Ana içeriğe atla

Dönülmez Akşamın Ufkundayız


Orkestra, “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”ı girdi mi, müdavimler anlar gecenin sonunun geldiğini. Patron dişlerini sıkarak bakar sahneye sinirli sinirli. Aman! Kimin umurunda. Hayvan herif ne anlar sanat müziğinden. Milleti şakır şakır oynatacağız diye imanımız gevredi şurada. “Âlem güle oynaya gidiyor evine, bizden çıkanlar salya sümük” diye söyleniyor her akşam. Ben de bıkmadan, her akşam “dönülmez akşamın ufkundayız”ı söylüyorum. Kov ulan! Bu şarkıyı söylüyorum diye kov beni sıkıyorsa. Boktan boktan sebeplerle kovuldum bir sürü yerden, bu sefer hiç değilse “prensip meselesi yüzünden kovuldum” derim. Prensip meselesi! Vay! Fiyakalı oldu ha! Dur, kovarsa böyle söyleyeyim sağda solda. “Son şarkıyı beğenmediği için kovdu beni şerefsiz. Prensip meselesi kardeşim, son şarkı ‘Dönülmez Akşamın Ufkundayız’ olacak işte. Ben Müzeyyen Senar’ın anısına söylüyorum bir kere o şarkıyı. Saygı şeysinden yani. Nasıl da söyler ama! Çay içerken dinlesen, sarhoş olursun.”

Herkes şaşkın ördek gibi kaldı pistin ortasında. “Ankara’nın bağları daaa büklüm büklüm yolarııı” diye hoppidi hoppidi göbek atıyorlardı bir dakika önce. Birden bire Segâh makamı girince öylece kalıyorlar orta yerde. Bak! Makam da bilirim ha!

Nuri abi, giriş taksimine başlıyor. Nasıl da içli çalar, elleri dert görmeyesice. Ben patronla göz göze gelmemeye çalıştıkça salak kemancı, patronu işaret ediyor kaş göz yapa yapa. Biliyorum oğlum! Dişlerini sıkmaktan yanakları seğiriyordur şimdi. Çoktan sülaleme rahmet okumuştur. Eve gitmeden önce çekecek fırçayı nasıl olsa. Beklesin biraz daha.

Ama bak, bilenler biliyor işte. Yerlerini aldılar. Son dubleler dolduruldu. Önce masaya vuruyorlar kadehin dibini, sonra karşıdakinin kadehine. Yarasın! Bu “sağlımıza!” falan diye içenlere de çok gülüyorum ha! Böyle her akşam pavyon masalarında kadeh kaldırmaktan sağlık mı kalır adamda? Kumar masasında “besmele” çekmek gibi bir şey işte. Çarpılır insan yahu!

Hey Allah’ım! Yine kaş göz yapıyor bu kemancı. Ne var acaba?! Ters ters bakıyorum. “Şarkıya gir” diye işaret ediyor çaktırmadan. Dur be patlama! Var bir bildiğimiz ki bekliyoruz.

Gözüm köşedeki masada, gelsin başlayacağım. Her akşam programın bitimine yakın gelir. Ağır adımlarla geçer yerine oturur. Yeri bellidir. Kimseyi oturtmaz garsonlar o masaya. Sahnenin önünden geçerken, başıyla belli belirsiz bir selam verir. Tam o anda değer gözleri gözlerime. İçim çekilir.

Buzlu rakısı gelir. Bir de peynir, iki dilim. Efendi efendi iki duble içer. İçtikçe buğulanır bakışı. Yanaşanlar, yılışanlar olur elbet. E dalyan gibi adam tabi ama kimseye yüz vermez. Başı önünde demlenir yavaştan. Bir tek şarkıya girdiğimde kaldırır başını. Uzun bakar sahneye o zaman. Bilirim. “Dönülmez akşamın ufkundayız”ı dinlemeye gelir, derindeki bir yarasına dokunurum okurken. Bilirim. Onun da bana akar gönlü için için.

Ama gelmedi işte. Üçüncü gece bu, masasının boynunun bükük kaldığı. Üç gecedir normalden daha uzun tutuyorum programı. Okumadığım şarkı kalmıyor. Oyalandıkça oyalanıyorum, son şarkıya yetişsin diye. Ama yok. O aheste ama sert adımlarıyla girmiyor bir türlü içeri.

Başa döne döne başı döndü orkestranın. Mecbur gireceğiz şarkıya.

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakiiiit çoook geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geeeeç”

Masalardan koro halinde yükseliyor ses. Başka gecelerde hoşuma giden bu katılım, iyice sinirimi bozuyor. “Susun lan!” diye bağırasım geliyor. Bağıramıyorum tabi.

“Cihana bir daha gelmeeeeek, hayal edilse bile”

Şarkıyı söylerken gözlerimle garsonu yakalıyorum. Masayı gösterip soruyorum, yine gözlerimle. Bilmem der gibi omuzlarını kaldırıyor. Gözüm kapıda.

“Ya şevk içinde harap ol, ya aşk içinde gönüüül”

İçkili ağızlardan daha bir efkârlı yükseliyor sesler. Havada sigara dumanı kümeleniyor. Gittikçe ağırlaşıyor hüzün. Patron canıma okuyacak.

“Aaaah! Dönülmez akşamın ufkundayız vakiiiit çoook geeeç”

Gelmedi. Şarkı bitti. Alkış kıyamet iniyorum sahneden. Kulise (kulis de kulis olsa, tuvaletten hallice) geçiyorum. Garson su getiriyor. Soruyorum. “Bilmiyorum abla” diyor. Ne ablası be! Bin kere söyledim “Kıvılcım Hanım” diyeceksin bana diye. Azarlıyorum. Kusura bakma “Kıvılcım Hanım Abla” diyor. Öldürecek gibi bakıyorum. Süklüm püklüm çıkıyor odadan.

Niye gelmediğini merak ediyorum. “Başına bir şey mi geldi” diye kurarken yakalıyorum kendimi. Kızıyorum kendime. Duyan olsa “sana ne kızım!” demez mi? Desin be! Kim ne derse desin. Kalbim akıyor işte adama. Biliyorum, o da boş değil. Öyle içime işler gibi bakar mı yoksa? Neler görüyoruz biz burada. Yılışıyor mu, sevdalı mı bakışından anlarım ben adamın.

Biraz da kuliste oyalanıyorum, belki çocuklar geldiğini haber verir de çıkmadan bir görürüm diye. Ağır ağır makyajımı temizliyorum. Ses seda yok. Umudum kalmayınca, parlak sahne kıyafetimi çıkarıp kotumu çekiyorum altıma. Saçlar uyduruktan bir atkuyruğu. Bizim uvertür Nalân, hazırlanmış beni bekliyor. Bu kız da bir hoş. Gece vakti tek başına taksiye binmeye korkuyormuş. Ulan, pavyonda sarhoşu ayyaşı eksik olmaz, bizimki taksiciden korkuyor.

Kıvılcım olarak girdiğim kapıdan, Nurgül olarak patrona görünmeden sıvışıyorum. Kapıdaki taksiye biniyoruz. Taksici evi biliyor. Her akşam gide gide öğrendi tabi, önce alt sokağa Nalân’ı bırakacağız sonra benim eve. Sesim çıkmıyor. Yol alıyoruz tekinsiz sokaklarda.

Göz ucuyla bakıyor Nalân. Biliyor içimin yandığını ama demiyor bir şey. Uzanıp elimin üstüne vuruyor yavaşça, “işi çıkmıştır” diyor. Başımı sallıyorum, “evet” der gibi.

Taksi ana yola çıkmaya çalışırken bir anlığına görüyorum onu, bir sokak lambasının ışığında. Yalpalayarak yürüyor. Çok içmiş. Yüreğim kanatlanıyor, Nalân’ı dürtüp parmağımla gösteriyorum. Utanmasam, taksiyi durdurup koşacağım yanına. Utanmasam mı? Kimden utanacağım be! Şoföre dönüyorum;

“Abi bir dursana şurda”

“Hayırdır bacım?”

“Bir şey yok, dur sen”

Yavaşlıyor, tam durmasını bile beklemeden açıyorum kapıyı.

Nalân’a “Beni bekleme, gidin siz” deyip iniyorum. Kapıyı kapatırken son gördüğüm, Nalân’ın yüzündeki buruk gülümseme oluyor. Gerisin geriye dönüp onu gördüğüm sokağa doğru yürümeye başlıyorum. Kimseler yok. Kendi topuk sesim bana eşlik ediyor. Biraz da korkuyorum.

Köşeyi dönünce görüyorum onu. Yetişmek için hızlanıyorum. Giriversem koluna… Şaşırır mı ki? “Ne oluyor kızım” diye terslenir mi? Yoksa kim olduğumu görünce belime mi sarılır? Heyecanlanıyorum. Kanat takmış ona doğru uçuyorum sanki. O da ne? Birden karanlıklardan bir hareket dikkatimi çekiyor. Yavaşlayıp daha dikkatli bakıyorum. Ahh! Yalnız değil. Yanında uzun saçlı, minicik elbiseli, dal gibi biri. Sırtıma bıçak saplanıyor sanki. Kolunu omzuna atıyor. Oynaşa oynaşa uzaklaşıyorlar dar sokaklarda. Peşlerinden gidiyorum. Allah kahretsin beni! Ne işim var burada, gitsem ya evime. Ama merak ediyorum işte.

Kaç gece hayalini kurduğum eller, o kızın saçlarının arasında dolaşıyor. Kıkırdamaları bana kadar ulaşıyor. Kulağına neler fısıldıyorsa artık, şuh kahkahalar inletiyor gecenin serinini. Kalbim acıyor. Neden yaptığımı bilmeden, usul adımlarla takibe devam ediyorum. Ara sokaklar boyunca yürüyoruz. Birkaç sokak ilerisi, bizim pavyon. Bu kadar yakındaymış da gelmemiş işte. Söyleniyorum kendi kendime; “salak geldin salak gideceksin kızım sen!”

Onlar güle oynaya, ben kahrola kahrola yürürken, pavyonun sokağına geliyoruz. Kaldırımın karanlık tarafına geçiyorum, kapıdaki Eşref Abi görmesin şimdi beni, sorar da sorar. Biraz daha açıyorum arayı, gözüm onlarda.

Pavyonun önüne gelince birkaç saniye yavaşlıyor, içeri göz atıyor ve eğilip kızın kulağına mırıldanmaya başlıyor;

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”

Bana kadar ulaşıyor sesi. Olduğum yere çakılıyorum sanki. Birkaç saniye öylece kalakaldıktan sonra geriye dönüyorum. Geldiğim sokaklardan yürüyorum kararlı adımlarla. Bir deli sakinliği çöküyor üzerime. Tek damla yaş yok gözümde. Bir köpek havlıyor, kuytulardan. Caddeye çıkıyorum. Gelen taksiye el edip biniyorum. Evin adresini veriyorum. Başımı arkalığa yaslayıp yolu izlemeye başlıyorum. Kafamda Müzeyyen Senar’ın sesiyle çalıyor şarkı;

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç…”

Ulan ben de bir daha bu şarkıyı söylersem iki olsun! Affet Müzeyyen’im…


Arzu  Bahar  Karakaş



Yorumlar

  1. "Bu kadar yakındaymış da gelmemiş işte." Seviyorum böyle ayrıntıları, herşeyi görmüş hala neyi düşünüyor kadın. Ama düşünür işte.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…