Ana içeriğe atla

HASTANEDE KENDİMİZE

Hastanenin arka tarafı içerdeki ışıklı ve canlı dünyadan çok farklıydı. Orada birkaç tane boş çamaşır arabası ve yerlere atılmış mukavva kutular görüyordum. Çok büyük tüpler duvar boyunca dizilmişlerdi ve karşı açıklıktaki birkaç çöp bidonu günün bu erken saatine rağmen ağızlarına kadar dolmuştu. Bir de demirden bir kapı görüyordum. Bu kapı hafif aralıktı. Az sonra bu kapıdan yaşlı bir adam, omuzları düşmüş ve dizlerini kıra kıra yürüyerek, yorgun adımlarla dışarı çıktı.

O, adamı görmedi. Sanırım gözleri o kadar uzağı seçemiyordu. İki koridorun birleştiği holde asansörün tam karşısında bekliyorduk. Duvarın neredeyse yarısı camdı. Asansör her açıldığında kapısı melodik ve havalı bir ses çıkarıyordu. Kapısı her açıldığında gelenin kim olduğunu görmek için kafamızı asansöre çeviriyorduk.

— Saliha’ya haber verdiniz mi? diye sordum.

— Sedat demiş bir şeyler, ama hastanede olduğumuzu söylememiş.

— İyi etmiş, gerek yok şu an. Akşam anlatırız.

— Yoktur herhalde…

Yüzü asıldı. Elinde tam da yaşlı kadınların kullandığı türden uzun ince ve kahverengi bir cüzdan vardı. Sıkıntıyla bekliyordu ve gözleri çok iyi görmüyordu. Konuyu değiştirmek istedim. Ne desem, diye düşündüm. Yaşlılarla konuşacak bir şeyler bulmak hem çok kolay hem çok zordur.

— Demek babam sertti gençliğinde, dedim.

— Sertti ya. Şimdiki bi şey mi. Bütün mahalle korkardı. Deliydi azıcık.

— Vay be dedim, ilk kez duyuyormuş gibi yaparak. Çocuklar çok çekti öyleyse.

— Emel bir şey çekmedi. O, yaşlılığına denk geldi az. Sedat’la Saliha çektiler, ne çektilerse.

— N’apardı ki?

— Ohoo, ne yapmazdı ki. Sen yapmadıklarından haber ver bir.

— Dövermiş diye duydum, diye üsteledim.

— Hem de ne dövmek. Çok deliydi, çok katıydı. Bu hali melek.

— Büyük Kaçış o zamanlar gerçekleşti desene! dedim gülerek.

O zamanlar Steve Mcqueen üzerine bir şeyler yazıyordum ve sürekli onun filmlerini izliyordum. Bu şakamı, tabii ki anlamadı.

— Ne kaçışıymış o? dedi

Pencereden gördüğüm yaşlı adam bir hasta yakını falan değildi. Koluna bazı tüplerin iliştirilmiş olduğunu yeni fark etmiştim. Elini cebine soktu ve bir sigara çıkardı. Devasa tüplerin ve yorgun çöp bidonlarının ortasındaki boşlukta, ayaklarını sürüyerek ilerledi. Adamın kamburu çıkmıştı neredeyse ve çok halsiz olduğu belliydi.

— Saliha’yı diyorum. Kaçıp gitmiş ya İzmir’e. Onu diyorum.

Yüzü yine asıldı. Sanki şimdi kırk beş yıllık kocasının ameliyathanede olmasından daha büyük bir derdi vardı. Yirmi yıl önce yaşadıkları kötü günler aklına gelmişti ve ben, o gün bundan daha büyük bir suç işleyemezdim. Cevap vermedi. Pencereden dışarı baktık. Ben yaşlı adama baktım. O, gökyüzüne, bulutların geçişine baktı. Hafif bir rüzgâr bir iki mukavva kutuyu az ötelere sürükledi, boş çamaşır arabaları yerlerinde kıpırdadılar ve ben az sonra birkaç hastabakıcının demir kapıdan koşturarak geldiğini ve yaşlı adamı alıp odasına götürdüklerini hayal ettim.

Asansör açıldı ve döndük. Genç bir adam ve koltuk değnekleriyle yürüyen yaşlı bir kadın indiler. Biz bekledik. Genç adamla göz göze geldik ve başlarımızı hafif eğerek belli belirsiz birbirimize selam verdik. Ara kapıdan geçip koridora dönene kadar arkalarından baktık. Orada, o holde, öylece dururken arkasından bakacak kimse kalmayınca kendimize dönüyorduk. Sonra asansör başka sağlıklı ve hasta insanları almak için başka katlara gitti. Doktorumuz bir türlü gelmiyordu. Ameliyat başlayalı üç saati geçmişti.

— Cüzdan güzelmiş, dedim.

Cüzdanı elinde, sanki dünyada başka hiçbir şeyi yokmuş gibi, sıkıca tutuyordu. Başka bir şeyi yokmuş gibi tam da.

— Benim değil, Emel’in, dedi.

— Nasıl yani bu Emel’in mi?

— Bunu verdi bana… Buraya gelirken. Kimlikleri falan içine koymuş işte, dedi.

— Ama bu yaşlıların kullandığı türden bir cüzdan, değil mi? dedim.

— Bilmem, dedi kayıtsızlıkla. Söylediğim şeye alınmış görünmüyordu.

Niçin böyle konuştuğumu ben de bilmiyordum. Aslında onu değil de Emel’i kırmak için mi böyle söylemiştim? Onunla bir haftadır konuşmuyorduk. Aynı evde iki dargın kişi. Kuşkusuz bu kazayla tekrar iletişime geçecektik, eve döndüğümüzde yani, hiçbir küskünlük yaşamamış gibi yapacaktık. Kazalar bir şeyleri değiştirir. Kuşkusuz bu kaza bize iyi gelecekti. Sonra herkes gidince ve hayat normale dönünce biz de kendimize dönecektik.

Yaşlı adam tüplerin yanına biraz daha yaklaşmıştı. Elinde sigara yoktu. Onu almaya gelen kimse de yoktu. Öyle görünüyordu ki yalnız bir ihtiyardı; şu an odasında ve yatağında olup olmaması kimsenin umurunda değildi. Bir an belki de o kadar yaşlı değildir, diye düşündüm. Sonra biraz daha dikkatlice bakınca adamın pantolonunu paçalarına kadar indirmiş olduğunu gördüm. Bir elini duvara dayamıştı ve şimdi iç çamaşırını çıkarmaya uğraşıyordu. Anneme baktım. Boşlukta bir yerlere bakıyordu ve hiçbir şey düşünmüyor gibiydi. Adam sonunda, bin bir güçlükle, iç çamaşırını da dizlerine kadar indirdi ve dizlerini iyice kırarak ama neredeyse ayakta, orada durduğu yere büyük abdestini yapmaya başladı. İhtiyarın yüzü bize dönüktü ve ben ince bacaklarının arasından arkaya düşen parçaları görüyordum. Bir eliyle duvardan destek alıyordu ve çelimsiz vücudu, hafif esen rüzgârla beraber dizlerinin üstünde belli belirsiz esniyordu.

Asansörün kapısı havalı ve ritmik bir ses çıkararak açıldı. Doktor saatini bileğinde dolaştırarak bize doğru yaklaştı. Soran gözlerle ona baktık. Gülümsüyordu. Sonra her şeyin iyi olduğunu ama hastamızın bir gece daha hastanede kalması gerektiğini söyleyip gitti.


Mesut  Barış  Övün



Varlık dergisinin Haziran 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …