Ana içeriğe atla

KOLAJ


Valizini hazırladığını gördüm. Ona en çok ihtiyacım olduğu zamanda!

Bazen ta baştan, içindeki dalın çıtırtısını duyarsın. Küçücük, zayıf bir sestir önce, giderek büyür. Dışarıdan baktığında ağaç duruyordur ancak kuruma başlamıştır artık. Sona yaklaşan arkadaşlıklar gibi… Yine de sordum, neden diye.

“Dağınıklığın, derbederliğin, deli hâllerin… Her geçen gün beni daha çok hayal kırıklığına uğrattın!” Heyecanıma inat, sesi buz gibi, telaşsız ve donuktu.

Hayal kırıklığı yaşamak için önce bir hayal kurmak gerekmez mi? O ve düş! Bir arada zor! Yaptığı resimler iyi olsa bile düşlerini, gördüklerini hissetmeden çizdiğini bilirdim.

“Senin kurduğun hayal anca kendinle ilgilidir, bizle değil!”

Yüzüme her zamanki alaycı, tepeden gülümsemesiyle baktı.

“Hayatta ‘biz’ yoktur, ‘ben’ vardır. Hâlâ öğrenemedin mi?”

Valizi ve eskrim antrenmanları için kullandığı kılıcıyla evden hızla çıktı. Ne bir veda ne bir teşekkür…

Ben de çıktım ardından. Havada sarı bir ayaz vardı. Beraber saatlerce resim, edebiyat tartışarak yürüdüğümüz sokaklar… Evler, ağaçlar… Her yer ıssız bir sarı olmuş, hatta solmuştu.

Sarı, ne zaman benim için bir renk olmaktan çıktı, yaşamım oldu? Farklılığım, yalnızlığım hâline geldiğinden beri mi?

Sarı odayı ona verdim, güneş rengi ayçiçeklerini onun için çizdim çizmesine ama…

Önümde kendinden emin adımlarla, arkasına bile bakmadan gidişini görebiliyordum. Bencil, tasasız hayatı, her şeyi terk etmeye alışık valizini ve onu kucaklamaya hazırdı. Bense içe basan adımlarım, alkol kokan nefesimle onları yakalamaya çalışıyordum.

Sapsarı akan nehrin üzerindeki görkemli köprüye gelmiştik. Suyun sesi bile sarıydı.

Bana destek olan kardeşimden, o geldikten sonra daha fazla para istemiş, arkadaşlığımızla ilgili çıkan olur olmaz söylentilere kulak tıkamıştım.

Başım elektrik çarpmışçasına yanıyor, tüm bedenimden ateşler fışkırıyordu. Dayanamadım, hızlanarak önüne geçtim. Hiç de şaşırmışa benzemiyordu. Küfrümü savurup yüzüne yumruğu yapıştırıverdim.

Beni iteklemeye çalışırken tekrar atladım üstüne. Yüzü sapsarı olmuştu. Elinin kılıcına gittiğini gördüm, aldırmadım! Kaybedecek neyim vardı ki? Havada keskin bir ışığın, ıslığa benzer bir sesle çizildiğini ve kulağımın yandığını hissettim. Kopkoyu, nemli bir sıcaklık suratımdan aşağı doğru aktı. Elimi kulağıma götürdüm, kan vardı sadece. Sıcacık, sapsarı bir kan.


Ben yere yığılırken, “Ne yaptım!” diye inliyordu.

Diz çöküp kolunu başımın altına doladı,

Ne kadar öyle durduk, emin değilim,

“Deli herif!” diye söylenirken başını sallıyordu. Galiba…

Sonra kararlı bir hareketle köprünün kenarına gitti,

Kılıcını nehre attı,

Kucağımda öksüz bırakılmış kulağım kolaj yapılmış bir resme benziyordu,

Ben seyrediyordum,

Kulağımı o da fark etti,

Beyaz mendiline sardıktan sonra beni koltukladı,

Boya kokulu bedenine tüm ağırlığımı yasladım,

Yavaş yavaş, hiç konuşmadan yürüdük,

Biraz ilerde, beraber takıldığımız genelevin kapısına geldiğimizde

Beni bıraktı,

Hava iyice soğumuş,

Nehrin sarışın sesi, çan seslerine karışarak çoğalmıştı,

Elime telaşla mendili tutuşturduğunu,

Yine arkasına bakmadan koşar adımlarla uzaklaştığını,

Hatırlar gibiyim. Sonra…

Pipomu yaktıktan sonra, üzerinde titrek bir hüzünle yanan mum ve kitaplarının durduğu kalın kolçaklı sandalyesini ve sarı, turuncu, kırmızı, kahverengileri ile büyük bir tarla üzerinde dans eden çiçeklere benzettiğim halısını resmediyorum. Vanilyamsı tütün kokusu odanın duvarlarına bile siniyor. Çocuksu bir sevinçle geriye doğru bir adım atıp yaptığım resme bakıyorum. Sandalye artık onun sandalyesi olmaktan çıkmış, renkleriyle bambaşka bir varlığa dönüşmüştü. Sapsarı, yaşayan…

Kapının nasıl açıldığını,

Karşımda sarı uzun saçları ve dekolte elbisesiyle gördüğüm kadına,

Mendili neden uzattığımı,

Hatırlamıyorum.

Suzan  Bilgen  Özgün

Çizim: Burcu Firdevs Demirağ

Öykü daha önce Balkon fanzinin ikinci sayısında ve yazarın Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız adlı kitabında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …