Ana içeriğe atla

Büfedeki Büyücü

ARZU  BAHAR  KARAKAŞ

Elimde dedemin telleri bükerek yaptığı uyduruk uçakla koşturuyorum salonun ortasında. On iki yaşımdayım. Yazdan kalma güneş izlerini saklamışım yüzümde, hala esmer bir çocuk gibi görünüyorum. Aralık vermeden çıkardığım tuhaf ses ki bana göre uçak tam da böyle ses çıkarırdı, ev ahalisinin sinirini zıplatalı çok oldu. O yüzden beni salona kapattılar. Annemin zinhar girilmesini yasakladığı salonda olmak, bir ayrıcalık gibi görünse de aslında bildiğin sürgün yeriydi. Olsun. Artık gönlümce, üstelik istediğim kadar yüksek, “vuuu vuuuu” sesi çıkarabiliyordum. Hiç bilmediğim, çoğunun adını uydurduğum ülkelere iniyor, çeşitli maceralar yaşadıktan sonra uçağımla tekrar havalanıyordum.

Evde hep özel hissetmiştim kendimi. Erkek çocuğu olmama rağmen kırılacak eşya muamelesi görüyordum her zaman. Annem, babam üzerime titrer, dedem bir dediğimi iki etmezdi. Bu durumdan şikâyetçi olan kız kardeşimin sesi arada bir yükseldiğinde ise birileri mutlaka o sesi kısardı. Bu yüzden salona gönderilmemi fazlaca yadırgamamıştım aslında. Kimsenin izni olmayan şeylere benim iznim vardı her zaman.

Bir süre daha uçağımla özgürlüğün tadını çıkardıktan sonra sıkıldım. Etrafı kurcalamak daha cazip gelmeye başladı. Annemin gördüğü anda baygınlık geçireceğini bile bile devasa büfeye yaklaştım. Bir kez bile kullanılmamış içki kadehleri, porselen fincan takımları, küçük kız ve erkek çocuk bibloları, yoklama alınacak askerler gibi dizilmiş kıpırdamadan duruyorlardı. Bu kez de onlarla ilgili öyküler uydurmaya başladım. Kız ve erkek çocukların kaçırılmış ve büyücülerin gazabına uğramış uzak ülkelerin prens ve prensesleri olmasından girdim olaya. İçki kadehleri onlara kurtarmaya gelen muhafızlardı ve elbette korkunç büyücüden nasiplerini almışlardı. Porselen fincan takımı büyücünün ordusu olmuştu ve porselen çaydanlık büyücünün ta kendisiydi.

Büfenin camının arkasından hayal kurmak yetmeyince, tek tek dışarı çıkarıp itina ile halının üzerine koydum. Bir yandan annemin gelmesi ihtimaline karşılık kapıyı gözlerken diğer yandan hayali prens ve prenseslerimi kurtarmaya giriştim.

Halının iki ucuna yerleştirdiğim ordular arasında gürültülü bir savaş başladı.  Prens ve prensesin önüne kahramanca dizilen kadehleri esir almaları için büyücü korkunç bir sesle bağırdı; “Muhafızlar, yakalayın!” Artık savaş çığırından çıkmıştı. Ben hem savaş alanının tüm efektlerini seslendiriyor hem de kahraman prens olup korkmaması için prensesimi sakinleştiriyordum.

Tam bu sırada büfenin çekmeceleri dikkatimi çekti. Belki korkunç büyücüye karşı kullanabileceğim bir silah bulabilirim diye karıştırmaya başladım. Eski fotoğraf albümleri, yarısı kullanılmış not defterleri, birkaç yıl öncesinin ajandaları, albümlerden dışarı çıkıp özgürlüğünü ilan etmiş birkaç siyah beyaz fotoğraf… Yoktu işte. İstediğim gibi bir şey bulamamıştım.

Aynı kararlılıkla alt çekmeceye yöneldim. Orada da pek farklı bir şey bulamadım. Dosyalanmış bir takım kâğıtlar vardı. Meraklanıp baktım. Kira kontratı ve ödenmiş eski faturalar üzerinde “EV” yazan bir dosyada toplanmıştı. Kardeşimin ve benim karnelerimiz ve başarı belgelerimiz başka bir dosyada özenle saklanıyordu. Üzerinde dedemin fotoğrafının olduğu ve tapu senedi yazan bir kâğıt başka bir dosyada yerini almıştı. Annemin yemek tariflerinin olduğu defter, babamın at yarışında birinci gelen atların sülalesini not aldığı başka bir defter, bir maç ile kaçırılan totonun kuponu. Bir sürü ıvır zıvır vardı ve hiç birini büyücüye karşı silah olarak kullanamazdım.

Tam kapatacaktım ki ucu görünen, diğerlerinden farklı bir dosya dikkatimi çekti. Pembe kartondan dosyanın üzerinde “Çocuk Esirgeme Kurumu” yazıyordu. Merakla açtım. E harfini diğerlerinden biraz daha yukarıda basan bir daktiloda yazılmış, üzerinde “Evlat Edindirme Koşulları” yazan kâğıtla burun buruna gelmiştim. Arkasındaki diğer kâğıtlara göz attım. Bilmediğim bir dilde yazılmış gibiydi. Çocuk gözlerim anlayacağı sözcükler bulmak için çırpınmaya başladı.

“Kurumumuz kapısına iki günlükken bırakılan erkek bebeğe, çalışanlarımız tarafından ‘Mehmet’ adı verilmiş olup…”

Yok canım! O Mehmet ben değilimdir.

“Erdoğdu ailesinin şartları uygun bulunduğundan…”

Kapının ne zaman açıldığını fark etmemiştim. Çıkardığım bıktırıcı “vuuuu vuuuu” sesinin kesildiğini duyan annem sessizce içeri girmiş, göz pınarlarından firar eden damlalar yanağından aşağı yol alırken arkamda dikiliyordu. Usulca kucağının sıcağına tırmandım. Sımsıkı sarıldı.

“Büyücü,” dedim içime kaçmış sesimle, “prensle prensesi biblo yapmış, kurtarmam lazım.”


Arzu  Bahar  Karakaş


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …