Ana içeriğe atla

Huma Kuşları

Geçtiğimiz yıl yayınladığımız Geçen Sene Doğanlar kitabıyla okurlardan ilgi görmüştü Onur Çalı. Yılın en beğenilen genç öykücüleri arasına girmişti. Yeni kitabı Huma Kuşları, Onur Çalı'nın kendine has, ironik anlatımını bir adım ileriye taşıdığı bir kitap. Diliyle olduğu kadar konularıyla ve ele aldığı kişilerle de kuşağı öykücüler içinde ayrı bir yerde duruyor Çalı. Kahramanlarını gündelik yaşamdan seçme gibi bir takıntısı yok. Tutarlılık ya da ciddiyet takıntısı hiç yok; dilinin ve kavrayışının dikenini yanından hiç eksik etmiyor.

Huma Kuşları'nı gözden kaçırmayın. Bir şiir esenliği, acı bir gülümseme serinliği hissedeceksiniz...

Çalı, bu kitabıyla edebiyatın kendine has ciddiyetini kendi elleriyle yerle yeksan etmeye, tam da o tozun dumanın içinde berrak, duru öyküler anlatmaya devam ediyor. Bu kitabında üslubu daha oturmuş (Söz konusu Onur Çalı olunca "oturmak" fiilini çekinerek kullanıyorum her an o oturan üslubu da dağıtabilirmiş gibi geliyor, her şey edebiyat içün), anlatılanlar daha seyrelmiş, fazla kelimelerden arınmış geldi. Heykel gibiydi öykülerin çoğu, gereksiz tüm taşlar yontulmuştu.

(Ebru Askan, Huma Kuşları, Yazmak Gibi)


Geçen Sene Doğanlar’dan Huma Kuşları’na Onur Çalı’nın dile bakışı nasıl değişti? Ya da değişti mi?

Bunu ben değil, okuyanlar söylemeli belki de. Dile bakışım derken, dil olgusuna bakışımda bir değişiklik yok sanırım. Bununla birlikte, kendi öykü dilimi ve öykü dünyamı oluşturabiliyorsam, bu bana mutluluk verir. Zaten her yazar bunun peşinde değil mi? Bilinçli ya da bilinçsiz olarak oluşturduğu dili ve öykü dünyası/atmosferi değil midir bir yazarı diğerlerinden ayıran?

(Nazlı Karabıyıkloğlu ile Söyleşi, ArkaKapak)


Karanlığın hüzünlü kıldığı bir yer var ve o yere varmadan önce Huma Kuşları‘nın kanatlarına takılmak iyi olacak sanırım. Öykülerin çoğu gündemden beslenerek kendini ortaya koyan ama aynı zamanda -ki en önemlisi- gündemden nemalanmak gibi bir kaygı gütmeyen bir üslupla kaleme alınmış öyküler. Burada kuşkusuz Onur Çalı‘nın gündeme hangi mesafeden bakıp hangi mesafeden uçan tekme atacağını iyi bilmesi önemli bir etken.

On Üçüncü Ay öyküsünde Haydar Ergülen’den bir epigraf var. Diğer iki kitabında da İlhan Berk, Halim Yazıcı gibi şairlerden epigraflar olduğunu görüyorum. Şiir nasıl besler öykücüyü?

Ben şiir yazarak başladım. İlkokulda saçma bir şiirim yayımlanmıştı bir çocuk dergisinde. Sonra yine okul dergisinde bazı kötü şiirler. Hala da şiir yazarım ama tabi öncelikli olan öykü benim için. Öyküyle birlikte düşünmeyi, bazı meselelerimi öyküyle halletmeyi seviyorum. Şiir yalnızca öykücüleri değil herkesi besler. Biraz olsun nefes aldırır bize, göğümüzü genişletir iyi şiirler. Ben de sıklıkla bir şiirden çıkıp başka yerlere varan öyküler yazıyorum işte. Çok yaşasın şairler!



Huma Kuşları’nda yer alan öyküler, yazarın önceki kitapları Eksik Yıl ve Geçen Sene Doğanlar’a göre toplumsal sıkıntılarımızı daha çok öne çıkarıyor. Belki bunun bir nedeni de giderek artan toplumsal sıkışmışlığımızın bireysel izdüşümüdür. Nedeni her ne olursa olsun Çalı, bunu gözümüze sokarak yapmıyor. Melodrama ve yüksek sesli sert söylemlere yüz vermeden kuruyor öyküsünü.

(Aysun Kara, Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir, Radikal Kitap)


Dil, biçim, ironi ve anlatılmayanın gücünü gösteren "Zürriyetsizler", yetişkin hayatına karşı müthiş bir eleştiri örneğin. Sevgiyi algılayışımızı da, arayışımızı da derinlikli ele alıyor. Dil atmosfere katkı sunarken, temayla da uyum içinde. Belki bir üst paragraftaki soruya katkı için örnek olarak sunabilirim. Keza, "Oyun" öyküsü de aynı başarıdan nasibini alıyor. "Keşke Olsaydı" hem yeniden yazmaya hem de yazmanın kendisine gönderme yapıyor. Öykü Richard Brautigan'ın ölme anının kurgulanması. İlk kez Ölüm Vardiyası seçkisinde okuduğum, "Ben, Benim" öyküsüyse dehşeti anlatmadan okura yansıtmayı başaran, felaket anlatısının nasıl olması gerektiğine örnek gösteren bir öykü.


Yeri gelmişken bir şey daha söyleyeyim (gelmediyse de söyleyeyim); yazdığım öyküler kısa, doğru. Dediğin gibi, bazıları tek cümlelik. Hatta tek kelimelik öykülerim de var. Ama ben “minimal-öykücü” olarak görmüyorum kendimi. Hem bir metnin öykü olup olmadığını (ya da iyi ve güzel bir öykü olup olmadığını) belirleyen sayfa sayısı değil ki. Bir metin, iyi bir öyküyse, iyi bir öyküdür; uzunluğu-kısalığı önemli değil. Ve fakat Çehov abimizin bir mektubunda ettiği şu lafını da unutmuyorum: “Kısalık yeteneğin kardeşidir.”


Toplumsal sorundan ne anladığımızla başlamalı belki. Ve onu nasıl yazacağımızdan… Feminizm önemli sloganlarından biridir: Özel Olan Politiktir! Buradan yola çıkarak anlatmaya çalışayım. Sadece ev içlerini, aile dediğimiz toplumsal yapıdaki tuhaflıkları, kadınların ve çocukların ve bazı erkeklerin aile içlerinde nasıl sömürüldüklerini layıkıyla gösterebildiğimizde aslında büyük bir toplumsal yarayı da yazmış oluruz. Ama bunu kuru bir akademik dille yapmayacağımıza göre, bireysel olandan yola çıkacağız elbette. Edebiyatın kendi anayasası içinden söylüyorum; böyle yapmak zorundayız zaten. Ancak böylelikle güzel bir öykü yazmış oluruz. Ki asli görevimiz de budur: İyi öyküler yazmak.


Filme çekilmesini istediğiniz öykünüz?

İsa’ya Göre İsa. Ama ben de oynamak isterim; İsa’yı değil, Ozan’ı elbette.

(Ercan Yılmaz ile Söyleşi, Hey onbeşli onbeşli öykü yolları taşlı_13, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Sayı 9)


Mutluluk, gerçekleşmesi imkânsız bir düş, sürekli peşinde koştuğumuz yalancı bir hayalse, yapılacak en iyi şey belki de ümidi kesmektir. Bu özgürleştirici bir hamledir aynı zamanda. Yazarın bu yaklaşımı öykü biçimine de yansıyor. Onur Çalı, öncesi ve sonrasına ilişkin hiçbir bilgi vermediği kısa metinlerinde öykü kişilerini uzun uzadıya anlatmaktan kaçınıyor. Öykü kişileri yol kenarındaki mezarlığa bakıp ölüme gülenler tarikatı kurmaktan söz eden, korkuyu yenemeyeceğini anlayınca oturup “Dear fear” diye başlayan bir mektup yazan, sevgililerini hep kusurlu yerlerinden öpen sıradan insanlar.



Edebiyat ve siyaset ilişkisini ele aldığımızda iki hayvan seçseniz hangisi edebiyat hangisi siyaset olur?

Edebiyat kaplumbağa olur; sakindir, acelesi ve telaşı yoktur, zevkine düşkündür, uzun yaşar. Siyaset ise insan hayvanı olur; gördüğü kaplumbağaları ters çevirir, arabayla üstünden geçer. Bunları yapamazsa, evinde süs hayvanı olarak beslemek ister kaplumbağayı. Ama ne yaparsa yapsın, nafile! Kaplumbağa hayvanı, insan hayvanından uzun yaşar!

(Soruşturma: Beş Soru Beş Yazar, Artistik Bellek Dergisi’nin 5. sayısı)


Mevzu Edebiyat’ta Tuğba Gürbüz ile söyleşi: “Edebiyat ahestedir. Acıları, zulümleri ağır ağır kaydeder ve yıllar sonra bile olsa bize hatırlatır.” (Söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.)

Yorumlar

  1. Tebrikler Onur :) Başarılı çalışmalarını takdirle izliyorum. Öykülerin hiç bitmesin. Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) Çok teşekkür ederim Hülya hanım, görüşmek üzere. Sevgimle...

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …