Ana içeriğe atla

Doksanlı Yıllar

Kıyametin tek bir ülkede kopması da olasıdır.
Bambu sandalyeyi 1997 yılının Ocak ayı başlarında bir Cumartesi günü satın aldım. Tam da aylığımı almıştım ve sandalye onun yarısını yuttu. Halen eski, oldukça düşük fiyatlarda satılan son sandalyeydi. O kışın inanılmaz enflasyonu satın alışımın çılgınlığını vurguluyordu. Bambu sandalyem yükte hafifti ama devasa görünüyordu ve taşımak için uygun değildi. Aylığımın diğer yarısını taksiye vermem düşünülemezdi, o yüzden sırtladım onu ve evimin yolunu tuttum. Yürüyor, sepetçi gibi sandalyeyi sırtımda taşıyor ve kendime tanıdığım ayrıcalıktan dolayı gelip geçenlerin şikayetçi bakışlarını üstüme topluyordum. Birilerinin mutlaka ’97 kışının sefaletini yazması gerekir, yetmedi ‘90’ın, ’92’nin kış sefaletlerini de. Pazarda benim önümde yaşlı bir kadın yarım limon için yalvarıyor. Başkaları ise akşamları boş tezgahları dolaşıyor tesadüfen yuvarlanmış bir patates için. Gittikçe daha çok iyi giyinmiş insanlar utançlarını yeniyor ve çöp kutularını karıştırmaya başlıyorlar. İtler kenardan aç aç uluyor veya geç kalmış yayalara saldırıyorlar. Bu dağınık tümceleri yazarken kalın yazılı karakterli dolgun gazete başlıkları geliyor gözümün önüne.
Georgi  Gospodinov
Bu akşam döndüğümde dairemin soyulmuş olduğunu gördüm. Sadece televizyon eksikti. Kimbilir neden, ilk aklıma gelen bambu sandalyeydi. Sandalye yerinde duruyordu. Herhalde onu kapıdan çıkarmayı başaramamışlardır, gereğinden çok geniş olduğundan onu pencereden içeri alıyordum. Bütün geceyi sandalyede geçirdim. Ema dönünce polisi aramaya başladı. Anlamı yoktu. Artık hiç kimse hırsızlık olaylarına tepki göstermiyordu. Kanıksanmıştı. Bambu sandalyede oturuyor, dağınıklıktan ürkmüş iki kediyi sıvazlıyordum (soygun sırasında acaba nereye sokulmuşlardı?) ve erkek onurumun kalıntılarının tam ortasından vurulmuş sigara içiyordum. Ema ve kedileri bile koruyamıyordum. Bir öykü yazdım.
Bir ailenin dairesini soyarlar. Soygun sırasında sadece ev hanımı –kırk yaşlarında, ilk solgunlaşma belirtileriyle– evdedir ve dizi izler. İçeri dalan ve görünürde gayet normal olan oğlanlar bu zamanda birini bulacaklarını beklemezler ama acelece ortama uyum sağlarlar. Üstelik kadın da yeterince strese kapılır. Yatak odasındaki gardıroptan paraları kendi çıkarır. Küpe ve yüzüklerini çıkarmasını istediklerinde hiç karşı gelmez. Alyans da mı? Alyans da. Onu çok zor çıkarır, çünkü neredeyse parmağıyla bütünleşmiştir. Ancak televizyonu götürmek istediklerinde –bu arada dizi halen sürmektedir,– kadın birden ona sıkı sıkı sarılır. İlk kez sesini yükseltir, ne isterlerse götürmelerini ama televizyonuna dokunmamalarını rica eder. Öylece durur, iki erkeğe sırtını dönmüş, göğsüyle ekranı sarmış, her şeye razı. Aslında onu kolayca kenara itebilirler. Ama bu ani tepkisinden bir an ne yapacaklarını bilemezler. Kadın kararsızlıklarını hisseder ve ikirciksiz ona istediklerini yapabileceklerini söyleyiverir, sadece ve sadece televizyonuna dokunmasınlar. Anlaşma sağlanmıştır. Seni düzeceğiz, der biri. Kadın kıpırdamaz. Onlar beceriklice eteğini sıyırırlar. Hiçbir tepki yoktur. Poposu halen gerilidir. Birincisi çabuk bitirir işini. İkincisi biraz fazlaca uzatır. Kadın sıkı sıkıya televizyona sarılmış ve hiç kıpırdamaz. Sadece bir ara biraz acele etmelerini rica eder, çünkü çocukları okuldan dönecektir. Bu gelişme ikinci oğlanı kesin olarak soğutur ve çıkarlar. Dizi bitmiştir. Kadın televizyonu bırakır ve banyoya girer.
90’lı yıllar nasıl –macera veya gangster filmi gibi mi, yoksa kara komedya veya pembe dizi gibi mi– bitecek acaba?

Georgi  Gospodinov

Çeviren: Hüseyin Mevsim



Eşik Cini dergisinin OcakŞubat 2007 tarihli 7. sayısında yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …