Ana içeriğe atla

Burjuvazinin Fıtratı Hırsızlık


Bu yılın Orhan Kemal Roman Ödülü’ne Hüsnü Arkan’ın son kitabı Hırsız ve Burjuva değer görüldü. Jüri, ödül gerekçesi olarak “Türkiye’nin son yıllarının bir resmini çizerken, yaşadığımız sosyal ortamın yarattığı bireyleri ve bugün gelinen noktanın 12 Eylül’ün eseri olduğunu yetkinlikle anlattığı için” notunu düşmüş. 
Hüsnü Arkan ile hem ödülü hem de ülkenin halini konuştuk… Onur Çalı
Hüsnü Arkan, ödülünü alırken yaptığı konuşma sırasında...

Öncelikle tebrikler. Jüriye katılıyor musun, yaşadığımız günleri hâlâ 12 Eylül’ün eseri olarak mı değerlendirmek gerekir?
80’lerde olan bitenleri yalnızca Türkiye’deki gelişmelerle açıklamak bana pek mümkün görünmüyor. Bu daha çok dünya pazarının büyümesinin, büyük sermayenin ucuz işgücü ihtiyacının, teknolojik sıçramanın ve globalleşme hedefinin bir sonucuydu. Siyasî olarak da yeni muhafazakârlık akımlarında karşılığını buluyordu. Bizdekiler olsa olsa figürasyondur.
Bu süreç hâlâ devam ediyor. Pazar ve üstünlük mücadelesi sürüyor. Irak’ın işgali, Arap Baharı denen şey, el değiştiren, sahipsizleştirilen enerji kaynakları, banka sermayesinin geleneksel açlığı savaşı kızıştırıyor. Türkiye, bu sürecin dışında değil, tam ortasında.
Senin bütün romanlarında ve çoğu şiirinde, hatta şarkı sözlerinde 12 Eylül’ün izi bulunabilir. Hırsız ve Burjuva'dan gidersek, romanın ana karakteri Evren 12 Eylül 1980 doğumlu, geçimini çalınmış malları satarak kazanan bir karakter. 12 Eylül birçok açıdan bir dönüm noktası; peki hırsızlar ve burjuvalar açısından da bir dönüm noktası mıdır?
Hırsızlık büyük burjuvazinin fıtratında var… Sermayenin birikimini anlatan bütün hikâyeler vahşi hikâyelerdir. Biz 19. yüzyılı ve iki büyük savaşı yalnızca kitaplardan okuduk ama Rusya’daki, Çin’deki temerküz hikâyesinin çağdaşıyız. Türkiye’de 80’den sonra olan biten de aynı şeydir; Tarantino filmi gibidir. Mafyanın sebepsiz zenginleşmesini anlatır.
12 Eylül’le açılan Türkiye pazarında, ki buna ucuz iş gücü de dâhildir, geleneksel ve türedi burjuvazi sınırsız bir biçimde özgür olmayı öğrendi. Büyük sermaye kendi özgürlüğüne düşkündür. Bu o kadar hoşlarına gitti ki, şimdi bunun sonsuza kadar tadını çıkarmak istiyorlar. 2023, 2071 palavraları bu yüzden.
12 Eylül öncesi sanat ortamı ile şimdi arasında nasıl bir fark görüyorsun? Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığı, isimleri açıklanmayan 40 edebiyatçıya 463 bin lira teşvik verdi. Üstelik yalnızca destek alan edebiyatçılar değil, destek verilecek edebiyatçıları seçen jüri de gizli tutuldu. Bu konu hakkında ne söylersin?
Bizde devlet yanlısı olup da hükümetlerden bahşiş almak âdettendir; örtülü ödenek sağ olsun… Sağlı sollu pek çok yazar cumhuriyetin başından beri nemalanmıştır. Abdurrahman Dilipak, bir kitabında bunların uzun bir listesini vermişti ki, dediğine bakılırsa Necip Fazıl uzunca bir dönem birinciliği kimseye bırakmamış. Tuhaf olan şey, şimdi kendisinin bahşiş alıp almadığını bilemeyecek durumda olmamız.
Geçtiğimiz günlerde, senin de katkıda bulunduğun İçimizdeki Ermeni adında bir seçki yayımlandı. 2015, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı. Bu mesele nasıl çözülebilir?
Ben siyasetçi değilim ama şunu anlıyorum ki, Türkiye’nin geleneksel siyasî temsilcileriyle bu mesele çözülmez. Fazlasıyla gelenekçi bir parti olması hasebiyle Akape yeni muhafazakârlığı buna evleviyetle dâhildir. Çözümü üretmeleri bir yana, çözmeye niyetli olduklarını da sanmıyorum. Türkçü ve İslamcı politikaların kolaylıklarına alışmış olmaları buna elvermez.
Bu meselenin çözümü özgürleşmekten geçiyor. Hamasete ihtiyaç duyulmayan bir siyasî iklimden geçiyor. Böyle bir iklimin şimdilik uzağındayız.
Hırsız ve Burjuva sokaktan gelen seslerle, açıkça söylenmese de Gezi'nin ayak sesleriyle bitiyor. Sen Haziran Direnişi için bir şarkı da yaptın ama romanda açık açık Gezi'yi anlatmak istemedin mi?
Ben Gezi’yi 12 Eylül’ün bitişi olarak anlıyorum. Toplumsal bir silkinmeydi o. Bir değişimin habercisiydi. Şimdi o başlangıcın aslında bir sürekliliği de ifade ettiğini görüyoruz. Bu da bir yanıyla dünyada olup bitenlerle ilgilidir. Tarih öldü, işçi sınıfı öldü diyenler yavaş yavaş huzurdan çekiliyorlar. Bunların, özgürlükçü muhalefetleri toptan sindirmeye yönelik söylemler olduğunu anlayabiliyoruz. Latin Amerika’da, Avrupa’da yeni özgürlükçü arayışlar ortaya çıkıyor. Türkiye de bu gelişmeleri yaşıyor.
Gezi bundan sonra yazılacak her şeyin içinde bir biçimde olacaktır herhalde. Siyasî edebiyatta, siyasî dilde yerini almaya başladı ki, orada buna daha çok ihtiyaç olduğunu sanıyorum.
Gezi'de farklı bir muhalefet dili oluştu. Asker olmaktansa Turgut Uyar’ın dizeleri olmak isteyen bir gençlik vardı sokaklarda, meydanlarda. Edebiyat-Gezi ilişkisi üzerine ne düşünüyorsun? Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı hakikaten?
Yeni kuşakların nasıl düşündüklerini, nasıl harekete geçtiklerini Gezi’den öğrendik. Özgürlükçülük kuşaklar arasında fikir olarak aktarılabilen bir roldür ama modeller ve deneyimler oluşturmak kuşakların kendilerinin yapabileceği bir iş. Edebiyatın yaşayan, etkili bir şey olduğunu da Gezi’den öğrendik. Turgut Özben’in Olric’e sorduğu bütün soruların tekrar sorulduğunu gördük.
Sonuç olarak Gezi’nin hakikaten bir başlangıç olduğuna inanıyorum. Etkisi, sanıldığından çok daha büyük ve uzun süreli olacaktır. Bunun ipuçlarını şimdiden görüyoruz.

BirGün Kitap ekinde (Sayı 161) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…