Ana içeriğe atla

DİLSİZ TANIK


Nefes nefese kalmıştı koşarken. Ben gördüm. Nefes alırken çıkardığı ses, rüzgârın dallarım arasında gezerken çıkardığı ses ile aynıydı. Ben duydum. Sizin göremeyeceğiniz kadar uzaktaydı olanlar. Karanlık bir ara sokakta, bir “Ah!” sesi kadar kısa zamanda bitiverdi her şey. Hiç beklemediği birinden, hiç beklemediği bir anda alınmış bir darbenin şaşkın ünlemi kadardı olup biten.

Sizin hava kararınca girmekten korktuğunuz sokakları görürüm ben. Sabah serininde, gece ayazında ya da güneş tepedeyken olanları da bilirim. Görmezsem de duyarım. Bunca yıldır yalnız insanoğlunun değil, bilumum mahlûkatın dilini öğrendim. Sadece dinlerim ben. Yeryüzünde görüp görebileceğiniz en iyi sırdaş benimdir. Tanrı belki de ağaçları bu yüzden dilsiz yaratmıştır. Her şeyi görsünler, duysunlar, anlasınlar ama anlatmasınlar diye.

Duyduğum nefes sesinin sahibi, şu adam. Şu otobüse binen var ya! Evet, kısa boylu, tıknaz adamdan söz ediyorum. Birkaç gün önce geldi buralara. Geçen sabah, şimdi bindiği köşede indi otobüsten. Üzerine büyük gelen ceketinin gri rengini güneşe teslim etmiş, başındaki kasketi geri itmiş sıcaktan. Ter, yol yol iz yapmış kasketin siperliğinde. Boynuna büyükçe bir mendil salmış, ensesindeki teri alsın diye. Çocukken uykudan kalktığında, anasının sırtına bez sokuşturmasından alışkanlık. Mendil, anasının öğüdü gibi asılı kalmış boynunda. Çıkarıp atsa, dünyanın yükünü atacak boynundan. Çopur çopur yüzünü pala bir bıyıkla şenlendirmiş. Birbirine yakın kaşları gür, yüzünün çizgileri uyku mahmuru. Kırklı yaşların başını bulduğu ömründe gözleri, büyük şehir kalabalığına yabancı. Geldiği yerdeki bilinir adam olmanın rahatlığını soyunup bırakmış otobüste. Uğursuz bir bilinmezlik, bilmezlik hali var üzerinde. Uzun saatler boyu oturup, aşağı sarkıtmaktan şişmiş ayaklarını, ayakkabısından taşırarak rahatlatmış. Tek bir topuk darbesi yetmiş, ayakkabının rütbesini terliğe düşürmeye.

Geldiğinden beri dolaşıyor buralarda. Sabah saatlerinde peydahlanıveriyor meydanda, akşam olunca kayboluyor ortalıktan, bilmem nereye? Bütün gün kâh yarenlik ediyor işportacılarla havadan sudan, kâh sırtını çeşmenin duvarına yaslayıp çöküyor, kolları dizlerine dayalı, ileri doğru uzanmış.

Sonra o kadın... Onu tanıyorum, bir süredir geçiyor buradan. Hep ürkek bir hali var. Arkasını kollayarak yürür. Kimseyle konuşmaz, başı önünde geçer gider. Her sabah küçük, aceleci adımlarıyla yediye çeyrek kala kalkan vapura yetişir, suyun öte tarafına doğru gözden kaybolur. Akşamları ise yediyi çeyrek geçe vapuru ile geri dönüp yine usul adımlarla geçip gider önümden. Ucuz ve kötü bir otelde kalıyor. Otelin bulunduğu sokak tekinsizdir. İti kopuğu eksik olmaz köşe başlarından. Bildiğinden, otele girdi mi bir daha çıkmaz dışarı.
Bugün de aynı şeyler oldu. Sabah ve akşam tüy kadar hafif adımlarının izini bıraktı asfaltta. Hava kararmaya yüz tuttuğunda sokağa girdi. Otelin önüne gelmişti ki geçen gün otobüsten inen adam arkasından seslendi. Bir süre konuştular. Sakin başlayan konuşma bir anda itiş kakışa döndü. Adam kadının elinden tutmuş sürüklemeye çalışıyor, bir yandan da yakası açılmamış küfürler savuruyordu. Kadın ise o minnacık halinden beklenmeyecek şekilde direniyordu. Sesler iyice yükselmeye başladı. Kadın hem adamın elinden kurtulmaya çalışıyor hem de etrafındakilere kendisine yardım etmeleri için yalvarıyordu. Ah insanoğlu! Görenler görmezden geldi, duyanlar başını başka yöne çevirdi.

Elini kurtarmaya çalışan kadın, ağladı, yalvardı, çelimsiz tekmeler savurdu. Son çare, bileğini tutan ele geçiriverdi dişlerini. “Ihh!” deyip okkalı bir küfür daha eden adam acıyla bıraktı kadını. Karşı koyulmasına mı canın yanmasına mı bilinmez, sinirlenmişti. Delirmiş gibi belinden çıkardığı tabancayı, bir umutla geriye dönüp kaçmaya çalışan kadına doğrulttu. Arka arkaya öyle korkunç patlamalar oldu ki dallarımda uyuyan kuşlar korkuyla uyanıp havalandılar.

Kadın kanlar içinde yere yığılırken sadece bir “Ah!” döküldü dudaklarından. Vücudu boşaldı birden, olduğu yere yığılıverdi. Sonunu kabulleniş mi yoksa öldüğüne inanamamazlık mı? Ayrımsız, tanımsız bir bakış asılı kaldı gözlerinde.

Adam koşmaya başladı. Hiç durmadı, dönüp kadına bakmadı. Benim önüme gelince durup silahı tekrar beline soktu, ceketinin kıvrımları arasında kaybetti. Sakin sakin, sokaktan geçen herhangi biriymiş gibi yürümeye başladı. Sokaklarda yankılanan ambulans sesini, hışırtılı polis telsizlerini ardında bırakıp aynı köşeden otobüse binip gitti.

Kadın düştüğü yerde can verdi, adam otobüse binip gitti. Ben gördüm...


Arzu Bahar Karakaş


Yorumlar

  1. süper yazanın eline ve yüreğine sağlık dikkatli okunulması gereken bir öykü

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…