Ana içeriğe atla

Kağıttan Film Olmamıştı Che Henüz (İlk Kitabın Öyküsü)


İlk aşk… İlk dize… İlk imge… İlk uçurum… İlk şiir… İlk ölüm…

Sahi adı var mıydı o masalın? Anneannemin tül kalbi değil miydi masalların en güzelini yorgun akşamlara anlatan? Ve hangi denizin hangi koynundan çıkıp gelmişti periler ülkesine ve ruhuna imgenin? Hangi ormanın hangi düşüydü gördüklerimiz? Yoksa ben hiç yaşamamış mıydım, bütün bu olup bitenleri? Sanırım kıyısından köşesinden geçtim bu baharın. Belki de tam ortasındaydım bu düş çemberinin. Evet, evet anımsıyorum, o papatyanın tam ortasında kayalar yetiştirmiş ve bütün kuşluklarımın vaktini sadece bunun için harcamıştım. Sadece bir minik imge peşinde geçecekti ömrüm. Bir minik ıslık boyu kadar yol alacaktı hayallerim. Bunu bilerek dayadım göğsümü dağlara. Bunu bilerek kırlarda barut kokusuyla sığırcık avlayanlara kızıyordum.

O tarihlerde çok fazla ölüm vardı etrafımızda. Her tarafımız kuş ölüsü sürüsüydü. Ve kenar süsü ölüsü gibiydi arkadaşlarımız. Kulaklarımızın kenarından kurşun sesleri ve dumanı demir balyozların durmadan vızır vızır geçiyordu. Biz çocuktuk, anlamadık. Anlamak istedik, fırsat vermediler. Her gün bir kuşun gagası yeniden kırılıyordu ve arkamızda bıraktığımız günlerimiz bizi daha çok denize itiyordu, onun bilinmeyen çokluğuna.

Boyu bizden uzun gölgemizle yaşıyorduk.

Sığınmak için kimimiz çakıl taşlarını, kimimiz imgeden şemsiyelerimizi, kimimiz de kalplerimizi açıyorduk fırtınalara ve depremlere direnmek adına.

Bazılarımız çırılçıplak dolaşıyordu alnında yıldızdan ışığıyla. Tam da hedef olmak için bir kitabın iç dağlarına çıkarken vuruluyordu kimi kez bazılarımız. Bunu bilerek yapıyorlardı. Bunu sevdikleri için yapıyorlardı. İnsanı ve insana ait ne varsa, işte onları sevdikleri için…

Bazılarımız imge okyanusunda boğulmayı tercih edenlerdi. Her kararlı imge, bir onulmaz kurşun gibi yaslanıyordu düşlerine onların. Sanırım ben de onlardan biriydim. Bulutlarını aralayıp baktığımda ömrümün, bunu görebiliyorum flu bir zenci kuğunun omzundan.

70’li yılların sonlarına doğruydu. Biraz da 80’li yılların başı. Bu kaos ve boran mevsiminde, bu sis kuşağının buğulu denizinde şiirlerimi ve yazılarımı yeni yeni ulusal dergilerde (Dönemeç, Türkiye Yayınları, Yarın, vs.) yayımlıyor, ustalarıma şiirlerimi okutuyor, onların uyarıları, yoldaşlıkları ve uyarılarını alıyor, kendi dize yolumu nasıl görebilir, onu nasıl aydınlatabilirim diye bazen hızla, bazen de usul usul nefes alıyordum.

Geceleri, son noktayı koyduğuma inandığım şiirlerimi dostlarıma telefonda okuyor, bazen de onlar bana okuyordu gecenin puslu sesiyle yeni şiirlerini. Karşılıklı kadeh kaldırıyorduk her dizenin sonunda. Heyecanlanıyor, seviniyor, hüzünleniyor, aşık oluyor, ayrılıyor, dizeler dizeleri kovalıyor, vapurların ıslak parmak izleri peşimiz sıra koşturuyor, martılara gevrek atıyor, yunuslar mısralarımızla yarışıyordu.
Sonra bu nefes alışlarım alışılmadık bir biçimde değişmeye başladı, sıklaştı.

1981’di. Vakitlerden erken bir vakitti…

Ve bir gün, sanırım kış mevsimiydi, Veysel Çolak “Ben haftaya Ankara’ya gidiyorum, Ahmet ağabeyle görüşeceğim. Hadi dosyanı hazırla, senin dosya zamanın çoktan geldi geçti” dedi. Ben “Ya boş ver zamana bırakalım” falan desem de dinletemedim, kendimi Veysel’le şiirlerimi seçerken, ilk dosyam üzerine çalışırken buldum.

Sevgili All marka daktilomun neydi benden çektiği. Kırmızı/beyaz şeridinin altından giriyor üstünden çıkıyordum. Yırtılıp atılan beyaz ve saman kağıtlarının haddi hesabı yoktu. Daktiloya çekilmiş bir tutam şiiri yaydık masanın üzerine bir o ayırıyor, bir ben ayırıyordum. Şu girsin, bu girmesin, şunun burasını değiştirelim, bunun şurasına dokunalım derken bir hafta geçti. Neyse, kafasını gözünü yararak Veysel’in güzel aksi zoruyla, biraz da içten içe acaba ne olacak diye gizliden bir düş ile yıkanırken ben dosyayı hazırladık, koyduk bir kenara.

Ne de olsa 80’li yılların başındaki en önemli edebiyat dergisi ve yayınevleri arasında olan arasında olan “Türkiye Yazıları” yayınları arasında çıkma olasılığı vardı ilk dosyamın.

Heyecanlıydım, evet, heyecan yerini bazen endişeye bırakıyordu. Sonra yine heyecana. Çünkü, Vecihi Timuroğlu, Gülten Akın, Metin Altıok gibi ustaların şiir kitaplarını basan bir yayınevinin editörüyle tanışacaktım.

Bir soğuk kış günü şimdi hangi semtte olduğunu anımsayamadığım bir evin kapısını çaldı Veysel. Yaşı 10-11 gibi olmalıydı bir erkek çocuk kapıyı açtı. “Baban evde mi” diye sordu Veysel. Çocuk; “Hayır, ama şimdi gelecek” dedi. “Tamam o zaman girelim bekleyelim” dedi Veysel. Salon bir kütüphane, binlerce kitabın, derginin, rafların ortasında buldum kendimi. Üzerinde Beethoven, Mozart, Çaykovski vs. sanatçıların büstlerinin olduğu bir konsol piyano salonun en hakim yerindeydi. Veysel, dönüp çocuğa “Hadi bak Halim amcan da bir müzik hastasıdır, bize bir şeyler çalsana babanı beklerken” dedi. Ben de her hali vakti yerinde ailenin çocuğuna bir hevesle keman, piyano, olmadı hadi bir de gitar dersi aldıralım çocuğumuza demesi gibi bir hevesle, çocuğun en iyi şartlarda bir iki okul şarkısı çalacağı düşüncesiyle beklemeye başladım. Çocuk başını hafifçe çevirdi ve “Size ‘Mevlana’ adlı yeni bir bestemi çalacağım şimdi” dedi. Ben gözlerimi ve ruhumu, bakmakta olduğum pencereden alıp, hayretle ve irkilerek çocuğun bulunduğu köşeye çevirdim. Çocuk başını usulca eğdi piyanonun önüne ve 30 dakika gibi bir süreyle başını hiç kaldırmadan bir ezgi denizine, denizin dalgalarına, dalgalarından köpüklerine, bağlara, yangınlara, limanlara doğru koşturdu parmaklarıyla ve ruhuyla.

Sonra yine aynı çocuk, sanki az önce dehşet güzel bir dünyayı kendisi hiç sunmamış, piyanonun tuşlarını hamur gibi yoğuran hiç o değilmiş gibi nerdeyse eserin bitmesinden hemen sonra çalan kapıyı açmak için oturduğu tabureden kalkıp koşup gitti.

Sonunda Ahmet ağabey içeri girdi. Ve ilk editörümle tanışmış oldum.

Hemen öğrendim ki, piyanonun başında bize inanılmaz bir masalın büyülü dünyasında gezdiren çocuk Fazıl Say’dan başkası değildi.

Hoş geldiniz faslından hemen sonra Ahmet Say, dosyamı aldı eline ve bir süre şiirleri inceledikten sonra, dosyanın genel durumunu, oluşum sürecini öğrendi benden. Veysel arada bilgi veriyordu nereden nasıl geldiğini şiirimin. Ahmet ağabey, kısa bir süre sonra dönüp, “Peki, neden ‘O Güzel Narin Gelin’ koydun adını dosyanın, hangi gelin bu, bi anlatsana” diye sormaz mı? Ben de gelinin hayat olduğunu, hayatın ise narin bir güzel olduğunu anlatmaya çalıştığımı anımsıyorum. Hiç beklemeden kararlı bir ses tonuyla; “Tamam Halim, basıyoruz.” dedi.

Bir yandan Fazıl’ın o minik ellerinin yarattığı dehşet güzel dünya, bir yandan ilk kitabımın basılacak olması düşüncesi beni başka bir evrene alıp götürmeye yetip artmıştı bile.

Bir ay sonra kitap elimdeydi. O geceyi hiç unutamam. Tuğrul Keskin, kitabı ilk görenler arasındaydı. Elimize kitap kolisini aldığımız gibi sokaklara vurduk kendimizi. Sokaklarda gazete bayilerine, kitapçılara, sahaflara beşer onar dağıtarak Konak’tan Çamdibi’ne kadar akşam boyunca yürüdüğümüzü, saatler sonra yorgunluktan bitap düşüp, son durakta da Tuğrul’un annesinin yaptığı muhteşem yemeği nasıl yediğimizi, ucuz şarap ve leblebinin tadını unutamam.

Dostlukların, dayanışmanın, paylaşımın, heyecanın, acı ve hüzünlerin, sevinçlerin çoğaltıldığı, inceliklerin ve hoşgörünün masal olmadığı yıllardı.

Güzeldi “şiir”, güzeldi “aşk”, güzeldi “erdem”, güzeldi “mücadele”, “ölüm” bile güzel gelirdi.

Kağıttan film olmamıştı Che henüz…


Halim Yazıcı

Kurşun Kalem dergisinde (Mayıs-Haziran 2015) yayımlanmıştır.


Yorumlar

  1. Anılar da olmasa edebiyatçıları sadece kitaplarından tanısak,bir şeyler eksik kalırdı

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…