Ana içeriğe atla

Çok Üşümeyen Bir Tip

Evlenmeden önce yaşadığım mahalle bekar bir erkeğin kolaylıkla ev bulabileceği bir muhit sayılmazdı. Yolun iki yanına dizilmiş, önlerinde küçük de olsa bahçeleri olan üç beş katlı evleriyle orta gelirli ailelerin yaşadığı bu yerde mütevazı ve geleneksel bir hayat kendi akışında sürüp gidiyordu. Kaldığım daire bir orta kattı ve bu şanslı durum ısınma meselesini sorun olmaktan bir nebze olsun çıkarıyordu. Bir köşede yaz kış kurulu duran sobamı pek yakmıyordum. Doğrusu, soba yakmak benim için pek zahmetli bir işti. Kendimi ‘çok üşümeyen bir tip’ olduğuma inandırmıştım. Bir elektrikli ısıtıcım vardı ve onun düğmesine basmak inanılmaz kolaydı. Bu yüzden koca bir kışı birkaç çuval kömürle geçirdiğim oluyordu. O zamanlar bazen dışarıda bir kahve içmek için buluştuğum kız bu duruma hayret ediyordu. Bana bir gün “Üşümüyor musun sen orada?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “sıcak bir daire benimkisi. İnanmazsın ama Aralık ayında bile evde sivrisinek oluyor.” Kız güldü bu dediğime ve bunun bir daireyi kiralamak için iyi bir kriter olduğunu söyledi.
Bu ‘tip’ tanımlaması aslında anneme aittir. Mesela bir türlü iş bulamayan ve akşamlara kadar yataktan çıkmayan abim için ‘çalışmayı sevmeyen tiplerden’ derdi. Aile ekonomisine tek kuruş katkısı olmadığı halde abimin evdeki başlıca işi durmadan yemek yemekti; onu uyanık olduğu zamanlarda, sıklıkla buzdolabının başında görürdünüz. Memlekette yaşadığım o zorlu dönemde evin yükünü tek başıma sırtlamaktan imanım gevrediği için abimin bu durumundan azıcık şikayet edecek olduğumda, annem beni sakinleştirmeye çalışır ve “Ne yapsın,” derdi, “o da çabuk acıkan tiplerden işte.”
Evim soğuk olmasına soğuktu, ama ne gam; ben muhallebi çocuğu olmadığıma göre bir sorun yoktu. Zaten evde fazla da vakit geçirmiyordum, hatta bazen mesaim bittiğinde şirkette bir kaç saat daha oyalanıyordum. Her zaman konuşacak birileri oluyordu. Politikadan bahsediyorduk, futboldan söz ediyorduk ve birbirimize çocukken oynadığımız oyunları falan anlatıyorduk. Kıt bilgimizle dini konulara bile girdiğimiz oluyordu. Bir de tabii zengin olmak, yırtmak.
Bir kış gecesi cebimde bir poşet dolusu parayla eve geldim. Merdivenleri nefesimi tutarak çıktım ve ellerim heyecandan titriyordu. Paraları poşetten çıkarıp duvarın dibine dizdim. Bu kadar çok banknotu ilk kez bir arada görüyordum ve mutluydum. Sonra yere oturdum, sırtımı çekyata dayadım ve bir sigara yaktım: Bu para denilen şeyin harcamak için olduğunu biliyordum ama oturup onu böyle soğuk gecenin sessizliğinde seyretmek de fena bir fikir değildi. Çalıştığımız şirketin muhasebesinde küçük bir yaramazlık yapmıştık, daha doğrusu iki arkadaşım bunu planlamış ve uygulamıştı. Poşeti de bana teslim etmişlerdi. Şirkettekilerin benden şüphelenmeyeceklerini düşünüyorlardı. Muhasebe servisiyle uzaktan yakında alakam olmadığını düşünürsek, bu doğruydu da. Gelgelelim, ertesi gün işe döndüğümde hareketlerimde bir tuhaflık olup olmadığımı -mesela yürüyüşüm değişmiş miydi- sorup durdum kendime. Şirkette kıyamet koptu tabii. Ortalık birbirine girdi. Toplantılar yapıldı, herkese bir sorgu bir sual. Hiç bir şey bilmiyormuş gibi yapmak ne kadar da zordu! Ama arkadaşlarım bu konuda çok başarılıydı. Bazen düşünüyorum: Acaba o zamanlar böyle internet bankacılığı falan olsa yapabilirler miydi aynı şeyi? Kim bilir belki de çok daha fazlasını yaparlardı.
Bir gün, dışarda kahve içmek için buluştuğum kıza olanları anlatıverdim. Bir yandan da bizim çocuklar bu yaptığımı duysalar yandığımın resmidir, diye düşünüyordum. Peki bunu niçin yaptım? Cevap çok basit. Dürüst olmanın bizi yakınlaştıracağını düşündüğüm için! Bu kız beni iyice tanırsa bu kez kahveyi belki dışarıda değil de içerde içeriz, diyordum kendime. Ama onu bir türlü evime davet edemiyordum. Ev sahibim o kadar anlayışlı biri değildi. Hem sonra komşular vardı.
Bir sonraki buluşmamız çok kısa sürdü. Kahvemiz bitmek üzereyken kız arkadaşım artık benimle görüşmek istemediğini, bir hırsızla arkadaşlık edemeyeceğini söyledi ve ona ne diyeceğimi bilemedim. Ben hırsız değildim, yani ez azından çalan ben değildim. “Ama biliyorsun ve saklıyorsun” dedi bana, “Belki şimdiden harcadın bile o paradan.” Doğrusu evimde sakladığım poşetle ilgili hayallerim vardı: Ayakkabılarımı boyatmak, bir hafta hiç atlamadan her gün üst üste ekmek kadayıfı yemek ve bir motosiklet satın almak istiyordum. Üstelik tüm bunları parayı bölüştüğümüz an -yani ortalık durulduktan sonra- yapmakta bir an bile tereddüt etmeyecektim. Çarşıdaki dükkanda bir motor kestirmiştim gözüme, kırmızı ve havalıydı. Ara ara gidip onu vitrinde seyrediyordum. O motoru gerçekten istediğimi düşünüyordum. Belki de kız arkadaşımla evde kahve içmekten daha çok istiyordum o motoru.
Arkadaşımın benimle görüşmek istememesi, şimdi bakınca, gayet doğal geliyor ama o zaman bunun bana yapılan büyük bir haksızlık olduğunu düşünmüştüm. Ona, vakti zamanında büyük suçlardan senelerce hapiste yatan babasını ve daha o günlerde adam vurmaktan yargılanan amcalarını hatırlatmamla durum daha bir çetrefil bir hal aldı. Kız arkadaşım buna köpürdü ve benim aslında çok kötü bir insan olduğumu söyledi.
Kendisi iyi bir kızdı ama. Onu saf, temiz kalpli bir çocuğu hatırlar gibi hatırlıyorum. Güler yüzlü ve iyi niyetliydi. Dünyanın hep daha iyiye gittiğine inanan tiplerdendi. “Ben bir yıl Şeker Portakalı’nı, ertesi yıl Küçük Prens’i okurum” demişti bana. “Çok severim bu iki kitabı, döne döne okurum” diye de eklemişti. İlk önce bu döne döne okumanın ne olduğunu anlamamıştım, aklıma komik şeyler gelmişti ama söylememiştim. Ne de olsa ben bu ilişkinin kitap okumayan tarafındaydım ve bu konuda yapacağım tatsız bir şaka her şeyi mahvedebilirdi. Bu kitaplarda ne buluyordu bunu hiç bir zaman öğrenemedim. Onları zahmet edip kendim de okumadığım için ne hakkında olduklarına dair hiç bir fikrim yok. Ama arkadaşımın bu kitapların verdiği duygunun çok önemli olduğunu, bu yüzden de o duyguyu unutmamak için sık sık onları yeniden okumamız gerektiğine inandığını söylediğini hatırlıyorum. “Bu yıl Küçük Prens yılı” diye de eklemişti, kahvesini yudumlarken.
Bir süre sonra çocuklardan biri işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalınca arkadaşını ihbar etti. Böylece ortaklaşa işledikleri suçu açığa çıkarmış oldu. Her ikisi de işten kovuldu. Önce benimle ilgili hiç bir şey yoktu, çocuklar, sağ olsunlar, adımı vermediler, ben de bir süre hayatıma ve şirketteki işime devam ettim. Sonra, nasıl olduysa, benim de bir şekilde işin içinde olduğumdan şüphelendiler. Ya da belki kulaklarına bir şey gitti. Yasal bir şey yapamadılar, öyle delil falan da yok, herhangi bir kovuşturma geçirmedim ama bir süre sonra işten çıkarıldım. Zaten o ambalajlama işine de hiç ısınamamıştım.
Ama tabii ki insanın ısınamadığı bir işinin olması işsiz olmasından kat kat iyiydi. Bunu, işten atılışımı izleyen günlerde ve aylarda acıyla tecrübe ettim. Şeker Portakalı yılında ev sahibim beni evden çıkardı. Oradan, daha yoksul bir semtte, üstü henüz inşaat halinde olan iki odalı bir eve çıktım. Bahçesi bir nalburun deposu olarak kullanılıyordu ve haftada üç gün bir kamyonet gelip hayatımda hiç görmediğim ve ne işe yaradığını bilemediğim bir takım malzemeleri bahçeye yığıyor, bazı başka şeyleri de yüklenip gidiyordu. Bu evi kolay buldum ama orada çok üşüdüm. Yeni evim kapıdan ve pencere kenarlarından inanılmaz derecede soğuk alıyordu ve burada üşümeyen bir tip olmak diye bir şey yoktu. Yaşamak için motorumu sattım bir süre sonra; aldığım paradan çok daha aşağıya gitti tabii benim kırmızı ama buna üzülmedim. Bir süre sonra bir iş bulacağımı biliyordum, buldum da. Bir tüpçüde çalışmaya başladım. Bu tüpçüde. Patronum bana güvenir; doğrusu güvenilmeyecek hiç bir şey de yapmam. Onca olaydan sonra böyle bir şey yapmam zaten delilik olur. Fakat şimdi herkes doğalgaza geçiyor, bu tüp işinin pek geleceği olmadığı söyleniyor.
Hala kitap okumuyorum. Aynı zamanda dayımın kızı olan eşim de hiç kitap okumaz. Çocuğumuz olmadı. Genç yaşımda bana bir kaç ay olsa da motora binme zevkini yaşatan iki vefalı arkadaşımla bir daha hiç görüşmedim. Birlikte kahve içtiğim kızın evlendiğini ve yurt dışına yaşadığını yenilerde öğrendim.
Şimdi bu anlattıklarımın üstünden çok uzun zaman geçti. Bunun belki on katını unutmuşumdur ya da, ne bileyim, belki de yarısını uydurmuşumdur. Belli bir yaştan sonra insan hafızasına güvenemiyor ki! Acaba bu yıl ne yılı?


Mesut  Barış  Övün


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …