Ana içeriğe atla

Yüzyıllık Yalnızlık'da Halk Kültürünün İzi

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez büyülü gerçekçiliğin öncülerindendir. Şimdiden kült romanlar arasında kabul gören Yüzyıllık Yalnızlık 1967 yılında yayımlanmış, kırk yedi yıldır dünyanın birçok diline çevrilmiş, ödüller almış, büyülü gerçekçiliğin unutulmaz romanı olarak belleklerimizde yer edinmiştir. Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık'da kendi yaşantısından, fiesta geleneğinden yola çıkarak halk kültürü ve edebiyat birikimini harmanlayarak yazın dehasını evrensel düzeye taşımıştır. Eleştirmenler tarafından devrimci roman olarak nitelendirilmesini de bu özelliğine borçlu olmalıdır.
Marquez, özgün bir dünya kuracağını romanının ilk sayfasında "Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti," cümlesiyle sezdirir. Varlıkları ve nesneleri yeniden adlandırarak farklı bir dünya algısı yaratmaya çalışır.
Parodi, gülmece, abartı, öte dünya, tuhaflık büyülü gerçekçilik akımında görülmekle birlikte "karnaval romanı"nın da özellikleridir. Mihail Bahtin'in bakış açısıyla özgün, şenlikçi yaşam öğelerinden yola çıkarak yazdığı "Türk Romanında Karnaval" adlı eleştiri-inceleme kitabında Alper Akçam, Türkçe yazında "karnaval"ın izini sürer. Yüzyıllık Yalnızlık'ın bütününde gördüğümüz ele avuca sığmaz devinim, yine Akçam’ın söyleyişiyle "şenlikçi" romanın özelliği olarak dikkat çekmektedir. Karnaval geleneğinin Rabelais'yle birlikte romanlaşma olanağı bulduğu saptamasını yaparak, Rönesans romanının kapısını Rabelais romanının açtığını belirtir: "Karnavalda resmi kültüre, monolojik iktidar söylemine karşı halk kültürünün yıkıcı kahkahasının, doğanın ve kolektif yaşamın ritimlerinin, bedenin direnci ve işlevlerinin, dile ve edebiyata taşınması gerçekleştirilir. Karnaval, edebiyata roman aracılığıyla taşınır. Başkasının söylemini çağırma, içerme, olumlama, çarpıtma ve parodi olanakları karnaval atmosferiyle yaşanır." (Alper Akçam, Türk Romanında Karnaval, s. 21) ve "Homeros'un Yunan ve Roma Edebiyatı'nda, Shakespeare'in İngiliz Edebiyatı'nda, Dante'nin İtalyan Edebiyatı'nda ölümsüzleşmeleri, bu geleneği yazınsal alana taşıma başarılarıyla özdeşleştirilebilir," diye ekler.  (A. Akçam, TRK, s. 58) 
Biz de bu söylemden güç alarak Yüzyıllık Yalnızlık'ın "karnaval romanı"nın önemli örneklerinden biri olduğu çıkarımında bulunabiliriz. Bir adım daha ileri giderek, Gabriel Garcia Marquez'in yalnızca Latin Amerika Edebiyatı'nda değil, dünya edebiyatında da bu geleneğin başarılı bir temsilcisi olduğunu söyleyebiliriz.
Yüzyıllık Yalnızlık, Buendia ailesinin yazgısı olan yalnızlık çevresinde kurulmuştur. Yalnızlık karşısındaki çaresizlik, Marguez'in  güçlü ironik anlatımıyla  dengelenir.
Romanda ölüm,  bildiğimiz anlamının dışında, sınırları tam olarak kestirilemeyen bir durum olarak sunulur: "Burası kimsenin otuzunu geçmediği ve kimsenin ölmediği gerçekten mutlu bir köydür." (YY, s. 14)
Hemen herkes öleceği zamanı sezgisel olarak hisseder, çevresindekilere söyler. Jose Arcadia Buendia yıllarca kestane ağacının altında unutulur. Yağmurdan, güneşten etkilenir; karısı Ursula yanına gelip dert anlatır. Arcadia Buendia'nın durumu, yarı ölüm ya da ölüme hazırlık aşaması gibidir. Ailenin kimi üyeleri bedenen ölmeden önce de ruhen ölüdür. Amaranta ölüm zamanı yaklaştığında yalnızlığını daha şiddetli duyar. "Dünya Amaranta'nın yalnızca teninde sürüyordu artık." (YY, s. 271) Bu durum ailenin yazgısı olarak gösterilen yalnızlığın ortaya çıkışıdır bir bakıma. Albay Buendia hareketli yaşamının son yıllarını işliğine kapanıp gümüş balıklar yaparak geçirir. Aileye kan bağıyla bağlı olmasa da kendilerinden biri olarak gördükleri Rebecca da büyük aşkla bağlı olduğu Aureliano'nun ölümünden sonra kendisini yalnızlığa mahkum etmiştir. Yüzyıllık Yalnızlık'da ölüm, yaşamdan ayrı değildir. Yas tutmaksa üzüntü ifadesi olmaktan çıkmış, ailenin yaşantısında, geleneksel düzenin bir dayatması olarak sürdürülmektedir.  Aileden ölen olduğunda uzunca süre düğünler ertelenir, evdeki müzik aletleri kullanılmaz. Maconda' yı kasıp kavuran unutkanlık salgını bitiminde çoktan ölmüş olan Melquides çıkıp gelir; Jose Arcadia Buendia'yla küllenmiş dostluklarını tazelerler. "Çingene kasabada kalmaya niyetliydi. Gerçekten öbür dünyaya gitmiş, ama yalnızlığa dayanamadığından geri dönmüştü. Obası tarafından reddedilmiş, yaşama bağlılığı yüzünden doğaüstü güçlerini yitirmiş, bunun üzerine ölümün henüz keşfedilmediği bu ücra köşeye çekilip kendini çinko levha üzerine fotoğraf çekme işine adamaya karar vermişti."  (YY, s. 51)
Buendialar’ın en uzun yaşayan üyesi Ursula, yaşlandığı zaman ölülerle daha sık konuşur; evdeki çocuklar da bu konuda deneyim kazanır. "Sürekli olarak aileden söz ediyor bütün hısım akrabayı sayıp döküyordu. Sonunda çocuklar, sadece uzun zaman önce ölmüş akrabalarla değil, değişik zamanlarda yaşamış kişilerle de bir araya gelebildikleri düşler kurmayı öğrendiler." (YY, s. 319)  Karnaval romanında ölüm korkulacak bir durum değildir; Yüzyıllık Yalnızlık’da ölüm ve doğumun yaşamın sürekliliğini sağladığına ilişkin pek çok göstergeyle karşılaşırız. Buendia ailesinde kuşaklar boyunca yinelenen isimler bu sürekliliği görünür kılar. "Rabelais'nin romanında ölüm imgesi, bütün trajik ya da dehşet uyandırıcı baskın tonlardan aridir. Ölüm, halkın büyüme ve yenilenme sürecinde zaruri olan halkadır. O, doğumun ‘öbür tarafı’dır." (M. Bahtin,  Rabelais ve Dünyası, s. 439)
Ölüm ve yaşamın birbiriyle bu denli iç içe geçmiş olması  bir başka Latin Amerikalı yazar Juan Rulfo'nun Pedro Paroma romanını anımsatır. Roman boyunca, ölüler ve yaşayanlar hiç de garipsenmeyen günlük yaşamlarını sürdürürler. "Öbür dünya imgesi halk geleneğinde korkunun gülme tarafından yenilgiye uğratılmasının simgesi haline gelir." (M. Bahtin,  Rabelais ve Dünyası, s 428)
Doğum, ölüm, ölçüsüz cinsellik, uygunsuz birleşmeler, abartılı yemek yeme, vücut atıkları, normalden büyük ölçülerdeki cinsel organlar, övgü, sövgü, açık saçık konuşmalar gibi karnavalcı grotesk öğeler Yüzyıllık Yalnızlık'da oldukça yer tutar: "Hamağına uzandı, kalem çakısının ucuyla kulağının içini temizledi." (YY, s. 258) Rebecca ve Jose Arcadio arasındaki aşk, roman kişileri arasındaki tutkulu cinsellik, romanın gözden uzak tutulamayacak yönüdür. Albay Aureliano Buendia'nın değişik kadınlardan on yedi oğlu olur. Bira şişelerini penisinin üzerinde dengede tutmaya çalışarak evde dolaşan Aureliano Segundo, osuruğun evdeki çiçekleri öldürecek denli güçlü olması, Marquez'in anlatımını Rabelais romanına yakınlaştırır.
Aureliano Segundo ile metresi Petra Cotes'in aşkları yaşantıları boyunca sürer. Aralarındaki aşk yetiştirdikleri hayvanların üremesini tetikler, dolayısıyla bereket simgesidir. Bu ilişkinin kesintiye uğradığı zamanlarda hayvanlardaki üreme de kısıtlanır, her ikisinin yaşantısında da maddi sıkıntı yaşanır. Petra Cotes'in evinde Aureliano Segundo'nun başını çektiği oburluk ve dayanıklılık turnuvaları düzenlenir. "Albay Aureliano Buendia, çorbanın ekşiliği ağzına gele gele geğirdi ve bu geğirti, organizmasının bir dürtüsüymüş gibi hemen omzuna battaniyesini atarak tuvalete gitti. Tuvalette gereğinden uzun süre kaldı, tahta kutudan çıkan ekşi, pis kokunun üzerine çömelip yeniden çalışmaya başlaması gerektiği aklına gelene dek oturdu." (YY, s. 259)
Bütün bu şenlik ve eğlencenin ardından kasabaya sirk gelir. "Albay Aureliano Buendia işemek için kestane ağacının altına gideceğine sokak kapısına çıktı ve alayın geçişini seyredenlerin arasına katıldı. Bir filin kafasına oturmuş, altın yaldızlı giysiler içinde bir kadın gördü. Boynu bükük bir hecin devesi gördü. Hollandalı kızlar gibi giydirilmiş, elindeki kepçeyi tencereye vurarak tempo tutan bir ayı gördü. Geçit alayının sonunda perende ata ata yürüyen soytarıları gördü." (YY, s. 260)
“Aureliano Segundo karnavalda kaplan kılığına girme özlemini gidermişti. Bağırmaktan sesi kısılmış halde kalabalığın arasında dolanırken kasabalılar bataklıktan gelen anayolda birkaç kişi göründü. Bunlar yaldızlı bir tahtırevanda, insanın düşleyebileceği en güzel, çekici kadını taşıyorlardı. Macondolular, krepon kağıtlarıyla süslenmiş yapma bir kraliçe olmayıp hermin pelerini, zümrüt tacıyla gerçek bir kraliçe gibi görünen bu kadını daha iyi görebilmek için maskelerini çıkarıp baktılar.” (YY, s. 197-198) Bu sahne, Aureliano Segundo’nun Fernanda'yı ilk görüşüdür; ardından evlenirler. Aureliano Segundo evlendikten iki ay sonra metresi Petra Cotes'in gönlünü almak için onu Madagaskar kraliçesi kılığına sokup resmini çektirir. Karnaval romanında gördüğümüz gülmece, tuhaflık, uygunsuz birleşmeler, kılık değiştirme, hiyerarşi ve ayıbın ortadan kalktığı karnavalesk yaşam Yüzyıllık Yalnızlık'da yer bulur.
Buendia ailesinin yüzyıl boyunca yaşadığı ev defalarca elden geçirilir. Neredeyse her seferinde yıkılıp yeniden inşa edilir. Yıkma ve yeniden yapılandırma,  karnaval romanında yaşamı yenileyen, sürekliliği sağlayan bir göstergedir. Yüzyıllık Yalnızlık'da Marquez, yaşamın durağanlığa izin vermeyen sürekliliğini yalnızca insan hikâyeleri üzerinden anlatmakla yetinmemiş, evi de bu yıkma ve yeniden yapılandırma sürecinin içine katarak hikâyeye güç kazandırmıştır. Evin yenilenme süreci, aynı zamanda romanın döngüsel yapısının da simgesel göstergesi olarak okunabilir: “Yağmur tam dört yıl, on bir ay, iki gün yağdı. (…) Aureliano Segundo canı sıkılmasın diye evde onarılması gereken bir yığın işe bulaştı. Menteşeleri taktı, kilitleri yağladı, gevşemiş tokmakları sıkıştırdı, şişen kapıları yonttu.”  (YY, s. 306)
Ailenin son kuşak torunlarından Amaranta Ursula kasabaya kocasıyla birlikte döner; onun da ilk işi evi onartmaktır. “Amaranta Ursula o uzun yolculuktan sonra bir gün bile dinlenmedi. Kocasının otomatik araç gereciyle birlikte getirdiği eski tulumunu ayağına çektiği gibi, evi adam etmeye koyuldu. Verandayı ele geçirmiş olan kırmızı karınca ordusunu geri püskürttü, gül fidanlarını canlandırdı, ayrıkotların temizledi, verandanın parmaklıklarındaki saksılara yeniden eğreltiotları, begonyalar, ortancalar ekti. Eve topladığı marangozların, çilingirlerin, duvarcıların başında durarak yerlerdeki çatlakları doldurttu.”  (YY, s. 365)
Romanın sonlarına doğru Aureliano'nun arkadaşı Gabriel, kasabayı terk ederken Rabelais'nin bütün romanlarını yanına alır. "Kasaba öylesi bir uyuşukluğa, durağanlığa gömülmüştü ki, Gabriel yarışmayı kazanıp da yanına iki kat çamaşır, bir çift pabuç ve Rabelais'nin bütün kitaplarını alarak Paris'e doğru yola çıkacağı zaman, treni durdurup binmek için makiniste kendisi işaret vermek zorunda kaldı." (YY, s. 390) Bu cümle, bize yazarın "karnaval romanına" ve Rabelais'ye bir selam gönderdiğini düşündürür.
Bu yazının konusuna bir katkısı olmamakla birlikte, alıntıladığımız bölümde sözü edilen Gabriel'in, yazarın kendisi olduğuna ilişkin görüşlerini dillendiren eleştirmenler vardır. "Katalan kitap satıcısının kasaba yıkılmadan önce orayı terk etme konusundaki tavsiyesini dinleyen kişi, yazarın kendisidir; Gabriel Márquez, Albay Buendía’yla omuz omuza savaşan Márquez’in torunu." (Ian Johnston, Yüzyıllık Yalnızlık Üzerine, Notosoloji)

Aysun Kara


k a y n a k ç a
1. Gabriel Garcia Marquez, Yüzyıllık Yalnızlık, Türkçesi Seçkin Selvi, Can Yayınları, İstanbul.
2. Alper Akçam, Türk Romanında Karnaval,  Ürün Yayınları, Ankara.
3. Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Çevirmen: Çiçek Öztek, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.  
4. Ian Johnston, Yüzyıllık Yalnızlık Üzerine, İngilizceden çeviren Filiz Özkan, Notosoloji.


Lacivert Öykü ve Şiir Dergisinin 61. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …