Ana içeriğe atla

Tarih Dersleri 4


Bir süredir metinlerarasılık filan gibi sıkıcı şeyler üzerine düşünüyorum. Yazmanın verdiği hazdan uzağa düşmüşüm farkına varmadan. Zeus, Hera, Afrodit, Hermes, Paris aklım fena halde karışık. Ozan olmasa...
İtiraf etmeli, ne zamandır aklımda toprağımın Parşömen'inden sevgili Ozan'ı ayartmak vardı. Söz konusu yazıysa her şey mübahtır; çalmak çırpmak, ayartmak da. Hadi Ozan! dedim. Tut şu satırın ucundan. Kırmadı sağ olsun. Biraz ben, biraz da Ozan üslubumuzdan fedakârlık ettik haliyle!
Tarih Dersleri’ne takdimimdir.
Aysun Kara 

Seni tatile götüreceğim Ozan, dedim.
Tatil matil istemem, iyi burası dedi; telefonun ekranından başını kaldırmadan.
Bak Ozan dedim, senin şu patron bi akıllı telefon bile almadı sana. Hem söyleyemediği her şeyi sana yakıştırıyor. Başı sıkışınca Ozan şöyle dedi, böyle içti! Gece gündüz çalıştırıyor seni!
Paketten son sigarayı alıp buruşturdu, yüzüme dik dik baktı.
Öyle deme bak, kalkar giderim şimdi dedi. Arkasından konuşturmam patronun!
Yanlış anladın dedim. Öyle değil.
Çakmak bulma bahanesiyle çıktı odadan. Bir an çekip gidecek diye korktum, sonradan anladım koridor haddinden fazla uzun, mutfağa gidip gelmesi zaman alıyor.
Ne yanlış anlıycam, dedi döndüğünde. Kadınların bu yanlış anladın’la başlayan cümlelerini bilirmiş. Şimdi lafın gideceği yer belliymiş. Bunun için de kadın yazarlardan hazzetmezmiş.
Aşkolsun Ozan dedim, benden de mi?
Sen başka tabii ama... dedi. Tespih çekmeyi hızlandırdı. Bak açık söyleyim, aklımı çeleceğini sanıyosan yanılırsın! Patronla atışırız, kapışırız ama onun yerini kimse tutamaz!
Tamam dedim, ben konuşurum onunla. Akşam uğrarım, bir şeyler hazırlar, bir iki duble içeriz; o sırada konuyu açarım. Çocuğa da yazık derim, gençtir, Anakaranın sınırları dışına adımını atmışlığı yoktur. Hem kahramanı olduğu onca hikâyenin geçtiği yerleri görmek onun da hakkı. Kırk yılın başında deniz kokusu duysun, yan gelip uzansın kumsala... derim. Bunları tabii çakırkeyifken söylemek lâzım.
Tamam bakarız dedi, akşam uğra da!
Anakarada bildik akşamüzeri. Yaz akşamı; yağmur, şimşek, su birikintilerinden atlaya zıplaya çaldım Parşömen’in kapısını. Ozan açtı, patron yeni gelmiş. Televizyonun sesi açık, ana haber başlamış. Anakaranın tanınmış muhabirlerinden biriyle kameraman arkadaşı, altının gram fiyatındaki artışın sevincini paylaşan emeklileri haber yapmış. Üç yaşlı kadın avuçlarındaki keselerden çıkardıkları çeyrekleri yüksek fiyattan bozdurmanın sevinciyle birbirlerine sarılıyor. Kalın sesli haber sunucusu, yüzündeki alaycı ifadeyi toparlayamadan çöplükte cesedi bulunan üç günlük bebek haberini okuyor. Ozan bilgisayar oyununa kaptırmış.
N’aber, dedim
N’oolsun, takılıyoruz işte!
Oyunları bildiğimden değil, konuşmuş olmak için ne oyunu o, diye sordum.
Yeni sürümü dedi. Az bekle, Akhalar Truva'yı bitiricek biraz sonra.
Zeus, dedim. Başı dumanlı Zeus yine savaşı mı saldı ortalığa?
Tahta ata saklandılar, sonu kötü bu Truva’nın...
O sırada içeri patron girdi. Sivillerini giymişti. Sofrayı hazırlarken havadan sudan konuştuk. Birer kadehten sonra kafamdaki planı anlattım. Kör Ozan'ın destanı dedim. İlyada'yı, biliyordu elbet. Babamdan, kimbilir belki onun babasının babasından kalma yırtık pırtık, cildi dağılmış kitaptan söz açtım; son birkaç sayfasının eksikliğinden. Heyecanlandı Parşömen'in patronu. Eski kitap kokusunu sevdiğini biliyordum. Cesaret bu ya, cahilinki dedim. Belki hikâyenin kanlı sonu değişir diye, senden Ozan'ı istiyorum bir hikâyelik. Kaz dağlarındaki şölene, ilk güzellik yarışmasına götürmek istiyorum onu. Dünyanın en güzel kadınını seçecek Çoban Paris bizim Ozan olsun ister misin, diye sordum. Nasıl? dedi. Orasını bana bırak, hem altın elma da Ozan'ın askerlik bedeli olsa, dedim. Aklı söylediklerime yattı sanki. Düşündü biraz haliyle ama Ozan'ı benimle tatile göndermeye razı oldu. Ne de olsa savaş karşıtıydı o da. Ardından Parşömen'in patronu, Ozan ve ben ellerimizi üst üste koyup yemin ettik: Yerle bir olsun Zeus'un tanrılığı, iktidarı. Azgın savaş tacirleri yok olsun! Rakılarımızı fondipledik.
Patrondan el aldık ya, Ozan'ın keyfi yerine geldi. Çantasını sırtına vurdu. Kimbilir umudumuz kaç binyıllıktı. Hevesimizse pek yeni. Patron, göreyim seni Ozan dedi; Zeus mahcup etmesin! Arkamızdan döktüğü bir tas suyla Parşömen'in kapısından uğurladı bizi.
Böylece Ozan'la tatile çıktık.
Biletleri önceden ayarlamıştım. Otobüse bindik, çay kahve servisini beklemeden anlatmaya başladım. Bir kere, tatil boyunca adın Ozan Paris olacak Ozancım dedim; alışsan iyi olur. İtiraz etmedi, askerlikten hakkaten fena halde korkuyordu. Bedelliyi ödemek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı.
Sabah indiğimizde etrafı gezdirdim Ozan'a. Akşama kadar zamanımız vardı. Günbatımına yakın Zeus sunağına giden keçiyolunu sora sora bulduk. Dimdik patikayı kan ter içinde çıktık. Yorgunluktan mı korkudan mı bilmem Ozan'ın suratı asıktı. Oflayıp pufluyordu. Konuşmak iyi gelirdi böyle zamanlarda. Her yıl 24 Temmuz'da Kaz dağlarının 2.750 metre yükseğinde bir şölen sofrası kurulur Ozancım, dedim. Ölümsüz tanrılar, tanrıçalar yer içer, eğlenir. Biz de seninle bu şölene katılacağız. Binlerce yıllık şölen; bizim bayramlar, kurtuluş günleri gibi düşün, dedim kafası dağılsın diye. Keyfi hemen yerine geldi, okulda bayram törenlerinden birinde saygı duruşu sırasında gülme krizine girdiğini, müdürden yediği dayağı filan anlattı. Gece yarısına doğru şölenin yapılacağı düzlüğü görecek şekilde bir göknarın arkasına yerleştik.
Kaz dağlarında envai çeşit kokulu gece çiçeklerinin açtığı saatlerde, bin yıllık tanrı yüce Zeus şimşeğini kuşanıp tunç eşikli evinin önünde belirdi. Gök gürültüsünü andıran sesiyle şöleni başlattı. Afrodit, Athena ve diğer tanrıçalar şölen için Skamandros'un sihirli sularında yıkanıp paklanmışlar, giyinip süslenmişlerdi. Şarap su gibi akıyordu. Tanrıçaların gözü Zeus'daydı ama inek gözlü Hera kocasının yanına dişi sinek bile yaklaştırmıyordu. Elbette gecenin ilerleyen saatlerinde ne olacağını ancak yüce Zeus bilirdi. Bizse eğlencenin en tatlı yerinde fitne fesat tanrıçası Eris'in şölene çağrılı olmadığından ortalığı karıştırmak için, üzerinde "en güzeline" yazılı altın elmayı şölen sofrasına atacağı anı bekliyorduk. Çok geçmeden, şarabın kana karışmasıyla, uyuklayan kıdemli tanrılarla tanrıçalar sofraya düşen altın elmanın gürültüsüyle kendilerine çekidüzen vermek zorunda kaldılar. Görünmeyen bir yönetmen motor demiş gibi Zeus şölen sofrasının başında ayağa kalktı. İlk şaşkınlık diyeceğim ama değil; binlerce yıllık kanıksamışlık. Herkes bundan sonra olacakları biliyordu şüphesiz. Önce sus pus oldularsa da ardından yinelene yinelene sakız olmuş repliklerini geçti tanrıçalar. Her biri elmanın kendi hakkı olduğundan emindi; duruşları bakışları da sözlerini destekliyordu. Yine de son söz yüce Zeus'undu. Kudretli tanrılar ve ölümsüz tanrıçalar, Zeus'un iki dudağı arasından çıkacak kararı bekleyeceklerdi. Zeus, yüce Zeus, birbirinden güzel ve güçlü üç kadın arasında seçim yapma yürekliliğini gösterebilecek mi? Hepsi ikiyüzlü bir merak içindeydi. Zeus'a gelince hop yürek oyna yürek. Cümle iktidar sahipleri gibi o dimdik, güçlü görünümünün ardında dokunsan dağılacak samandan bir yürek taşıyordu. Yine de yüreciği ferah; binlerce yıl öncesinin çözümünden gayrısını düşünmeyecek denli sağlama almıştı iktidarını. Yerküre her daim ateşten bir toptu; her köşesinde savaş, kan, ölüm. Savaşa gönüllü bir Çoban Paris bulmak hiç zor değildi. Elinin bir işaretiyle geceyi noktalayan Zeus altın elmayı sağ elinde çevirerek şölene son verdi. Gün doğumunda bin yıldır tekrarlanan kararını açıklayacaktı.
Geceyi geçirmek için Ozan’la şölen alanını tabak gibi gören göknarın arkasındaki kuytuya çekildik. Uyku tulumlarımıza girmeye hazırlanırken Ozan'ın sapsarı kesilmiş yüzünü fark ettim.
Gözünü yıldızlara dikmişti. Patronu özledim, dedi.
Ne özlüycen, günde kaç defa mesajlaşıyosunuz ya!
O da özlemiştir beni. Söylemiyo ama şimdi Anakarada yalnız; yağmur, çamur, şimşek morali bozuktur onun.
Az kaldı, dedim.
Çantamdaki şişeden bir kapak konyak uzatıp korkuyo musun yoksa? diye sordum.
Başına dikip bi tane daha istedi.
Endişelenme, seni savaşa gönderecek değiliz herhalde deyince, e yani, dedi.
Bak sana kaç kere söyledim; bu sefer savaş filan olmayacak. Ozan Paris, yani sen altın elmayı sırt çantana attığın gibi yanıma geleceksin, tüyeceğiz. Altın elmayı bozdurup rahatça bedelliyi ödeyeceksin. Üstelik bin yıllık kanlı bir savaşın sebebini ortadan kaldırmakla da iyi bir iş yapmış olacağız, dedim. Uyuyup kaldı.
Gün doğarken Kazdağları'nın cümle kuşlarının bağırtısıyla uyandık. Ozan bu kadar erken kalkmaya alışık değildi ama anlaşılan onu da uyku tutmamıştı. Uyku tulumlarımızı toparladık çabucak. Dün köyden aldığımız ekmek arasına bir parça peynir koyup kahvaltı ettik. Burdan ayrılma dedim Ozan'a, birazdan Hermes gelir. Sunağı görebileceğim tepeye tırmanırken çocuğun başını fena halde derde sokmuş olabileceğim ilk defa aklıma geldi. Netameli düşüncelerden uzaklaşmak için kuş cıvıltılarına kulak verip aşağıdaki pınarın sesini duymaya çabaladım. Su sesini duyduğumu sandığım anda Yüce Zeus'u gördüm karşıda. Sunağının önünde bin yıllık tanrılığını kuşanmış dünyanın en güzel gün doğumunu izliyordu. Önümdeki at kestanesinin koca gövdesini siper yapıp beklemeye başladım. Çok geçmeden Hermes her yılki görevini yerine getirmek üzere huzura vardı. Yüce Zeus da günlük bir iş gibi, ayağına tez ulağına Çoban Paris'i bulmak için yola düşmesini emretti. Belli ki artritli eklemleri yüzünden Hermes'in Kaz Dağları'nın altını üstüne getirecek gücü yoktu artık, hevesi de. Ozan Paris, onu Zeus sunağına çıkan keçi yolunun başında bekliyordu. Hermes ağır adımlarla yürüdü, acelesi yoktu. Görür görmez Ozan Paris'i tanıdı. Bizim Ozan yaprak gibi titriyordu, kaçacak diye korktum bir an. Neyse ki Hermes'in ardına takılıp yola koyuldu.
Onlar gidince içime bir gariplik çöktü, gariban çocuğu tanrılara kurban etmiştim sanki.
Geceyi geçirdiğimiz göknarın altında ne kadar bekledim bilmiyorum. Hoplaya zıplaya, pek havalı bir halde geldi Ozan Paris. Zeus, altın elmayı teslim ederken önce Ozan’ın vereceği kararın önemine ilişkin kanatlı sözler söylemiş. İyi düşün; bu akşam güneşin Limnos’un ardına çekildiği saatlerde kararını vermiş ol, demiş. 
Kör Ozan ayrıntılı anlatmıştı. Günbatımına dek tanrıçalar Ozan Paris’in ziyaretine gelecek, tekliflerini, rüşvetlerini sunacaklardı. Oturup bekledik teşriflerini; Ozan daha fazla heyecanlanmasın diye telefonla oyalanmasına ses çıkarmadım.
Güneş bir insan boyu yükseldiğinde, Hera çıkageldi; İri yarı, Neriman Köksal gibi bir kadındı. Dikkatli ol, diye fısıldadım Ozan'a, en tehlikelisi bu. Tavus kuşu tüylerinden bin renkli bir tacı vardı. Başına çepeçevre güzel kokulu bir bulut dolamıştı. Kör Ozan’ın İlyada'da İnek Gözlü Hera diye anması boşa sanılmasın, iri gözlerine bakmak her yiğidin harcı değildi. Ak gerdanı göz alıcıydı, elinde de bir demet zambak. Yanında getirdiği narı yere çaldı, kızıl tanecikler yemyeşil otların üzerine saçıldı. Elindeki altın tastan elleriyle nektar içirdi Ozan'a. Bütün evli kadınlar gibi otoriter ve buyurucuydu. Neden sonra ses tonunu sevimli hale getiren bir tınıyla, Sevgili Ozan Paris, dedi. Elbette altın elmanın benim hakkım olduğundan kuşku yok. İki nedenden ötürü en kudretli tanrıça benim; birincisi soyum Kronosoğullarından, ikincisi Zeus'un karısıyım. Kudret, güzelliğe yapışıktır, bunu böylece bilmelisin. O delibozuk Afrodit'e, gökgözlü Athena'ya kanmayasın yanılıp. Yine de altın elmayı bana vermen karşılığında sana Asya ve Avrupa krallığını vaad ediyorum. Ozan ne desin, sus pus oldu. Sorsan, Asya neresi Avrupa neresi bilmez. Krallık sözüne takıldı garip. Kral olmak isterim tabii diye bir şeyler geveledi. Ulu Hera inek gözleriyle Ozan'ın suratına dimdik baktı. Başkaca söz söylemeden gerisingeri gidip tahtına oturdu. Ozan, kral olabilirim bak, haberin olsun, diye mesaj çekti Parşömen'in patronuna.
Hera gider gitmez kendisinden önce çiçek kokusu geldi Afrodit’in. Nam-ı diğer Venüs. Görkemli Hera'nın aksine yeni yetme bir genç kız edasıyla belirdi Afrodit. Teni gerçekten de dalgaların köpüğünden yapılmış gibiydi. Altın rengi saçları omuzlarından kıvır kıvır dökülüyordu. Teklifsizce oturdu Ozan Paris'in yanına. Aşktan söz açtı uzun uzun. Kör Ozan Homeros'un kim takarsa dünyanın en güzel kadınına dönüşeceğini söylediği ünlü memeliği göz kamaştırıyordu. Ozan, gözünü tanrıçanın memeliğinden alamıyordu. Zeus esirgesin, Ozan'ın bir delilik yapıp Afrodit'e altın elmayı vermesinden korktum. Bir ara, dünyada aşk ahrette iman filan dediğini duydum. Parşömen'in patronu Ozan’ın bu halini görse ne derdi acaba, diye düşündüm. Ozan aşkın dünyanın en güzel duygusu olduğuna ikna olduğunda Afrodit, Kral Menelaos'un karısı Helen’in aşkını vaad etti bizim Ozan Paris'e. Sonra dudaklarından uzun uzun öptü Ozanı. Geldiği gibi arkasında kokusunu bırakarak narin adımlarla sık ağaçların arasında yitip gitti. Saklandığım yerden çıkıp bi sigara yakıp verdim Ozan'a. Dudaklarında Afrodit’in tadıyla içine çekti tütün dumanını.
N’aber, dedim.
Sıkıntı yok, diye yanıtladı neden sonra.
Yaa biliyo musun, dedi. Ben Afrodit'i uzun sarı saçlı eski türk filmlerindeki o artiz sanıyodum. Bazen televizyonda gündüz eski filmleri oynuyo ya.
Yok dedim aslı bu; senin dediğin çakma olanı.
Vayyy be, dedi.
Athena nerdeyse gelir ben kaçıyorum dedim. Az dayan!
Bedenini saran işlemeli rubasıyla salınarak geldi Athena. Ne Ulu Hera gibi gösterişli, ne Afrodit gibi civelekti. Güzeldi ama zarafeti, duruşu bi başkaydı bana kalırsa. Geniş bir gülümsemesi vardı. Elinde zeytin dalı ve bir mızrak taşıyordu. Arkasından gelen gök gözlü baykuşun bir an saklandığım yerde beni görebildiğini, asıl niyetimizi sezdiğini bile düşündüm. Çantamdaki şarabı diktim başıma. Keşke bi yudum da Ozan'a verebilseydim. İşi pek zordu. Rüşveti bile öyle edepli öyle zarafetle teklif etti ki Ozan’ın yerine ben olsam Athena'yı seçerdim. Altın elmanın karşılığında sana zeka ve bilgeliği sunuyorum sevgili Ozan Paris dedi. Ki en büyük hazinesidir yeryüzünün. Biliyorsun Atina kentinin koruyucusuyum. Beni seçecek olursan Atina'yı tüm zenginliğiyle ayaklarının altına sererim. Hem ödülü yalnızca kendim için istediğimi de sanma, diye ekledi. Delibozuk Afrodit’e kanıp binyıldır olduğu gibi sen de Helen’in aşkını tercih edecek olursan on yıl sürecek kanlı bir savaşın başlatıcısı olacaksın. Ortalık kan, ölüm kokacak. Bulutları devşiren Zeus yine ortalığa savaş salacak. Oysa sana dünyanın en güzel şehri Atina’da ömür boyu birlikte yaşamayı vaad ediyorum. Ayrıca ilham vermek de benim işim. Yanımda dünyanın en güzel şiirlerini, destanlarını yazarsın, diye ekledi. Ozan buna itiraz etti; yazmak benim işim değil, patron yazar ben oynarım diye yanıtladı Athena'yı. Güzel tanrıça bir an derin düşüncelere daldı. O an ne düşündüğünü bir kendi, bir de Yüce Zeus bilirdi doğrusu. Çakır gözlü yaman Athena gövdesinin bütün güzelliğini ortaya çıkaran işlemeli elbisesiyle Ozan Paris'e yaslandı dudaklarına bir öpücük kondurup gitti.
Harekete geçmek zamanıydı, gizlendiğim yerden çıktım, altın elma sırt çantanda mı, bi bak hemen tüyelim, dedim. Tanımaz gibi baktı yüzüme. Sanki bizim Anakaralı Ozan değildi. Galiba kendisini gerçekten Ozan Paris filan sanıyordu. Omuzlarından tutup sarstım. Bi kapak konyak verdim, patron dedim, anakara, askerlik, savaş oyununun yeni sürümü, dedim. Gençler Fener maçı berabere, dedim. Bir sigara yakıp verdim de ancak toparlandı. Keçi yolundan koşar adımlarla indik. Köye giden minibüslerin geçtiği yola çıktık. Arkamızdan ıslık sesleri duyuyordum. Yüreğim ağzımda, yoksa dedim bu tanrıçalar, Zeus filan peşimize bulut, rüzgar, fırtına takmış olmasın! Güldü Ozan; iki gündür ilk defa gülüyordu. Korkma, dedi patronla mesajlaşıyoruz; ıslık sesi sandığın telefondan geliyor.
Ne diyo patron dedim.
Cunda'dayım, Bay Nihat'ta diyo. Savaş abiyle konuşmuşlar; şölen sofrası kurulacakmış akşam.
Ada kalabalık iğne atsan yere düşmez, yakamozmuş. Kediler alesta, masanın çevresini sarmış bile. Sofrada desen kimler yokmuş kimler; poyrazlı karayelli dizinin oyuncularından tut da saf saf şairler oturmuş denize karşı. Kör Ozan'ı bekliyormuş kimileri. Savaş abi, kabak çiçeklerini sabah erkenden doldurmuş. Fava, lakerda, kolyoz her daim hazırda bekliyormuş. İstifno haşlamış, filizi yeşil. Adabeyi buğulama tenceredeymiş, altını kısmış. Rakıları, bardakları soğutmuş. Midye dolmayı patrona ayırmış. Siz de bi buluta atlayıp geçin adaya, olmazsa karayolundan gelin, Türkiye'nin ilk boğaz köprüsünden geçerek diyo. Aman sakın geç kalmayın!


Görseller
Jacob Jordaens – Golden Apple of Discord (Altın Elma Kavgası)
Burcu Firdevs Demirağ – Ozan Çororo 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …