Ana içeriğe atla

Çehov'un Öykü Sevmeyen Akrabaları


Edebiyat ne işe yarar? Her şey için sorulabilecek bu soru, edebiyat için de pekala sorulabilir. Cevaplar bulunabilir. (Hatta bu isimde bir kitap da var sanıyorum. Çok iyi okur olan bir arkadaşım bir yazı yazacaktı sanki J)

“Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir” diye de bir kitap var. Güzel kitap. Bunu da cebimize koyduk mu, koyduk!

Bana sorsalar, edebiyatın hiçbir şeye yaramadığını söylerdim. Gerçekten. Tabi bu ayrı bir konu ama bu yazının konusundan tamamen bağımsız da değil. Ve fakat, biz bugün başka bir yarayan kanamızı ele alacağız. Okuyan (ama harbiden, ama çocukluğunuzdan beri, ama edebiyat okuyan, ama dergi takip eden) bir insansanız eğer, bu toplumda size uzaylıymışsınız gibi bakılmasına alışacaksınız, “ne boş işlerle uğraşıyosun” bakışını yiyeceksiniz. Hele ki işin “yazma” kısmında bir yerlerdeyseniz hapı yuttunuz demektir. Yok yok, öyle yazar tribi filan yapacak halim yok elbette. Yazmak sancılıdır, yok yazar yalnızdır vesair. Yaw he he! Ben “yazar” da değilim zaten, yazıyorum sadece. Onu da planlı, programlı filan yapmıyorum. Kaçamayacak noktaya gelinceye kadar dayanıyorum (#direnyazar); kafam, aklım, içim dışım aklımdaki öyküyü taşımaya yetmediğinde, işte tam o anda, –mecburen– yazıyorum. (Vallahi de billahi de tillahi de budur ol hikayem, yerseniz tabi.)
İşin garip tarafı şu ki sen okumayı, yazmayı hayatınızın merkezinde bir yerlere yerleştirdikçe işler garipleşiyor dostum. Bir kere (birbirimizi yemeyelim, harbi olalım), ilgi istiyorsun. Ve fakat o ilgi istediğin kadar olmuyor hiç, hiçbir surette yetmiyor. (Sen hep, herkes gibi, daha fazla ilgiyi hak ediyorsun çünkü.) Sonra, hırçınlaşabiliyorsun, küsebiliyorsun. (Bunlar iyi edebiyattan anlamıyorlar bilader!) Bunlar hep olasılık tabi.

Sen bu işlere daldıkça, kendin gibi insanlarla edebiyat muhabbeti yapmak istiyorsun. Ama yaptığında da “edebiyattan başka bir şey bilmemek ve konuşmamakla” itham ediliyorsun. Bazen sen de kendine ve arkadaşlarına bakıp çölde –ne bileyim ben, atıyorum– ısıtıcı satmaya çalışan satıcılara benzetiyorsun kendinizi. (Çok iyi bir benzetme olmadı, idare edin.)

İşin birçok boyutu var elbette, hangi birini sayacaksın? En trajikomiği, çevrendeki insanların (yani %95 ihtimalle okumayan, okusalar da öykü okumayan, -çok iyimser oluyoruz bu noktada- öykü okusalar bile senin yazdığın türde öyküyü hayatında hiç okumamış olan insanların) senin “kitap yazdığını” öğrendiklerinde yaşanan parodidir. Neler var bu parodinin içinde?

Bir kere, ilgi göstermeye çalışırlar, sağ olsunlar. İşte o ilgi çok fena lan! Göstermese daha iyi. O ilgi şöyle soruları kapsayabiliyor çünkü:

– Ne tür öyküler yazıyorsun? (Bu yine iyi, ikinciye bak sen şimdi!)
– Öykülerin konuları ne? (Hikaye der onlar, öykü demez.)
– Ne zamanlar yazıyorsun?
– Kaç para kazanıyorsun?
– İmzalı bir tane verirsin artık. 
(Bu soru değil ama keşke soru olsa. Çünkü kabalaşmak zorunda kalabilirsin bu noktada.)

Evet, içiniz yeterince şişmediyse, bir de bunlara bakınız. Bunlar, seni okumaya çalışmışlar arasından gelir. Daha doğrusu, ayıp olmasın diye okumaya çalışanlar arasından:

“Ya ben başladım da bitiremedim senin kitabı.”
“Alıcam ben senin kitabı da bulamadım.” (Kitap çıkalı yıl olmuştur en azından)
“Okudum çok güzel de bir kere daha okuycam.”
“Çok kısa bunlar, biraz daha uzun yazsan olmaz mı?”

Darbeli matkaplı da gelir tabi: “Roman yazsana.”

(Bitmedi, bitmez…)

“Kitabın adı neden bu?”
“İthaf ettiğin kişi/şey var ya, ne o, kim o?”
“Ben de karalıyorum bir şeyler.” (DANGER!)
Romalılar, yurttaşlar yapmayın bu zulmü! Ne kendinize ne de “kitap yazan” o arkadaşınıza. Okumak zorunda değilsiniz abiler ablalar. O arkadaşınız, emin olun, yazma anından alıyor keyfini zaten, başka bir şeye ihtiyacı yok. Siz de mesela “kitap yazmayan” bir arkadaşınızın çocuğu olduğunda ne yapıyorsanız, o muameleyi çekip geçin “kitap yazan” arkadaşınıza. Repeat after me:

“Hayırlı olsun, okuru bol olsun."

Bu kadar. Yeterli bu kadar.

Yukarıda okumuş olduğunuz içdökümlerini bende doğurtan kitap, Murat Yalçın’ın Kontrol Kalemi oldu. Kitap, edebiyatla haşır neşir bir yazarın (çünkü öyle olmayanlar da var, sadece kendi kitabını yazıp başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen yazarlar var) yıllar içinde tuttuğu 1000 adet nottan oluşuyor. Bir türlü büyüyememiş, kendini hayattan tat almaya zorlayan ergen-yetişkinler gibi konuşmak istemiyorum ama, gerçekten de keyifli bir kitap.

Notlardan birkaçını paylaşıyorum… Kalben ve zihnen yüzde yüz katılarak. Onur Çalı


2
“Ne yazıyorsun?”

“Öykü,” derken duraksadımsa uzatmalar içimde kaldığından. Kemiren kaygıyı, kaç kez yinelenmiş olanı saçmanın saçmalığıyla aydım.

“Öykü yazıyorum, hikâye anlatmıyorum,” dedim kaçamak, ünlemesine. “Yâr bana bir eğlence,” dediğim günlerde, “öykü yazdığımı söylüyorlar”ın üstüne sade suya tirit bir-iki şey daha…

Bu açıklamaların aslında “örtmece”ler olduğu kimin umrunda?

“Ne tür şeyler yazıyorsun?”da betim benzim attı; benzinim bitti, ibre sıfıra düştü. “Hepsi anlatı,” dedim, “anlatabiliyor muyum? Récit!”

Sorular, yazdıklarımı okumamışlardan geldi neyse ki: Yanıtlarım baştan savma da kestirme de olsa, dediklerimle yetinenlerden. (Ayrı bir âlemdir onlar; yazdıklarınızla ilgilenme çabaları zavallı bir densizlik daniskasına dönüşüverir.)

Yoksa, şöyle demem yeterdi: “Bana öykü izlenimi veren her nesre gönül rahatlığıyla öykü diyebilirim. Tanım getirecek, ilke koyacak değilim.”


659
Benden yarım metre kısa dokuz yaşındaki oğlumu ayakta kucaklayıp kaldırdım. “Sen bu kadar mısın?” dedi. Ünlenmek isteyenler de böyle kucakta kaldırılmayı bekleyen çocuklara benzerler. Kitabını daha çok sattırmak, daha çok tanınmak, daha çok kazanmak, daha çok övülüp sevilmek, daha çok önemsenmek isteyen yazarlarla dolu dünyanın, acıklı bir dünyanın içindeyim. Ölüm kaygısını ünle, “zafer”le, tanrısal bir edayla savuşturma çabası özünde onlarınki.

Öteki dillerde de okunabilecek kitaplar yazmaya çalışmayı hiç anlamam. Bir kitap yazıldığı dilin kazancı değilse zamana nasıl dayansın? Kendi toprağında kökü olmayan, başka topraklarda boy atamaz.

(İyice acımışım anlaşılan. Şu dörtlüğün tam yeri: “Felek kökten budadı/Vurdu bir acı nacak/Ellere ben acırken/Ben oldu acınacak.”)


546
“Bu öyküde şu kişiyi mi anlattın?” dense, “Hayır, ondan yola çıktım,” derim.

Öyküyü, onu bunu anlatma sanıyorlar. Bir öykü bin türlü yazılır, yazarın eline düşmüşse.


547
Kitabım basımevindeyken makineleri durdurmak geçer içimden. Her kitabımı son anda yayımlamaktan vazgeçebileceğim bir kitap olarak gördüm.

Pişmanlık korkusu yüreğime oturdu mu, ne yazdıklarımı ne yazacaklarımı görür gözüm. Çıkıp bağırmak isterim: “Durun, yanlış yapıyorsunuz! Basılmaya değmez o…”

Sesimin baskı makinelerinin gürültüsünde yittiğini, basılı kitabımı elime tutuşturduklarını düşlüyorum sonra; baba edasıyla, “Bu benden mi çıktı?” diye soran gözlerle yapayalnız ortalıkta dolanıp dururken.


339
Benzetme tutkum sönmedi hiç, çocukluk hastalığı ya da geçmiş zaman yazarlarından kaptığım virüs gibi bir şey.

Alakasız ama, kabadayı ağzındaki, “İyice benzettim!” lafı da ne güzeldir!

Benzetmeler metnin ışıklarıysa yalanlar da sözün renkleridir.

Yalanı olmayan, dünyanın en sıkıcı insanıdır. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…