’da olsun, her savaş insanlığı yıpratıyor; insanlık gittikçe daha fazla dejenere olmakta, her çatışmayla, katliamla ve açlıkla daha insanlıkdışı hale gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda Türk halkına az da olsa verdiği temel hakları Kürtlere de vermek zorundaydı. 21. yüzyılın eşiğinde, hiçbir halk, hiçbir etnik halk grubu insan haklarından mahrum edilemez. Sadece Türkiye değil, hiçbir ülke buna muktedir değildir. Amerikalıları Vietnam’dan, Sovyetler’i Afganistan’dan kovan ve Güney Afrika’daki mucizeyi yaratan güç, insanların gücüydü.

Türkiye Cumhuriyeti, bu savaşın sürmesi nedeniyle lanetlenmiş bir ülke olarak 21. yüzyıla girmemelidir. İnsanlığın vicdanı, Türkiye’nin halklarına bu insanlıkdışı savaşın durdurulması için yardım edecektir, özellikle Türk Devleti’ne silah satan ülkelerin halkları bu konuda katkıda bulunmalıdırlar. Türkiye’de de bizler, gerçek bir demokrasiye giden yolun sadece Kürt sorununun barışçı bir çözümünden geçtiğini bilmeliyiz.

Yönetimin, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana –bu baskı son zamanlarda biraz gevşemiş olsa da– Kürtler’in dillerinin ve kültürlerinin öldürülmesine çabalamış olması insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. 21. yüzyılda insanlığa karşı işlenmiş suçlar birbiri ardına gün ışığına çıkartılacak ve mahkûm edilecektir. Ancak bu, alışılmış mahkemelerden olmayacaktır; çünkü ülkenin onuru, onun insanlığı, mahkeme önüne çıkarılacaktır.


Yorumlar

  1. Tam da o yıllarda "oralarda" idim, ama savaşın bu tarafında. Kürt çocukları 7-8 yaşında birer koca insan olurken, ben ürkek bir kız çocuğuydum, hiçbir kötülük görmediğim arkadaşlarımdan bile korkuyordum çoğu zaman. Gerçi çocuk dili bir süre sonra her şeyi unutturuyordu. Bana anlatılanlarla gerçekte yaşanılanların farklılığını çok sonra öğrendim -çoğumuz gibi- ama hala böyle yazılar okurken kalbimin o itiraz etmeye çalışan tarafını duyuyorum -asker kızı sendromu mu diyelim-, oysa şu yazıyı bile ne zor bitirdim, birilerinin gerçekten birebir yaşadığını çok zor okuyabildim.

    Yaşar Kemal'e rahmetler olsun.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …