Ana içeriğe atla

Tarih Dersleri 2


Ozan aradı.

“Abi la, Google Cevat Şakir Kabaağaçlı’yı doodle yapmış, gördün mü?” dedi yekten.

“He,” dedim, “gördüm, Hz. Google’ın işleri işte!”

“Şu bizim Tarih Dersleri’ne devam mı etsek?” dedi. Biraz duraksadı, lıkır lıkır bi ses geldi bu arada. “Hani ben Diyojen’i yazdıydım. Sen de Halikarnas Balıkçısı’nı yazmasan mı acaba?”

“Bira mı içiyon lan sen sabahın köründe!” diye atar yaptım buna.

“He ya, akşamdan kalan biraları içiyom. Ancak böyle ayılabiliyom abi,” dedi. Sesi garipti. Kendine kızanların sesi vardı sesinde. Kendine mağlupların.

Bi tık alçalttım sesimi. “Olum başlıycam çarkına ha, bu kadar içme lan!” dedim. Bu çocuğa bi el atmak lazımdı artık. Karaciğerinin jübile yapması an meselesiydi yoksa.

Sustu. Bi fırt daha çekti biradan. Bi sigara yaktı. Ben de yaktım. Öyle susuştuk biraz. İçim ezildi. Ne diyeyim ben şimdi bu kerataya!

“Neyse,” dedim, “sen o kalan biraları iç. Ben de bir şeyler karalayayım. Ama akşam bana geliyosun ve şu içki meselesini konuşuyoruz.” dedim. Sesim bir öğretmen-babanınki kadar üstten ve katiydi. Gelmeyecekti biliyorum.

“Tamam abi,” dedi. Kapattık telefonları. Sen kapat ben kapat geyiği yaptık önce biraz, gülüştük.

Kalbi güzel fırçası güzel dostum Burcu Firdevs Demirağ’a yazdım hemen. Sağ olsun, kırmadı, Baukis ile Philemon hikayesi için aşağıda gördüğünüz çizimi yapıp gönderdi.

E şimdi ne alakası var bilader Halikarnas Balıkçısı ile Baukis ile Filemon hikayesinin? diyecek olursanız, anlatayım efendim:

Şimdi bendenizin, proje lafını sevmiyorum, bir tasarısı var (tasa değil tasarı, tasa var elbet ama o ayrı konu): İçinde(n) Bergama/Pergamon geçen kurgu eserleri, mitleri, oyunları, mektupları, şiirleri derlemek ve alçak gönüllü bir seçki oluşturmak. Adı bile hazır: Pergamon Poyrazı. Kafamda bu olunca sürekli, denk geliyor da, neler neler: İsa abimin İncil’inden tutun, Oğuzcum Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ına, Sarıca Kemal’in XV. asırdan kalma bir beyitinden eski söylencelere, Enis Batur’un bir şiirinden Dinçer Sümer’in bir oyununa… Neyse. Bir gün, iş yerinde kıyıda köşede kalmış bazı kitaplara göz atarken Balıkçı’nın “Çiçeklerin Düğünü” kitabına denk geldim. Biraz karıştırınca da Baukis ile Filemon’a. Tabi, bu Balıkçı’nın uydurduğu bir hikaye değil. Bir mitos. Yani anonim hikayelerinden biri insanlığın.

Yunanlılar mitlerine inanmışlar mıydı? Bu isimde bir kitap var ve aslında bu mitlerin inanmadan da aktarılmış olabileceği söyleniyordu kabaca. Aslında şöyle bakmak lazım: Denize ya da güzel bir kadına ya da erkeğe ya da sevimli bir çocuğa baktığınızda inanç sorunsalı (nasıl da akademikus da olabiliyorum dimi, heheeehe) mı çıkar karşınıza? Hayır elbet. O zaman, kutsal kitapları da içeren mitleri okurken de inanç meselesini kaldıracaksınız ortadan. Keyfini çıkaracaksınız hikayelerin. (Ben bir tek Eros mitosuna, aşk mitine inanmıyorum, böylesi daha sağlıklı çünkü.)

Ben şimdi Ozan’ım Çororo’mun gazıyla hikayeyi anlatacağım size ama siz bana kulak asmayın. Bahsettiğim kitabından okuyun Balıkçı’nın. “Bergama Civarındaki, Yarısı Çınar Yarısı Ihlamur Olan Ağacın Öyküsü”nü. Hayırlı Cumalar… Onur Çalı


Efendim hikaye bu ya, zamanın behrinde, Zeus efe yanına Hermes efeyi de alıp tebdil-i kıyafet ile takılmak üzere inmiş Olimpos’tan. Şöföre, sen git Allianoi’de kaplıcaya filan takıl, sorarlarsa selamımı söyle, ben ıslık çalınca gelirsin demiş. Rivayet böyle, n’aparsın! Pergamon’a inmiş bu ikisi, tabi façalar acayip hırpani. Kapı kapı dolaşıp durmuşlar ama kimse bunları almamış içeri. İyi ki de almamış, yoksa Zeus kesin elalemin karısından kızından birini götürürdü. (Halikarnas Balıkçısı “ayarlar” demiş Zeus için, ince adam, ben demem.)

Sonunda böyle şehrin artık uzak bir yerlerinde gariban görünüşlü bir evin kapısını çalmışlarmış. Girip yerden selamlamışlarmış. Hane içindekiler de Baukis (Busis demiş Balıkçı) ile Filemon (Philemon da olur) imiş. Bunlar artık ömürlerinin hazanında bir kocamış karı kocaymışlar. Fukaraymış garipler ama birbirlerinden o kadar sıkılmışlar ki eve gelenleri yılana sarılır gibi karşılamışlar. Busis (Buse olsun lan, evet evet Buse) hemen işe koyulmuş, Filemon da (Fikret ama herkes Fiko dermiş kale mahallesinde buna) hippi kılıklı tanrılarla geyiğe koyulmuş. Tabi Buse tabak çanağı sert sert vurmaya başlayınca Fiko da işi sululuğa vurdurup karısının yanına gelip yardım eder gibi yapmış hemen, hatta uzun zaman sonra öpmüş filan.

Zeus, Buse yaşlıca olduğu için bulaşmamış kadına, allahtan! Bu iki efe yemekleri yemişler. Sonra Fiko’nun Kozak’taki bir arkadaşından aldığı Kozak şarabını da kütletmişler. İşte orda aymış Fiko, herifler içip duru’larmış emme (tamam lan şive çirkin bi’şey, biliyorum) toprak kaselerdeki şarap hiç azalmazmış.

Fiko olaya ayınca, hemen atlamış ayaklarına filan kapanmış. Tam Zeus’tan genç hatun isteyecekmiş ki Zeus efe, kalkın yörüyün demiş. Bi çıkmışlar dışarı ki ortalık toz duman. Şöföre ıslık çalmış, şöför o an damlamış kapıya. Arabada Karmate’den Yağarsa Yağmur Yağar çalıyormuş bu arada, rivayet işte. Akropol’e çıkmışlar, bir bakmışlar Pergamon’a ki su altında. Her şey mort. E Zeus bu, hem hovarda hem diktatör nihayetinde (ikisi bir arada). Buse’yle Fiko tırsmaya başlamışlar inceden. Ama Zeus o anda dönüp tatlı tatlı konuşmuş. Demiş: “Benim gibi hovarda adamı bile duygulandırdınız, helal olsun size. Ben ki her tuttuğunu… öhm neyse şimdi yengenin yanında. Yani demem o ki kaç yaşına gelmişsiniz ama birbirinizi nasıl sevdiğiniz belli. Bizi evine kabul eden de bir tek sizdiniz.” Bakın karşıya deyip, bazı rivayetlere göre Maltepe bazı rivayetlere göre Ilıca taraflarında bir yerleri göstermiş. Eli Adem’e dokunan Tanrı’nın eli gibiymiş o dakka. Birden o tarafta bir saraycık yükselmiş. Demiş: “Burada kalacaksanız ömrünüzün sonuna kadar. Asıl güzelliği sonra yapacağım size, siz öldükten sonra.”

Buse ile Fiko, ne desinler, eyvallah demişler.

Sonra zaman geçmiş. Buse ile Fiko, mutsuz evlilikleri içinde neredeyse mutsuzluktan ölecek bir noktaya geldikleri günün birinde bir bakmışlar ki yeşilleniyorlar. Dal dal oluyor elleri kolları. Zeus’un yapacağı kıyağa tüküreyim ben: İkisini tek bir ağaca dönüştürmüş bunların; yarısı ıhlamur yarısı çınar hem de. Allah günah yazmasın, ne çirkinlik!

Rivayet odur ki hala Pergamon’dadır bu ağaç, gelen geçenler ağacın kendi kendine fısıldadığını duyarlarmış. Valla ben arkadaşların yalancısıyım; Kurtulamadım kadın senden! ya da Ay ben çok meraklıydım sana sanki! gibisinden fısıltılarmış bunlar.

Zeus mu? Valla ben geçen 06 Pavyon’da gördüm, Maltepe’de.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …