Ana içeriğe atla

Sonra da hayatımızı yaşarız... (Dünlükler 2)


30.Temmuz.15

Size ortalama bir üst-orta sınıf insanının ortalama hayatını çizeyim: Doğulur. Okullara gidilir. Oralarda ömrümüz boyunca içimizden tamamıyla atıp kurtulamayacağımız militarist zihniyet içimize özenle yerleştirilir. Üniversiteye kadar bu böylece gider. Çok az şey öğrenip (daha kötüsü öğrenme merakımızı da yitirip) bol marş okuyarak, vaktimizin büyük kısmını boşa harcamış oluruz. Üniversitede iş olanaklarını düşünerek seçtiğimiz bölümümüz de çok farklı değildir. Düşünce, bilimsel merak eser miktarda bulunur ancak. Burada da çok az şey öğreniriz. Mezuniyetten sonra iş-askerlik-evlilik teslisi devreye girer. Sonra torun yapın da sevelim! Biraz daha sonra tek çocuk iyi olmaz gelir. Öyle böyle, 40 yaşımıza geldiğimizde iki çocuk annesi/babası, mutsuz, hayalleri olmayan, düşünce ya da sanat üretmeyen, orta halli bir masabaşı çalışanı olur çıkarız. Ev taksitleri ve yurtdışı tatilleri de muhakkak… Bir süre sonra sağlık sorunları başlar; sürekli oturmaktan, hareketsizlikten, aşksızlıktan. Karımızı ya da kocamızı da aldatırız, kaçmaz! Bireysel emeklilikler, çocukların özel okul-dershane masrafları filan derken hala ölmemişsek 65 yaşımızda emekli oluruz.

Sonra da hayatımızı yaşarız.

***

Alejandro Zambra
Alejandro Zambra, Eve Dönmenin Yolları’nda roman yazan bir adamın romanını yazan bir adamı yazmış. Böylece kitapta üç yazar, iki roman var. Karmaşık gibi görünüyor ama değil aslında. Aksine, zevkle ve rahatlıkla okunan bir kitap.

Roman içindeki romanın karakterlerinden Claudia’nın anne babası için geçerli değil yukarıdaki iç karartıcı tablo. Onlar daha da iç karartıcısını yaşamışlardır çünkü. Bizim Philadelphia’lı katil ressam paşanın uzak biladeri Pinochet’nin zulmüne maruz kalırlar. Zambra bunu, o zamanlar çocuk olan, otuzlu yaşlarının başlarındaki yetişkinlerin gözünden çok güzel resmeder. Pinochet’yi sevmediğini şöyle ifade ediyor anlatıcı: O zamanlar Colo-Colo’yu tutuyordum, her zaman tuttum ve tutacağım. Pinochet’ye gelince, benim için televizyonda belli bir yayın saati olmayan bir programı sunan bir ekran yüzüydü, izlediğimiz şeyin en güzel yerinde araya giren sıkıcı ulusa seslenişler yüzünden ondan nefret ediyordum. Daha sonra aşağılık bir puşt olduğu, bir katil olduğu için ondan nefret ettim, ama o zamanlar sadece, babamın çıt çıkarmadan, sürekli dudağının kenarında duran sigarasından normaldekinden daha derin nefesler çekmekten başka tek bir hareket yapmaksızın seyrettiği o allahın cezası programlar yüzünden nefret ediyordum.

***

Zambra’nın üç romanını (novella?) ardarda okudum. Türkçe’de yayımlanma sırasını esas alarak değil, yazarın kitapları yazdığı tarihe göre okudum. Önce Bonzai, sonra Ağaçların Özel Hayatı, en son da Eve Dönmenin Yolları.

Zambra üç kitabında da epey filmin, kitabın, yazarın, şiirin/öykünün ismini geçiriyor. (Bir liste yaptım bile ben.) Ama bunlar hiç rahatsız etmiyor. Çünkü üç kitapta da okumak ve yazmak eylemleri üzerine de epey düşünce var zaten. Okur olarak, romanın keyfine varırken yazmak üzerine de düşünüyorsunuz bir taraftan. (Bir örnek: Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek.)

Listemdekilerden biri de Emily Dickinson idi. Ağaçların Özel Hayatı’nda Julián’ın en sevdiği deli kadın Emily Dickonson’ın bir şiirinden bahsediliyor. Çevirmeye çalıştım:

Yaklaşan geceden payımıza düşen
Sabahtan payımıza düşen
Mutluluğun dolduramadığımız boşlukları
Aşağılanmanın

İşte bir yıldız burada ve bir yıldız orada,
Bazıları kaybetmişler yollarını!
Bir karartı burada ve bir karartı orada,
Sonra – başlıyor Gün!

Sâlah Birsel
31.Temmuz.15

Sâlah Birsel’in birkaç kitabı var evde, pencere önünde. Arada açıp okudukça zihnim ve dilim kamaşıyor, çok iyi geliyor. Onun Nezleli Karga’sından öğrendiğime göre, Eşref de İnsan Sevmeyen Timon gibi pek hazzetmezmiş insanlardan. O kadar ki, öte dünyada bile görmek istemeyecek kadar:

Yolu olsa kaçarım ruhlar dünyasına
Birleşmeye kalkmam cesetlerle mezarda bile
O kadar eyledim ki insanoğlundan nefret
İstemem yüzlerini görmeyi mahşerde bile

2.Ağustos.15

Gene Zambra. Notos’un yeni sayısında (sayı 53) bir söyleşisi var. Kitaplarının çevirmeni Çiğdem Öztürk ile. Enteresan şeyler söylüyor. Büyülü gerçekçilik ile ilgili söylediklerinden sonra şunu düşündüm yine de: Onlar olmasaydı sen bugün Türkçe’ye ve/veya başka dillere biraz zor çevrilirdin be Alejandro! Ve düşünmeye/hayal etmeye devam ettim: Keşke Türkçe edebiyata daha çok gözlerini çevirse şu uluslararası kitap dünyası. (Mesela Burhan Sönmez’in güzelim romanı İstanbul İstanbul’u okuyabilseler ya Şilili okurlar.)

Zambra’nın söyleşideki şu sözleri bile, Şili ile ne kadar benzer bir geçmişe (ve şimdiye) sahip olduğumuzu göstermiyor mu: Diktatörlüğü anlatmak illa geçmişi anlatmak anlamına gelmiyor. Şimdilerde yeni bir anayasa ihtimali üzerine konuşulmaya başladı, çünkü bizi hâlâ Pinochet’nin kafasının ürünü olan 1980 Anayasası yönetiyor. Sürdürülebilir bir yanı yok, anayasada bir sürü değişiklik yapıldı ama hâlâ o kurallar geçerli. Yeni bir anayasaya kavuşmadan yeni bir Şili olmayacak.

***

Bu dünlüğün müziği de The Secret Trio’dan. İsteğe göre bu ya da şu


Onur Çalı 

Yorumlar

  1. Karımızı ya da kocamızı aldatmanın kötü/yanlış olduğunu da o okullarda öğrendik sanırım.

    YanıtlaSil
  2. Yıkıcı insan tarafı güzellikleri görmez,Ailenin kudsiyetini,toplumun iyi yanlarını,insanların iyi yanlarını görmez,Şili ile Türkiye o kadar farklı ki sadece seküler hayatımız benziyor oysa insana insan dememiz farklı

    YanıtlaSil
  3. Karımızı/Kocamızı aldatmak o sürece girmek hakikaten kötüdür kimsenin başına vermesin böyle bir kaderi bunun hayaı yaşamak anlamak ile alakası yok bu insanın yıkıcı tarafıdır..

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …