Ana içeriğe atla

Cüce, Palyaço ve Yaşlı Kadın

Fotoğraf: Onur Kırkaç

Zihnim beni yanıltmıyordu. Buna eminim. O gün evden erken çıkmıştım. Nereye gidersem gideyim mutlaka evden erken çıkardım zaten. O sabahta yine öyle olmuştu. Ama yanılmışım. Saat dokuz buçukta orada olmam gerekiyordu. Ne yazık ki ihale toplantısına geç kaldım ve alacağımıza kesin gözüyle baktığımız işi kaçırdım. O güne kadar temiz bir sicilimin olması, her şeyi zamanında yapmam bile patronun gözüne görünmedi. Kaçırdığı paraların hırsıyla kovdu beni.

Evin önüne geldiğimde bir kamyonet yanaşmıştı kapıya. Kamyonetten eşya taşınıyordu apartmana. Ter kokusu nefes aldırmıyordu. Mendilimle ağzımı kapatıp merdivenlere yöneldim. Dairemin katına geldiğimde beyaz bir piyano kapının ağzında öylece duruyordu. Adamlar eşyaları karşı daireme taşıyorlardı. Aylar sonra bir komşum olacağı için ister istemez heyecanlandım. Baygın bir lavanta kokusu başımı döndürdü. Kapıyı zorla açıp içeri girdim. Duvardaki saat dokuzu vuruyordu. İnanamadım. Evdeki bütün saatleri kontrol ettim. Hızımı alamayıp televizyondaki haber kanallarını tek tek taradım. Hepsi aynı saat ve dakikada bana göz kırpıyordu. Evet, saat dokuzdu. Koltuğa yığıldım. Zihnim beni yanıltmıyordu biliyordum. Kovuluşumun arkasındaki sır perdesinin sancısıyla kasılıp kaldım koltukta.

Sinirli sinirli mutfağa gidip kahve suyu koydum. Apartmandaki gürültüler huzursuz ediyordu beni. Cüzdanımdaki aylık gider tablosunu çıkartıp hesap yapmaya çalıştım. Bu ay sonunu nasıl getireceğimi bilmiyordum. Penceremin önüne konan serçelerin başlarını oynatıp geri çekilmelerini izledim bir süre. Zıplaya zıplaya geçiyorlardı önümden. Durup içeriye göz atıyorlardı.

Yemekten sonra çöp poşetini kapının önüne çıkarttım. Piyano merdivenin başındaydı hala. Ona dokunma isteğimi zapt edemiyordum. Taş zemine çıplak ayağımla basıp piyanoya dokundum. Garip bir titreşim parmaklarımı sarstı. Çığlığa benzer uğultular duydum. Sürgülü kapak açıldı aniden. Tuşlar gözlerimi kamaştırırken irkildim.

Bir cüce bitiverdi yanımda. Boğuk sesiyle “Buna kimse dokunamaz.” dedi. Yanında renkli peruğu, akan makyajıyla bir palyaço duruyordu. “Ben dokunmadım!” diye ağlıyordu adam. Sigara kokuyorlardı. Cüce elindeki falçatayı havada çevirip gözdağı veriyordu palyaçoya. Ben bir adım öne çıkıp tam konuşacaktım ki etrafımda bir şeyler dalgalandı. Anafora kapılmış gibi sarsıldım. İleri gidemiyordum. “Merhaba!” dedim. Beni duymadılar. Elimi uzattım onlara doğru. Görmüyorlardı beni.

Karşı dairenin kapısı aralandığında ortada ne cüce, ne palyaço vardı. Bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir kadın gülümsedi bana.

“Kocamın piyanosu…” dedi. Ne zamandan beri tuşlara bastığımın farkında olmadan elimi çektim piyanodan. Yankılanan ses kesiliverdi. Bu sesi nasıl duymadığımı düşündüm. Tuşlara dokunduğumu bile anımsamıyordum. “İçeri gelmez misiniz?” dedi. Etrafıma baktım şaşkın şaşkın. Garip bir sis perdesine adım attığımı hissettim. Yanlış giden bir şeyler vardı. Emindim.

Lavanta kokuyordu evin içi. Evdeki bütün eşyalar beyaz ve uçuk pembe tonlarındaydı. Gülümseyen bir evdi.

Biraz çekinerek “Ne kadar çabuk yerleşmişsiniz?” dedim.

“Taşınalı iki ay oldu.” dedi.

Hayır, aylardır boştu daire. Şaşkınlığımı gizleyemeden;

“Ama bugün…” dedim sözümün gerisini getiremeden o yanıtladı.

“Onlar kalan eşyalarımdı.” dedi.

Susmanın değerini bir kez daha tattım. Yaşlı kadını incelemenin, zamanın akışkanlığını düşünmenin hazzıyla etrafıma bakındım. Kadının koyu kahverengi gözleri capcanlıydı. Bir demet ışık vardı sanki yüzünde. Hırıltılı bir sesle “Piyanoyu koyacak uygun bir yer bulamadım.” dedi.

Heyecanla “Pencerenin önüne koysanıza, çok güzel olur.” dedim. “Hem üzerine küçük saksılarda menekşeler koyarsınız.”

İlençli bir sesle “Bana fikir verilmesinden nefret ederim.” dedi. Yüzündeki değişen ifadeden ters bir laf ettiğimi anladım ama geç kalmıştım. Lafı ağzımda geveleyerek özür dilemeye kalktım. Müsaade etmedi.

“İnsanların işlerine karışmamayı öğrenmelisiniz.” dedi. Avuç içlerim terledi. Ellerimi birbirine sürterken pembe koltuğun arkasından yine o cüce çıkıverdi ortaya.

“İsterseniz işini bitireyim.” dedi. Koltuktan kalmaya çalışırken yerde yatan palyaçoyu gördüm. Dudağının kenarından damlayan kanın sesi kulaklarımı doldurdu. Ezeli bir rekabetti aralarındaki. Hissediyorum. Biri doğuştan kaybetmiş, diğeri hayat karşında ezilmiş. Çocuklar biriyle sürekli alay ederken, diğeriyle hep eğlenirdi. Karşı karşıyalardı sürekli. Aynı acımasızlığın içinde birbirlerine düşman olacak kadar kinliydiler. Yaşlı kadın dönüyor, onlar savaşıyorlardı. Zaman donuyordu belki. Kırılıyordu bir şeyler. Zihnim en nefret ettiğim iki şeyi önüme çıkartıyordu; cüce ve palyaçoyu. Korkuyordum onlardan. Neden bugün karşıma çıkmışlardı? Bana ne anlatmak istiyorlardı? Bu kadın kimdi? Bilmiyordum. Kadına baktım. Bembeyaz saçlarıyla zihinsel açmazlarımda başköşedeydi.

Gözlerindeki nefret pırıltısını fark ettim o an. Gidip uyumalıydım.

Eve girdiğimde saat dokuzu vuruyordu. Koltuğa yığıldım. Zihnim karışmıştı. Açık televizyondaki karnaval görüntülerine takıldım biraz. İşsiz olmanın kasvetini atamadım üzerimden. Zaman kavramımda bir sorun vardı. Hep aynı saatte kısılıp kalmış gibi hissettim kendimi. Akrep ve yelkovanın arasında sıkışıp kalan bir adamdım şimdi.

Düşündüm; her cüce kötü, her palyaço neşeli, her yaşlı kadın iyi olmayabilirdi. Bunu anlamalıydım artık. Korkularımla yüzleşiyordum belki. Açmazlar yeni yollarda yeniden tıkanıyorlardı. Zihnimin beni yanıltıp yanıltmadığını çözememiştim hala. Saat her yerde hep dokuzdu. Zihnim beni yanıltıyor olabilir miydi? Delibozuk sorularla boğuşup durdum. Beynim esir düşmüştü. Esnedim. Uyku ağır ağır bedenime yayılırken bir tıkırtı oldu.

Yaşlı kadının çığlığını duydum. Bir şey devrildi. Yerimden kalkıp kapıya yöneldim. Kadının yalvaran sesi kan dondurucuydu. O esnada telefonum çalmaya başladı. Kapının kolunu tutan elim bir süre öylece kaldı. Telefon çalmaya devam ediyordu. Kapıyı açmaktan vazgeçip geri döndüm.

Ne de olsa patronum arıyor olabilirdi.


Semrin Şahin


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …