Ana içeriğe atla

“Sık Sık Sevişin ve Çok Okuyun!”


Aşağıda okuyacağınız söyleşi, Vonnegut’la 1996 yılının sonlarında Tom Ronse tarafından yapılmış ve Mevsimlik Hayatbilgisi Kitabı Ütopiya’nın ilk sayısında (Kış ’97) yayımlanmıştır.


Kurt Vonnegut’ın nazlanmaya hakkı yok. Nick Nolte’un başrolünü oynadığı “Mother Night” (Gece Ana) adlı kitabının filmi, şu anda Amerikan sinemalarında vizyonda. Daha önceden filmleştirilmiş şaheseri Slaughterhouse 5 (Mezbaha No:5) de bugünlerde sahneleniyor. Tüm kitapları yeniden basılıyor ve peynir ekmek gibi satılıyor. Vonnegut şu anda 74 yaşında. Yazmak artık eskisi kadar hızlı olamıyor fakat, yeniden güzel bir kitap hazırlamayı düşlüyor. Dünyadaki akılsızlığa ve vurdumduymazlığa karşı son bir salvo: “En iyi eserlerim geride kaldı” diyor yazar;

En iyi kitaplarımı 55 yaşımdan önce yazdım. Şu anki yazdıklarımı pek beğenmiyorum. Fakat içimde güzel bir kitap taşıdığımı hala düşünüyorum. Onda insanların çoğunun yaşamayı sevmediklerini ve davranışlarının çoğunun bununla açıklanabileceği gerçeğini tartışıyorum. Bu gezegendeki hayatın devam edip etmemesi umurlarında değil; doğanın kirlenmesi, ekonomik haksızlık, yeniden başını çıkartan ulusçuluk vb. hiçbir şey onları ilgilendirmiyor. Hayatı berbat buluyorlar. İyi sevgili değiller, iyi atlet değiller, dans edemiyorlar, espri yapamıyorlar, kendilerini zayıf, şişko vs. buluyorlar. Uyumayı hepsi çok seviyor. Yarın her şeyin bitecek olması, onlar için mesele değil.

Kuşağım ki onlara ‘1922 Sınıfı’ diye hitap ediyorum; Norman Mailer, Gore Vidal, kendim, James Jones, Erwin Shaw ve birkaç yazar daha doğmuştu o zaman, diğer yazarlardan esinlenerek yazan Amerikalı ve belki de Avrupalı son yazar kuşağıdır. Bugünlerde romanların çoğu genç insanlar tarafından yazılıyor, kafalarındaki film olur diye. Kitap film olmazsa, eserlerini neredeyse olmamış olarak kabul ediyorlar.

Bu nedenle farklı mı yazıyorlar?

Tabi ki. Kitap filmleştirildiği zaman, bir yığın para kazanıyorsun. Az para kazanmak söz konusu olduğu zaman, insanın motivasyonu farklı olur, o zaman sanat kaygısıyla sanat yapılır.

Siz para için yazmıyor muydunuz?

Ben hayatımı kurtaracak kadar para kazanmak istiyordum, fakat kısa bir dönem öncesine kadar büyük meblağlar kazanmıyordum. Cape Cod’da oturduğum ve en iyi kitaplarımı yazdığım zaman, bir okul müdürü kadar kazancım oluyordu ve bu bana hiç de fena gelmiyordu.

Gençliğinizden beri dünya sizce çok değişti mi?

Yazmak istediğim, fakat becerebildiğimi söyleyemediğim önemli bir değişme, imgelemin yok olmasıdır. Televizyondan dolayı bunun gelişmesine gerek kalmadı artık. İnsan imgelem gücüyle dünyaya gelmiyor, teşvik edildiğimiz zaman bunu geliştiriyoruz. Televizyon, imgelemin var olmasını sanırım gereksiz kıldı. Tek yapacağın bir düğmeye basmak; o an gerçek aktörlerle, müzikle muhteşem bir şov çıkıyor önüne! Üstelik de renkli!

Niye bunu yazmayı beceremediniz? Televizyon sizin de mi imgelem gücünüzü öldürdü?

Hayır, hala var fakat televizyon, okurlarımın imgelem gücünü öldürdü. En azından ben bunu böyle hissediyorum. Yazmayı artık pek iyi becerememem, eskiye nazaran daha az yazabilmemden kaynaklanıyor. Başıma gelene ‘yaşlanmak’ deniyor. Babam yaşlandıkça akılsızlaşıyordu. Bana da aynı şey oluyor ve ben ondan iki yaş daha yaşlıyım. Eleştirmenler bunu anlayamıyor. Bizim en iyi oyun yazarımız Tenessee Williams’tı. Hayatının son döneminde yazdığı oyunlar konusunda eleştirmenler; ona ne oldu, diye sesler çıkardılar. Halbuki cevap çok basitti: Adam yaşlanıyordu.

İnsan yaşlandıkça daha mı bilge oluyor?

Elbette. Ve sen şu anda bundan yararlanıyorsun.

O zaman yaşlandıkça ne kaybediyorsunuz?

Düşüncelerimin sivriliğini. Dil yeteneğimle sorunum yok, fakat berrak olmak istiyorum, ilgi çekmek istiyorum. Şimdi yazdıklarımı okuduğum zaman, umduğum kadar berrak ve ilginç olmadıklarını görüyorum.

Bu size acı mı veriyor? Üzülüyor musunuz?

Ehh… evet. Ben epeyce iyi kitaplar yazmıştım ve şu son yıllarımda şansımı yok etmek istemiyorum. Bana öyle geliyor ki yazarların birçoğu belirli bir yaşa geldikten sonra saçmalıyorlar.

Kendi eserlerinizde neyin iyi olup olmadığını görme yeteneğiniz var mı?

Bunu yapamayan, artık ümitsiz bir varlıktır. Benim yararlanabileceğim iyi zevklerim var. Neyin iyi olup olmadığını ilk tespit eden kendim oluyorum. Belki onu ancak ertesi gün görebilirim fakat yeteri kadar mesafeli olmam için yazdıklarımı bir yıl bir çekmecede bekletmeye de ihtiyacım yok.

Yazmayı hep sevdiniz mi?

Hayır. Yazmayı seven hiçbir yazar tanımıyorum. Bir gün başka yazarlarla bir yemekteydim, herkes yazmanın son derece acı veren bir şey olduğu konusunda hemfikirdi. Yazmaya bayıldığını haykıran tek bir istisna vardı, o da aramızdaki en kötü yazandı.

Yazmış olmak için mi yazıyorsunuz?

Evet, ve ekmeğimi kazanmak için. Büyük bir ailem vardı çünkü, velayeti bende olan çok çocuk vardı ve onlara bakmam gerekiyordu.

Artık para için yazmanıza gerek yok.

Bana bir uğraş oluyor. Tenis oynayan yaşlı adamlar da var.

Teknolojik gelişmeler sizin çalışma tarzınızı etkiledi mi? Bilgisayar kullanıyor musunuz?

Evde çalışıyorum. Yatağımın yanında bir de bilgisayar olsaydı dışarıya çıkmama hiç gerek kalmazdı. İlkin daktiloyla çalışırım, sonra kurşun kalemle düzeltirim. Ondan sonra da Carol adlı, Woodstock’ta oturan bir kadına telefon edip, “Hala dizgi işi yapıyor musun” diye sorarım. O da “evet” der ve bana, biraz ornitolog olan kocasından bahseder, biraz da havadan sudan konuştuktan sonra ben ona, “tamam, sana yazıyı gönderiyorum” derim. Sonra aşağıya inerim, karım arkamdan “Nereye gidiyorsun” diye bağırır. Ben de bir dosya almaya gidiyorum diye cevap veririm. O da fakir değilsin, niye bin tane dosya ısmarlamıyorsun, kapına kadar getirirler, dolaba koyarsın der bana. Ben ona ‘Ssst’ derim; ve dergiler, piyango biletleri ve büro eşyaları satan dükkana doğru yürürüm. Kuyrukta beklemem gerekir çünkü şeker ve benzeri ıvır zıvır şeyler alan inanlar vardır ve ben onlarla sohbet ederim. Tezgahın arkasındaki kadının kaşları arasında bir inci var ve sıram gelince onunla da konuşurum. Sonra dosyamı alır, kağıtlarımı oraya yerleştiririm ve ondan sonra 47. Sokak ve İkinci Cadde’nin köşesindeki postaneye giderim. Gişedeki kadına gizlice aşığım, fakat ben pokeryüzümü takınıyorum yine; ona duygularımı asla göstermiyorum. Bir gün orada sıramı beklerken soyuldum ve bu vesileyle olayı anlatabileceğim bir polisle tanıştım. Her neyse, zarfın üzerine Carol’un adresini yazıp pulunu yapıştırıyor, kutuya atıyorum ve tekrar eve dönüyorum. Böylece keyifli bir zaman geçirmiş oluyorum. İnan bana, bu dünyaya küçük, anlamsız işlerle uğraşmak için geldik ve kimse sizi başka bir şeye inandırmaya çalışmasın.


Hala karanlık dönemlerde yaşıyoruz, diye yazmıştınız 15 yıl evvel; “Deadeye Dick”te. Hala öyle düşünüyor musunuz?

Ben burada Manhattan’da yaşıyorum; şehrin zengin, sakin bir kesiminde. Fakat buradan hiç de uzak olmayan bir yerde, milyonlarca insanın çok kötü koşullarda, 15. yüzyılın Londra veya Amsterdam’ı gibi ağır şartları altında yaşadıklarının da bilincindeyim.

Hala ilerlemeye, daha iyi bir dünyaya inanıyor musunuz?

Biz, insanlığın giderek daha adaletli bir topluma doğru ilerlediğine inanıyorduk. Basamak basamak… İngilizce konuşan ülkelerde ilk önce halka daha çok hak tanıyan, kralın haklarını kısıtlayan Magna Carta vardı, ondan sonra Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve özgürlükler içeren bir anayasa, bunun ardından köleliğin kaldırılması ve sonradan, 1919 yılında, kadınların seçme hakları. O daha dündü. Yani o dinamizm vardı. Her adım imkansız gibi gözüküyordu fakat gerçekleşti. Bizim neslimiz bir dahaki adımı bekliyordu, bunun ekonomik adaletle tamamlanacağını düşünüyorduk. Fakat olmadı. Komünizm itibardan düştüğünden bu yana, bu düş, itibarını daha da yitirmişe benziyor. Şu anda yoksulları yoksullaştırmak daha moda.

Çalışmak istemeyen tembel insanlara bakmaktan bıktık. Onlar niye benim gibi değiller. Ben de hayat boyu çalıştım.

Çalışmaları gerekiyor, fakat… İş yok. Ve bu arada zenginler daha zenginleşiyor. Çalışmak zorunda değiller, paraları onlar için çalışıyor. Üç milyar dolardan daha fazla parası olan bir adamla tanıştım. Geliri birçok ülkenin gelirini geçti, gücü de öyle. Ve gitgide daha zengin oluyor. Herkes, kendisi de dahil, o parayı hak ettiği kanısında. İlerleme; aç gözlülük ve düpedüz akılsızlıktan dolayı durduruldu. Bunun için çok yüksek bedel ödüyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’nın büyük bir etkisi var eserlerinizde. Eski Yugoslavya’da olduğu gibi milliyetçiliğin ve savaş hırsının yeniden baş göstermesi sizi şaşırtıyor mu?

Son derece üzücü ve iğrenç buluyorum. En kötüsü oldu. Savaşın sonuna doğru Dresden’de tutsak düştüm. Yugoslavya dahil, çeşitli ülkelerden gelmiş tutsaklarla beraber yaşıyordum. Hepimiz dünyanın daha iyi, daha kişilikli olacağını umuyorduk. Sorun nefrettedir. Nefret insanlara hoş bir duygu veriyor. Kimi salgılarımızın kimyasal bir reaksiyonu bu, evrim sürecinin sonucu. Daha ilkel çağlarda zannedersem nefret, hayatta kalmak için gerekliydi. Bunun yanı sıra az önce dediğim gibi, insanların çoğu hayattan nefret ediyor zaten: Onun için en iğrenç şeyler öylesine olabiliyor ki… Örneğin, tesadüf ya, ben oradayken yapılan Dresden bombardımanına bakın; Avrupa tarihinde en büyük kıyımdı. Coventry Bombardımanı'nın intikamı olduğunu söylediler. Fakat asıl neden o değildi. O zaman da Kraliyet Hava Kuvvetlerinde çalışan insanlarla görüştüm; konuşmalarımızdan Dresden’deki ateş çılgınlığının bürokratik makinanın bir ürününden başka bir şey olmadığı ortaya çıktı. Yani, “bugün ne yapsak” gibi. Ve o bürokratik makine herhangi bir bireyin özel kontrolünde gözükmüyor, bu nedenle de kimse sorumluluk duymuyor. Evet. Ve yine de bu olaylar inanların çoğunun umrunda olmuyor. Hepimiz cehenneme gidecek olsak, onların umurlarında değil.

Daha iyi bir geleceğe dair beklentilerimizin kalması, eski zamanlara duyduğumuz özlemden de anlaşılıyor. Son seçimlerde, Amerika’da her politikacı devletin geleneksel-ahlaki değerlerine geri dönmemiz gerektiğinden bahsetti…

Kiliseye geri dönmemizi kastediyorlar. Fakat devletin kurucuları; Washington, Franklin, Jefferson agnostiklerdi. İnançlı değil, gerçekçiydiler. Aydınlanma döneminin çocuklarıydı. Jefferson, kilise ile devlet arasındaki ayrımı gerçekleştirdi. O ahlak savunucularının mutlu eski zamanlarına gelince, onların babalarının yaşadıkları dönem, hala zengin beyaz adamların iyi, mutlu dönemiydi. Diğerleri için hiç de hoş bir dönem değildi. Ekonomik adalete ulaşmamız için bize gereken, eski zamanın ahlaki değerlerine dönüş değil, Magna Carta ile anayasal hak ve özgürlükler büyüklüğünde bir adım. Herkese yemek, giyim, ev…

Fakat bunun yerine sanki sağcı Hıristiyanların önde gelen kıtası alan kazanmaya başlamış. Ve onlar için ilerleme kürtajı yasaklamak, okulda dua etmek, daha fazla cezaevi, daha az ödenek anlamına geliyor…

Bunlar, bilinçsiz bir azınlığın idealleridir. Halkın ancak küçük bir bölümünü temsil ediyorlar.

Etkileri genişliyor sanki?

Neler olup bittiğiyle ilgilenmeyen diğer bilinçsiz insanlara etkileri oluyor.

Bilinçsizliğin arttığı anlamına mı geliyor bu?

Herhalde. Yazar olarak da yaşıyorum bunu. Eskiden fazla açıklamaya gerek duymadan tarihi olaylara işaret edebiliyordum, fakat bunu artık daha az yapabiliyorum. Kleopatra’dan bahsettiğim zaman, piramitleri olan bir ülkede, Mısır’da yaşayan bir kraliçe olduğunu söylemem lazım. Ondan sonra onun aşk hayatından söz edebilirim istersem, fakat çok şey açıkladıktan sonra! Bir zamanlar çalıştığım bir kitabın önemli konusu Abraham Lincoln’ün öldürülmesiydi. Bu eskiden bütün Amerikalıların gözyaşı döktüğü bir hikayeydi, fakat artık herhangi bir duygusal tepkiye yol açmıyor.

Çok iyimser olduğunuz söylenemez!

Kötümser olmakta çok haklıyım. Bilim adamlarıyla ilişkilerim var ve onlarla gitgide daha da artan tehditler altında kalan bu gezegenin nasıl hayatta kalabileceğinden konuşuyoruz. Birçok insanın bu konuda ilgisiz davranması, yaşamın devam edip etmeyeceği konusundaki ilgisizlik bunu bir kez daha kanıtlıyor.

Hayatınızın son bölümüne böyle bir dönemde girmek zor olsa gerek. Oysa bir başka dönemde, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda mesela…

O iyimserlik ve güzel duygular anı için çok yüksek bedeller ödendi. Bilmiyorum, değdi mi gerçekten. Ama doğru, savaş bittikten sonra herkes, Almanlar bile, daha iyi bir geleceğe inanıyordu.

Hayata veda etmek öyle bir anda daha mı tatmin ediciydi acaba?

Öyle olduğunu sanıyorum. Caz piyanisti Fats Waller’ın bir alışkanlığı vardı, çok hissederek çaldığı anlarda “Bu kadar mutluyken vurun beni” diye bağırırdı.

Mutlu musunuz?

Evet.

Bunu nasıl beceriyorsunuz? Paniğe kapılmadan?

Paniğin hiçbir zaman kimseye bir yararı olmamıştır. Her koşulda sakin olun. Sık sık sevişin, o iyi gelir size. Hayat devam ediyor. Bazılarımız, herhangi bir şekilde hayatta kalmayı becerecek. Durumum fena olmadığı için mutluyum. Yabancılar gelip benimle röportaj yapıyorlar. Hoşuma gidiyor. Hayatta çok şanslı oldum ve bunun için minnettarım. Hayatı çok ilginç buluyorum. Çok zor durumda olmamıza rağmen insanları son derece ilginç buluyorum. Orduda olduğum dönemde aynı durumda olduğum insanları da ilginç buluyordum, zor koşullarda olmamıza rağmen…

Peki, bu kadar insan hayata niye ilgisiz?

Yeteri kadar okumadıkları için. Bilgisiz oldukları için. Tarihi okursan her şeyin ne kadar ilginç olduğunu göreceksin. Komik, hüzün verici ve son derece oyalayıcı. 


Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …