Ana içeriğe atla

Kurdele Mavisi

Kuyu öyküler anlatırmış, türküler okurmuş, bilmeceler sorarmış; anneme inanırdım. Bir gün mavi saç kurdelesini kuyuya düşürmüş, “O gün çocukluğum da düştü kuyuya” derdi. Kurdele, ilkokuldan bir arkadaşının armağanıymış; kim olduğunu sormadım.
Ben kuyuyla kolkola büyüdüm: Yaz tatillerinde her sabah acı zeytinyağına batırılmış, üzeri kekikli ekmeğimi ille onun başında oturur yerdim. Annem, “kurdele gibi düşersin” diye korkutur muydu beni bilmiyorum ama, uykumda çoğu zaman evin kuyuya gömüldüğünü görür, korkuyla üç kat aşağıya hızla iner bakardım: Kuyu usul usul uyumakta işte… Evimiz, bazı ahşap yakınmalarını saymazsak, sapasağlam ayakta olurdu. Evin yerinde oluşuna mı sevinirdim, kuyunun evden kaçmadığına mı; yoksa ikisine de mi?

Bir ara komşularımız, evimize kuyumuz var diye gelirlerdi. Mahalledeki tek kuyu bizim evdeydi, sular kesilince eline kovasını, tenceresini alan kahvemizi içmeye gelirdi. Sular kesilince, bakkal yolunda yüz gram kahve almalar; evde taze kahve kokuları... Annemin her komşuya aynı falı baktığını duyardım: Beş vakte kadar… “Sular da gelecek mi anne ?” diye sorduğumda, esaslı bir azar işittiğimi anımsıyorum. Komşuların yanında öyle şeyler söylenmezmiş, ayıpmış.

Sular çoğunlukla beş vakte kadar gelmezdi.

“Onlar da kendilerine bir kuyu alsınlar o zaman.”

 “Ya bizim kuyumuzu alıp götürürlerse.”

Gece uykumun arasında, acaba yerinde mi diye kontrol ederdim. Onun bir adı yoktu. Aslında varmış da unutmuş annem. Bense onun adını “kuyu” diye bilirdim. “Kuytu kuyu” derdi günde on fincan kahve içen yan komşumuz. Duvarın kıyısında dururmuş, ondan kuytudaymış. “Erkekler kahve içmez, bıyıkların çıkmaz sonra!” da derdi. “Senin de memelerin çıkmayacak!” dediğimde, ikinci esaslı azarı yanıma alıp sokağa fırlardım.

Başka evlerin altında da böyle kuyular olduğunu duyduğumda, çok öfkelenmiştim. Hatta -aramızda kalsın- bir gün o kuyulu evlerden birine bayram tebriğine gittiğimizde, ben alt kattaki kuyuyu bulup kimseler görmeden işemiştim. Ev sahibinin verdiği şekerleri de içine atmıştım. Bütün bunları bizim kuyuya anlattım; suları mavileşti, bu gülmek miydi? İnanmadım, perdeleri açtım, güneşlendi kuyu. Evet doğru görmüşüm, güneşlenmiş ama sararmamıştı; maviydi, duru bir mavi... Daha önce hiç görmediğim bir mavilik; kedinin gözleri gibi değil, gökyüzü gibi de değil: kurdele mavisiydi bu!

Annem mutfaktaydı, heyecanla seslendim. Sanki geçici bir şeydi mavi, çeker giderdi; hızlı hızlı insindi merdivenleri, yoksa o mavilik kaybolacak, kül rengi bir suyla karşılaşacaktı. Annem ellerinde soğan kokusuyla, ayakları çıplak çıkageldi.

“Anne bak, mavi kurdelen!”

Suya eğildi. Gözleri ışıldadı. Eğilip alsaydı ya kurdelesini, saçlarını toplasaydı ya. İşte bak, kurdelen, masmavi duruyor karşımızda. Elimizi uzatmamızı bekliyor, yıllar önce aldığını geri veriyordu belli ki...

Saçlarımı okşadığını ve gittiğini anımsıyorum.

Yani şöyle oldu her şey: Gülümsedi, saçlarımı okşadı, gitti.

Kuyudaki su, saçlarını mavi kurdeleyle bağlamıştı.

Saçlarımda nefis bir soğan kokusu, ki hâlâ durur.


Turgut  Baygın


Kurşun Kalem dergisinde yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …