Ana içeriğe atla

Sözcüklerin Efendisi’ne Mektuplar 1

I. Kimdir Sözcüklerin Efendisi?
Hepimizin geçmişi yanılgılarla doludur. Ahiret inancınız olsun ya da olmasın bu yanılgıların bazıları zamanla günaha dönüşür. Bazıları kabuk bağlar, unutulur. Bazılarıysa hiç eskimek istemez. Yeni kalır ve şimdiyle hesaplaşır.
Şairler, aşka akan yanılgılar gibi durur kadınların geçmişinde. Şair aldatmaz aslında, aşkı arar sadece. Kadın bedeni aşkın nesneleşmiş halidir olsa olsa. Tinsel olandır onun peşinde koştuğu, tensellikle örülmüş bir yok halini ararken aşk’ın. Uçuşan bir tül gibidir gece penceresinde. Gökler alçalmak, toprak uçurumlarla dans etmek içindir. Aşk içindir şiir. Öyle bilinmez kapıları aralar ki; ölümle aşk el ele çıkar bir sevişmenin tere bulanmış sonrasından.
Ve şair bir başka uçuştur, tüm yırtıcı kuşlardan esirgenmiş. Ve şair bir uzun yol gibi durur zamanın genişleyen kıvrımlarında. Ve şair ateşle sınanır, sözcüklerle, ayrılıkla. Sevdayla.
Vadedilmiş bir yazgı değildir onunki. Lanetlenmiştir olsa olsa. Onun bakışlarında gezinen ışık, kuytu bir hiçliğe dolanır. Onun sesine sinen umut boş vermişliktir. Onun kimsesi yoktur. Yalnızlığının yalvacı olmayı öğrenmiştir şiirle. Şiir sarmaz yaralarını. Aldanışa alıştırır belki hepsi bu. Yaşama aldanmayı, insana aldanmayı öğrenir şair, şiirle. Belki ara sıra alçaktan uçmayı. Ya da terlemeden koşmayı.
Benim “sözcüklerin efendisi” dediğim şair; aşktan, insandan, yaşamdan şiir kadarını almayı bile başaramamış bir yanılgıya dönüştü. Bunun da anısı vardır. Ve anılarını unutan insan kendini de yarım bırakmış demektir.
İsveçli yönetmen Jan Troell'in 1996 yapımı "Hamsun" filminden bir kare
Knut Hamsun, bilindiği gibi Nazi yanlısı bir yazardı. Ben bu yandaşlığın biraz romantik olduğunu düşünmek isterim hep. Şehrinin işgali sırasında Nazilerden yana tutum aldığı zaman Yahudilere yapılanlardan habersiz olduğu vurgulanır. Ama bunca okunmuşluk içinde bununla ilgili bir kaynak gösteremeyeceğim. Kaynak gösteremeyeceğim bir başka konu daha var ki; bu yazı dizisi de adını buradan alıyor. İşgal sırasında, bir Nazi Subayı, şehirde ilk yapılacak şey olarak, Knut Hamsun’ı ziyaret etmeyi uygun görür. Aralarındaki konuşma yıllar önce izlediğim bir TRT 2 edebiyat kuşağı filminden belleğimde yer etmiştir. “Siz sözcüklerin efendisisiniz. Sözcüklere hükmü geçenin her şeye hükmü geçer. Bu yüzden öncelikle sizi ziyaret etmeyi uygun gördük.” Elbette diyalogun tam akışı bu değil. Bu; filmin bende kalan sahnelerinden bir repliğinin özetlenmiş hâli.
Sözcüklerin efendisi olmak böyle bir şeydir işte. Şimdiye değin ne yazık ki bu ifadeyi yakıştırdığım kişilerden geri almak durumunda kaldım.
Eğer şair, sözcüklerin efendisi olmayı başarırsa sıyrılır kendi karanlığından. Benim sözcüklerimin efendisi böyle bir gerçeklikten beslenmiş bir sesleniştir işte.
Bir yok-şairdir, o.
II. Knut Hamsun Romanlarından
Sözcüklerin efendisini bende imgeleştiren Knut Hamsun olduğuna göre, bu ilk mektubumda onun romanlarından söz etmemek haksızlık olur.
Haziran alışık olmadığımız kadar yağmurlu geçti. Günün bunaltıcı sıcağı rüzgârla dolup taştı. Ve akşamüstleri nefes kesen bulutlarla doldu gök. Yağmur öylesine boşaldı ki bulutlardan, toprak neye uğradığını şaşırdı. Böyle günlerde içimde darmadağınık bir yorgunlukla doğayı dinlemeye heveslenirken yeniden okudum Dünya Nimeti’ni. İnsanın böyle bitmeyecekmiş gibi başlayan yazlarda yapabileceği en güzel şey değil midir roman okumak?
1917’de yayınlanmış ilk kez Dünya Nimeti. Toprakla mücadelenin destansı öyküsünde, elleri sanki topraktan kopmuş bir adam can bulur. Sanattan arındırılarak sanata dönüşmüş, dirimsel bir dil kullanmıştır yazar bu romanında.
Behçet Necatigil’in Göçebe’ye yazdığı Önsöz’den aktarıyorum: “Bu kitap için Selma Lagerlöf, Hamsun’a şunları yazmış: ‘Dünya Savaşı olurken; milletler, ordular yüzyıllardan miras bunca emeği kırıp parçalarken; yapıcının, çiftçinin, göçmenin yaratmaktan duyduğu hazla dolu kitabın çıktı. Liderlerin, milletlerin yakıp yıkarak, kesip biçerek yeni topraklar, ülkeler peşinde kızıştıkları bir sırada, sen basit bir adamı, eline bir balta, bir de saban vererek kutsal bir savaşa yolladın; evvelce hiç bir kalemin tasvir etmediği bir savaştı bu: Toprakla savaş! Senin bu kitabın, dünya kuruldu kurulalı insanoğlunun gönlüne ferahlık veren tek şeyin, zahmetli yorgunluklar, sabırlı çalışmalar olduğunu; insanoğlunun ancak böyle çalışmalarla vücudunu zindeliğe, hayatını mutluluğa, ismini saygıya ve hatırasını ölümsüzlüğe ulaştıracağını ispat etti.’
Roman, cahil bir göçmen olan Isaak’ın basit, cahil karısı Inger’le birlikte, çorak ve haşin toprakları sabırla nasıl bereketli, yeşil bir yurt haline getirdiğini anlatır.”
Bir şairin mutlaka okuması gereken romanlar diye bir liste yaparsak, bu listeye mutlaka girecek bir roman Dünya Nimeti… Ama Behçet Necatigil çevirisi ile okumak gerekliliğini de vurgulamalıyım hemen. Zaten kendisi de “Hamsun’u çevirmek benim için şiir yazmak gibi bir şey” dememiş midir?
Knut Hamsun’a dönmüşken bu yağmurlu haziranda Göçebe’yi de okudum. Göçebe; modern roman kurgusu açısından değerlendirilirse; yazar eksenli bir anlatı olmanın çok ötesinde derinlikler barındırır. Bir kere yaşamı bir mekâna, bir yaşam biçimine saplanıp kalmamak olarak ele almanın özgürlüğü ve bu keşiş duyarlılığı öylesine yalın aktarılmış ki sabitin içinde durağan olmayanı, durağan olmayanın içinde sabiti yakalayabiliyoruz… Güncel yaşamın sıradan sınırlılıkları ile kuşatılmış şehir insanına katabileceği ne çok farkındalık var bu romanda. Siddhartha’ya uzanan bir felsefeyle bağdaştırdım, bu göçer olmadaki arayışı ben. Ama Göçebe hiçbir zaman yaşamın anlamını aramaz.
Açlık Knut Hamsun’ın açlıkla mücadele ederken yazdığı ve yazar olmak yolunda çabalayan bir gencin yaşadıklarından yola çıkarak, açlık ve insan psikolojisi arasındaki dar yollarda gezindiği ünlü romanıdır. Ürpertici yalınlığı ve gerçekçiliğiyle bir unutulmazdır. Hamsun’a yazar olarak hak ettiği değeri katan bu romanda yazar, gerçeklik ve algılar üzerine neredeyse deneysel denilebilecek, insanı nesnellikle yakalama başarısına ulaşmıştır.
Evet, sözcüklerin doğanın bir parçası olduğu dünyalar kurdu Knut Hamsun. Böylece insanı, sözcüklere hükmederek aradı. Bu yüzden, onun yaşadığı zamanların faşist iktidarının bir yanlısı olmasını hazmedemiyorum, sanırım.
III. Şiiri Tanımlamak
Zaman zaman şiiri kendimize göre tanımlarız. Zaman zaman şiirin tanımlanamaz olduğunu söyleriz. Bir şair arkadaşım şiirle ilgili tanımlamalarımı yazıp göndermemi isteyince yanıtım, şiirin tanımlanmasına pek sıcak bakmadığım, şeklinde oldu. O zaman neden “şiir diyorsunuz?” dedi, çoğul bir ifadeyle… Şiire “şiir” derken, elbette belirli sınırlılıklar koyarak onu bir anlamda tanımlıyor olabiliriz. Günümüzde yazınsal bir tür olarak şiiri tanımlanılmaz kılmak kuramsal olarak doğru bir yaklaşım olmayabilir. Ama benim anlatmaya çalıştığım şiirin tür ya da biçim olarak tanımlanması değil ki zaten.
Henüz poetika oluşturmanın ne ciddi, ne titiz, ne özverili uğraşlar gerektirdiğinin ayrımına bile varamayan ve belki üç beş şiiri belli bir beğeniyle karşılandı diye oturup şiir üzerine aklına eseni yazıp söyleyenlere bir tepki benimki. Aforizma düzdüğünü sanarak şiiri tanımlama saplantısından neden kurtulamaz kimileri? Şiir tanımlarının yeterince düşünülmeden söylenen özlü sözler kıvamında olması ve sakınılmadan paylaşılması hem dramatik hem de trajikomik geliyor bana.
Şiiri anlamaya çalışmak kadar tanımlamaya çalışmak da yeterince eski bir alışkanlık. O kadar eski ki ona yeni hiçbir şey katamamak adına bile bu çabadan vazgeçememek şiire yapılan bunca haksızlığın arasında kaybolup gidiyor.
Bu konuyu açmışken, Paul Eluard’ın Şiirin Dolambaçlı Yolları adlı kitabından bir alıntıyla bitireceğim mektubumu.
“Çapkınlar aşık olurlar, ama ozanlar taparcasına severler…”

Nilüfer  Altunkaya


Akatalpa Dergisinin 148. sayısında (Nisan 2012) yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …