Ana içeriğe atla

Tarih Dersleri 3


Aziz Antipas Aga’nın aziz hatırasına

Ozan’ı aradım dün gece.
“N’aber len keraneci!” diye sevimli bir giriş yapayım dedim. Epeydir görüşmemiştik çünkü. Ev filan taşıdı bu geçenlerde, hiç arayıp sormadım, kesin bozulmuştur. Evlerimiz de yakın aslında ama elim ermedi o zaman. Hem çok rahatsız etmiyim demiştim ama tahmin ettiğim gibi bozulmuş, homur humur bi’şeyler geveledi telefona.
“Olum çok mu içtin gene sen, n’aptın hallettin mi ev işlerini?”
“Hallettim abi işte, eyvallah.” deyip sustu. Sevmiyo bu içki muhabbetini konuşmayı da, biliyorum ama dayanamıyorum işte. Çok içiyo, kıyamıyorum.
“Olum, şu Tarih Dersleri’ne devam etsek diyorum.”
“Abi benim hiç keyfim yok, sen yaz işte. Dünya üstüme üstüme geliyo zaten, bi de sen gelme n’olur!”
“Lan dünyanın seninle ne derdi olsun! Hayırdır, n’oldu gene?”
Bu n’oldu gene? lafını da hiç sevmez ama ağzımdan çıktı bi kere, baltayı taşta iyice yıprattım anlayacağınız.
Yine sustu.
“Bizim Bilic’in kendini Necip’e öptürdüğü vidyoyu gördün mü lan!” Epey bi sustu yine. Videoyu aradığını anladım o arada, bekledim.
Hunharca kahkahalarını duyunca rahatladım. Tava gelmişti artık, konuya geçebilirdim. Geçmeden önce bi’kaç komikli video daha söyledim. Kenan Komutan, Alageyik, Sokak Röportajlarından Acun’la Adriana Lima hakkında olanı filan. Maksat çocuğun keyfi yerine gelsin.
“Olum, bi topraam diş hekimi benim. Yeni dükkan açtılar. O geçen bi’şeyler sordu da aklıma geldi.”
“Ne geldi?”
“Kızılavlu desem?”
Ses gelmedi Ozan’dan.
“11 Nisan desem?”
“Abi, senin kitabın çıktığı tarih işte, Huma Kuşları mıdır nedir! Gına geldi facebook’ta görmekten zaten. Kitabı almadım diye laf sokarsan ayıp edersin valla!”
Atarlı Ozan’a yapılacak en iyi şey alttan almaktı.
“Haydaa! Olum yemişim kitabını lan! Aşk olsun, onu demiyorum.”
Yine bi kıpırtı olmadı Ozan’da.
Bunu söyleyince hemen anlayacaktı ama başka çare yoktu artık.
“Pirinç Boğa desem peki?”
“Heeee...” çekti, kapmıştı mevzuyu.
“Olum bi el at şu işe lan, birlikte yazalım.”
“Yok abi, dedim ya, valla hiç keyfim yok.”
“Olum sen de mi herkes samimiyetsiz, sahte, ikiyüzlü geyiğine girdin lan yoksa?”
“Yok abi, ne alakası var ya! Ben her sabah aynada en büyük ikiyüzlüyü görüyorum zaten.”
Ozan’ın durumu vahimdi. Şu yazıyı yazıp bi uğrayayım kerataya, yoksa iyice dağılacak.
“Tamam olum, öğleden sonra evde misin? Uğruycam bak, ona göre. Şu Tarih Dersi için de bi pas at lan işte!”
“Öpücüğümü alırım ama Bilic gibi.” deyip saldı makaraları gene. Bu çocuk hakkaten iyi değildi yahu!
Benim sustuğumu görünce el attı bu sefer, kıyamaz bana.
“Hani biz senle lisanstayken saçımız sakalımız vardı ya!”
“Ee, vardı.” dedim gönülsüzce.
“Hani bi’gün eski Yahudi Mahallesinin oralardan geçiyoduk da bi berber, dükkanının önüne çıkıp laf atmıştı bize, hatırlıyo musun?”
“Gelin ibneler, saçınızı sakalınızı bedavaya keseyim diye bağırmıştı, evet, hatırladım.”
“Hah işte o insan abinin dedesini bi araştır derim.”
Dedi ve kapattı. O komikli vidyolara dalmıştır şimdi de ne alakası var anlayamadım ki koskaca Aziz Antipas’la, Anadolu’nun ilk Hıristiyan şehidi ve aynı zamanda Anadolu’nun ilk diş hekimi Antipas Aga’yla bu bize laf atan serseri berberin dedesinin! Düşün allah düşün.
Sonunda, her zamanki gibi, bir duble buzsuz ve kadehi önceden soğutulmuş Yeni Rakı çözdü muammayı.
Efenim, resmi tarih olarak bize yutturulan gerçekleri bir bir alt ediyoruz, malumunuz. Tarih Dersleri-3’te de Bergama Piskoposu iken, “yerel halk” tarafından pirinçten bir boğa içerisinde yakıldığı iddia edilen, Anadolu’nun ilk İsevi şehidi olan, İncil’de bilem adı geçen ve aynı zamanda Anadolu’nun ilk diş hekimi de olan Aziz Antipas Aga’nın gerçek hikayesini dinleyeceksiniz. Buyrun.
Onur Çalı 

Sene 90 civarı. Önce mi sonra mı derseniz, şöyle: İsa abim öleli bi altmış yıl filan olmuş. Ortalık hep çakallara ve çukallara kalmış anlayacağınız. Toz duman. Herkes bi yerlere dağılmış, mektuplar havalarda uçuşuyo. Ama bi yandan da sıkıntıda İseviler. Baskı var. Zulüm yok daha ama baskı var. İşte bu ahval ve şerait içerisinde ataması yapılıyor Aziz Antipas Hazretleri’nin Bergama Kilisesi’ne. Her ne kadar daha sonra Antipas’ı yaktılar diye iftira atılacak olsalar da Pergamon halkı çok seviyor kendisini ve bir süre sonra tüm gereksiz sıfatlardan kurtulup Antipas Aga diye seslenmeye başlıyorlar buna. Tabi Antipas Piskopos olarak atanıyor atanmasına ama doğru düzgün ödenek yok, adam şarktan geliyo sonuçta ama ne bi nakliye masrafını veren var, ne yömyesini veren var, ne terör tazminatı var, hiçbi’şey yok yani. Antipas geliyor Bergama’ya, dımdızlak. Tabi inanmış adam, inanmış adam güçlüdür, hemen toparlıyor ortamını. Herkese çok iyi davranıyor, derdini sıkıntısını dinliyor, elinde ne varsa herkesle paylaşıyor. Böyle misyonerliğe can kurban diyesi geliyor insanın, o derece yani. Herkes Antipas Aga aşağı Antipas Aga yukarı. Aman Antipas Aga zeytin topliycez diyor mesela biri, hoop Antipas Aga zeytin toplamaya gidiyor. Aman Antipas Bilaer fıstığa adam lazım diyor Üçkemer kahvesindeki okey arkadaşlarından biri, hooop Kozak’a fıstık toplamaya gidiyor Antipas Aga. Kim ne yardım isterse hemen onun yanında bitiyor yani. Neyse efendim, gel zaman git zaman, Antipas Aga diş işlerine de el atıyor. Dışişleri değil Dişişleri. Nitekim nüktedan da bir abimizmiş Antipas Aga, öyle anlatırdı büyüklerimiz, bi muaynane (bunun doğru yazılışı çok çirkin dostlar, kusura bakmayın) açıyor ve kapısına da Mavi Dükkan’dan Demeter Hanımefendiye yaptırdığı, üzerinde DİŞİŞLERİ-Antipas Aga’dan Ücretsiz Diş Hekimliği Hizmetleri yazan güzelim levhayı asıyor. Dükkan nerde biliyon mu bilaer? Kızılavlu’nun Yahudi Mahallesi’ne bakan tarafında. Yani Kaleye doğru değil de şimdiki oto galericilere doğru, hah oralarda işte.
Tabi Ozan’ın bahsettiği, bize laf atan insan abimiz vardı ya hani. Berber. Hah. İşte o zamanlar onun dede gibi bir atasının da Antipas Aga’nın tükkânın tam karşısında berber dükkanı varmış. İsmail Aga derlermiş, böyle Saroyan gibi bıyığı olan ama huysuz bi tipmiş bu. Berber dedik ama tabi Antipas gelene kadar diş hekimliği diye bi’şey yokmuş ki güzel memlekette. İsmail Aga, çoluğun çocuğun dişini iple kapı koluna bağlayıp asılıyormuş. Hiç olcak iş mi ya! Zaten Antipas Aga da işin ilmini bildiği için herkes onu tercih etmeye başlamış. Hem bedava, hem hijyenik ve de bilimsel, hem de güleryüzlü adam; İsmail Aga gibi Nemrut değil.
İşte sevgili sevgisizler, olayın dana kuyruğu da buralarda zaten. Bundan sonrası hem hazin bir hikayedir hem de -tarihin nasıl uydurukça yazıldığını öğreneceğiniz için- kederdir keder, koyu keder!
Efendim olaylar anlattığımız ve anlatacağımız şekilde gelişmiştir. Tarih denen oportünistin yazdığı gibi, Antipas Aga’yı pirinç bir boğa içersine koyup yakanlar güzelim Pergamon halkı değildir. Zinhar değildir! Kimdir peki? İsmail Aga’dır tabi ki. Hür teşebbüs ve serbest pazarın sebep olduğu ilk cinayetlerden biridir yani Aziz Antipas olayı. Şimdi kızıyoruz ama İsmail Aga’yı da anlamak lazım. Tabi o zaman gavur Romalılar çok ağır vergiler alıyolardı esnaftan. Antipas Aga bunun işleri kesince de… Yani hak vermiyoruz ama olmuş işte: Bi gece Kozak şarabını çekip çekip varmış Antipas Aga’nın dükkana. Antipas Abimiz tabi biliyormuş İsmail Aga’nın kendisine kıl olduğunu ama her zamanki konukseverliğiyle buyur etmiş içeri. O arada itiş kakış derken, İsmail Aga tutmuş Antipas’ı, Antipas Aga’nın diş aletlerini dezenfekte etmek için kendisinin geliştirdiği pirinçten boğanın içine tıkmış. Kapağını da kapatıp üstünden, vermiş odunu vermiş odunu… Allah rahmet eylesin, hala Kızılavlu’nun taşları arasındadır Antipas abimizin külleri.
Olay budur biladerlerim. Aziz Antipas’ı, tarih kitaplarının yerli putperest pagan halk dedikleri Pergamonlular değil; Berber İsmail Aga yakmıştır. Kumpas anacım. Her şey paradan işte. Zaten ya para ya kız mevzuu, her kötülük bunlardan. İşte bu bize “ibneler” diye bağırarak hakaret ettiğini sanan berber de Antipas Agamızı yakan Berber İsmail Aga’nın torunlarından biridir. Demi len Ozan?
Elimde Değil Tutamam Notları
1-  İşbu nedenle memlekette (dünyada da öyle mi Tuğba topraam?) 22 Kasım’da kutlanan Diş Hekimliği Günü’nün, aslında, Antipas Abimizin, Küçük Asya’nın bu ilk diş hekiminin rahmete kavuştuğu gün olan 11 Nisan’da kutlanması gerekmektedir.
2- Ayrıca, İsa abimizin Yuhanna biladerine esinlediği için İncil’in Esinleme olarak anılan bölümünde “Bergama'daki Topluluğa” başlığı altında geçen ve sanki İsa abimizin Pergamon halkına ayar verirmiş gibi göründüğü şu bölümler de tamamen Berber İsmail Aga ve torunlarına söylenmiştir aslında: Bergama'daki topluluğun meleğine yaz. İki ağızlı keskin kılıca sahip olan şöyle diyor: “Nerede yaşadığını biliyorum; Şeytan'ın tahtı oradadır. Yine de adıma bağlı kalıyorsun. Aranızda, Şeytan'ın yaşadığı yerde öldürülen sadık tanığım Antipa'nın günlerinde bile bana iman ettiğini inkâr etmedin. Ne var ki, sana karşı birkaç sitemim var. Aranızda Balam'ın öğretisine bağlı kalanlar var. Putlara sunulan kurbanların etini yemeleri ve cinsel ahlaksızlıkta bulunmaları için İsrail oğullarını ayartmayı Balak'a öğreten Balam'dı. Aynı şekilde sizin aranızda da Nikolas yanlılarının öğretisine bağlı kalanlar var. Onun için tövbe et! Yoksa senin yanına tez gelir, ağzımdaki kılıçla onlara karşı savaşırım. Kulağı olan, Ruh'un topluluklara ne dediğini işitsin. Galip gelene, saklı mandan vereceğim. Ayrıca, ona beyaz bir taş ve bu taşın üzerinde yazılı olan yeni bir ad, alandan başka kimsenin bilmediği bir ad vereceğim.”
İsa abimizi kandırabilecekler sanki de, hıh! Onun Şeytan dediği Berber İsmail Aga’dır aslında, Şeytan’ın Tahtı dediği de İsmail Aga’nın dükkanıdır, demi lan Ozan?
3- Elvan Dalton’un Şereflikoçhisar’a doğalgaz istemesi gibi olacak ama Bergama’ya bir Diş Hekimliği Fakültesi yakışmaz mı, hı? Başkan uyuma, Antipas Kızılavlu’da!
4- Ozan biladerim, o değil de, bu yazı çizi işlerinde mangır yok hiç. Sen de bu ev taşıma işlerinden filan iyice yolsuz kaldın, biliyorum. Dişmacunu işine mi girsek lan, sloganı bile hazır zaten: Antipas Diş Macunları, Sigara Lekelerine Son!


Yorumlar

  1. Tarih derslerini özlemiştim. Sorumun yeni bir ders konusunu tetiklemiş olmasına sevindim.
    22 Kasım (1908) Darülfünun Osmani Tıp Fakültesi Dişçi Mektebi'nin açıldığı, bilimsel diş hekimliğinin başladığı tarih ve yalnızca Türkiye'de bu tarihte Diş Hekimleri Günü olarak kutlanıyor ancak 11 Nisan'da kutlanmasına da bir itirazım olmaz. :)

    YanıtlaSil
  2. Eyvallah, hemen girişimlere başlayayım ben o zaman :)

    YanıtlaSil
  3. Yoldan geçene bulaşan İsmail'in atalarından başlamış genetik bozulma. Ne pislik bin gen havuzundan geliyoruz bir bakın: Çarmıha germe, kazığa oturtma, deri yüzme, giyotin, filistin askısı, gaz kapsülü mermisi...
    Neyse ki parşömeni icat etmişler de öykücüleri ceylan derisi aramaktan kurtarmışlar.
    Son olarak; pArşömen'in yeni elbisesi ve makyajı da pek bi hoş olmuş, sevdim.
    Servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyvallah abi, arada değişiklik yapmakta fayda var elbet. İnsan konusuna gelince, öyle. Düşünsene, adam nasıl daha yavaş ölür, nasıl daha fazla işkence edilir diye kafa yormuşuz, yormuş yani insan. Biz de insanız. Fenayız fena, genetiğimiz bozuk akraba evliliğinden dolayı :)

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…