Ana içeriğe atla

Peki Canım Habermas

Memet Baydur, Tomris Uyar
“Politikayı bir yandan bir istenç ve görüş oluşumu biçimi olarak, öte yandan da yönetim olarak ele alıyorsunuz. Bu iki biçim siyasal gücün iletişsel ve yönetimsel güç olarak ikiye ayrıldığı kavramsal ayrımla bir özdeşlik taşıyor.”
Salonun en arka sırasının ucunda oturuyorum. Sahnedeki ortayaşlı, kel, şişko ve gözlüklü adam karşısında oturan kendisine benzeyen öbür adama bunları söylüyor. Altılı ganyanda küçük bir servet batırdım bugün. Bizim davulcu Selim terk ettiği karısı Güzin’den boşandığı için kendini hayvanat bahçesinde aslanların havuzuna atmış. Bense kendimi buraya attım işte. Bu iki biçim siyasal güç bileşkesinin, iletişsel ve yönetimsel ve kavramsal bir kalabalığın ekşimsi ter kokusuyla bütünleştiği bir salonda buldum kendimi. Burası eskiden sinemaydı. Üst kat sinemaydı, alt kat güreş ve boks salonu. Dört minder, iki ring vardı. O zaman da ter kokardı ama seyirci daha azdı. Bir istenç ve görüş oluşumu biçimi yoktu o zamanlar. Koku hariç her şey değişmiş burada. Bir yatılı mektep dağılmış gibi sanki. Kafası kasketli bir sürü adam, gözlükleri bir iple boyunlarına asılı. Kısa saçlı, sırtlarına bohça bezi şallar sarmış, toplu hanımlar. Keçi sakallı, balıkçı kazaklı, tel gözlüklü, atkuyruğu saçlı genç adamlar; balıkçı kazaklı, atkuyruğu saçlı, soluk benizli, yorgun bakışlı genç kızlar. Toplumbilim tartışılıyor anladığım kadarıyla. Dinlemeye çalışıyorum ama ölmek üzereyim. Varımı yoğumu yitirdim yine atyarışlarında. Gözlerimi kapamaya korkuyorum çünkü yine seyisler, jokeyler ve o güzelim hayvanlar gelecek kapalı gözlerimin önüne, biliyorum. Gözlerimi kapamamaya çalışıyorum. Habermas’tan konuşuyorlar. Onlar Jürgen Habermas’la ilgileniyorlar, benim aklım ikinci koşuda beni yatıran Arapkızı’nda.
Don Juan ile Yenifoçalı’ya belki demiştim. Kızımferda’ya, Villareal’e, Akın’a, Lockton Boy’a oynadım kaybettim. Bileydim Habermas’a oynardım. Sonra Fire Water’a, Sandokan’a, Nevzat Bey’e oynadım, yine kaybettim. Bizim dil devrimi bu atyarışlarına kadar uzanamamış. Yazarlara, şairlere filan güçleri yetiyor babaların; at sahiplerine karışmıyorlar. Labrande, Sam for Life, Sentay Guaşe adlı atlar koşuyordu bugün ortalıkta özgürce. Bence bir devrim, ciddi bir devrimse, her şeyi devirebilmelidir. Buradaki insanlara istenç ve iletişimsel dedirtiyoruz, aynı gün hipodromda koşan atların isimleri Georgy Girl, Rhode Island, Boat Race. Olmaz ki hayatım! Günün bankosu Green Peace’di, o da sondan üçüncü geldi.

Habermas bildiğiniz gibi, Frankfurt Okulundan. Hegel ve Marks’tan etkilenmiş ama, okul arkadaşları Adorno ve Horkhaimer’in tersine, hocası Marks’ın ‘değer teorisine’ karşı çıkıyor. Ayrıca aynı okuldan mezun olmuş ağabeylerinin görüşü olan kültürel kötümserlik görüşüne de pek katılmıyor.

Atyarışlarına merak salmadan önce ben de Habermas’la hemfikirdim bu konularda. Sistem ya da mesela ekonomi diyelim, toplumun üstünde kayıtsız şartsız bir egemenlik kuruyordu ya kimi Habermas öncesi Frankfurterlere göre; bu egemenliğin faturası babaların “hayatdünyası” dedikleri bir kavramın cebinden ödeniyor. Hayatdünyası neydi? Sosyal bireyin yakın çevresi. Bu kadar yalın, bu kadar açıktı işte vaziyet.

Durumun ya da vaziyetin bizi getirdiği noktadaki rezil hali hayatdünyamızın sırtına yükleyip, sistemin hükümdarlığını mümkün kılmak bir çeşit gericilikti. Habermas’a hatırladığım kadarıyla katılıyordum ama benim katılımım bugün atyarışlarında kaybettiklerimi geri getirmiyordu. Elbette Habermas okumuş ve okuduklarını hayal mayal hatırlayan bir sosyal birey olarak atyarışlarında kaybettiğim servetin Frankfurt Okulu tarafından geri verilmesini talep edemezdim. Öte yandan şimdi içine düştüğüm bu biçare durumda altılı ganyan sisteminin de bir payı olduğu kesindi.

Sahnedeki şişko elini masaya vurarak kendince kesin bir şeyler söylüyordu. Masaya attığı her yumrukta önündeki mikrofon hafifçe zıplıyordu ve adamın sesi, zıplayan mikrofon yeniden masaya yerleşene kadar kısa bir süre kesiliyordu. Yumrukla zıplayış arasında söylediklerini duyabiliyordum yalnızca. “…dır!” “…tadır!” “…dir!” “…dır!” “…maktadır!” Habermas’ın bu durumla bir ilişkisi yoktu. Ona göre bilim (hatta felsefenin kimi boyutları bile) peşinde koştuğu gerçeklerin değerlerini belirlemek konusundaki yaşamsal rolünü elinden kaçırmış, onun yerine bir ereğe hizmet eden, hedefi belli bir akılcılığın aleti olmuştu.

Weber’in zweckrationalitat dediği şey! Sol tarafımdan efendim diyen birini duydum. Yüksek sesle düşünmüştüm yine. Burada ne işim vardı? Sesin kaynağına baktım. Yirmi yaşlarında küçük burunlu bir kız çocuğu. Ne dedim. Weber’in nesi dediniz diye sordu. Bir şey demedim dedim, yüksek sesle düşünüyordum. Ne düşünüyordunuz? Altılı ganyanda kazanmak için daha iyi bir sistem olmalı. Efendim? Yok bir şey! Sustuk. Biz susar susmaz o şişko masaya bir yumruk daha atıp bir “…dır!” daha patlattı. İnsanlar alkışlamaya başladılar. Yanımda oturan küçük burunlu kıza baktım. O da bana bakıyordu siyah gözleriyle.

Hiç gereği olmadığı halde insanları etkilemek isteğinin kaynağı nedir? Bunu belki eflatun kıçlı Borneo orangutanlarının erkeklerine sorarak öğrenebiliriz. Oraya kadar gitmişken Bataille, Derrida ve Foucault’yu da sorun bakalım, ne diyecekler! Bunları yüksek sesle söylemedim, kıza bakarken hızla aklımdan geçtiler. Gülümseyerek yüzüme bakıyordu. Bilgiç bir beygir gibi konuştum.

Bilim dediğimiz olgu yalnızca teknik bir akılcılığın hizmetinde olmamalı. Öyle olursa kapitalimizmin türlü çeşitli “yerleşme” planlarına hizmet eder, başka bir işe yaramaz. Bilim… akılcı bir tekniği aşan bir … öhhö … meselesidir. (Hâlâ yüzüme bakıyordu) Demek istediğim (ne kadar güzelsin) bilimin teknik olarak kavranması (tanrım, neler söylüyordum!) aslında positifistiktir (aynen böyle söyledim) ve önünde sonunda ideolojiktir! Derin bir soluk alıp sustum. Bakışmaya devam ettik. Hha ha Habermas, gözün çıksın Habermas. Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor. Sonunda konuştu ve bütün hayatımı altüst eden bir şey söyledi. Hayatın bana neden böyle puştluklar kurduğunu da şimdi bile anlamış değilim. Gözüne düşen saçlarını küçük elleriyle geriye itti ve gülümsedi. “Bugün atyarışlarındaydınız di mi?” dedi olanca ciddiyetiyle.

Şimdi bir dakika, ben de Jürgen Habermas gibi positivistik bilimin olumsuz biçimiyle uğraşmak hatta savaşmak için eleştirel bir kuramın gerektiğini savunuyordum başından beri. (Neyin başından beri?) Sosyal ya da siyasal bir reform gerekiyordu efendim! Bunu tartışalım, bunu tartışalım! Alkışlar! Oysa o “bugün atyarışlarındaydınız di mi?” demişti ve aynı siyah gözlerle yüzüme bakıyordu. Hıı dedim, bugün atyarışlarındaydım. Ben de oradaydım dedi. Takdir edersiniz ki bu noktada Jürgen bitiyor, Habermas son yarışta bir burun farkıyla kaybediyor. Altılı ganyanda fena çuvalladım dedim. Beşinci yarışta babam koşuyordu dedi. Öyle ya canım, ne kadar güzel olursan ol, ne kadar açık oturum dinlersen dinle, ne kadar kitap okursan oku, senin de bir baban var, olmalı bir yerlerde! Babanız beşinci yarışta koşuyordu demek ki… Babam jokeydir, Sandokan’a bindi bugün. Sonra da Green Peace’e. Ne güzel, ne güzel! Atyarışlarında babanızı seyredip buraya geldiniz, Habermas oturumunda bulunmaya demek ki. Elimi tuttu (inanılır şey değil) evet elimi tuttu ve atyarışlarında her şeyi yitirdiğini söyledi. Günümüzde devlet dedim, yani modern devlet kapitalizmin esenliği için bir alet durumundadır dedim. Bu sözlerimin atyarışlarıyla bir ilgisi yoktu. İkimiz de biliyorduk bunu.

Atyarışlarında her şeyini yitirdin demek? Evet. Okul taksidimi, gözlük camları için birikmiş parayı, apartman aidatı için babamın bankaya yatırmam için verdiği parayı. Her şeyi. Hepsi bu kadar mı? Evet, daha ne olsun? Erkan’la kavga ettik. Erkan kim evladım? Bizim fakülteden, peşimde dolanıyor, kovdum onu. Ne atları seviyor, ne yarışları, ne de kumar oynamayı. Bir de utanmadan beni öpmeye kalkışıyor salak! Öfkelenmişti, yanakları al al oluyordu, elimi tutuyordu ve konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Aramızda en az yirmi yıl olmalıydı. Elimi elinin altından çektim usulca. Atyarışlarında her şeyini kaybedip buraya Habermas dinlemeye mi geldin? Yok dedi, öyle olur mu? Sizi takip ettim buraya kadar. Allah allah? Bir yaşıma daha girdim. Beni neden takip ediyorsun kızım? Bana kızım demeyin lütfen. Erkan’ı sepetlerken gözüm size takıldı. Gülümseyerek gişelerim önünde elinizdeki biletlere bakıyordunuz. Hepsini gidip çöp kutusuna attınız. Kaybeden insanlar yere atarlar ellerindeki kâğıt parçacıklarını. Orada bir banka oturdunuz, ceketinizin üst cebinden yamru yumru bir sigara çıkarıp kibritle yaktınız. Düşünceli, canı sıkkın, güzel ve umutsuz bir şeye benziyordunuz. Bir neye? Bir fok balığına ya da bir denizaslanına. Bunu söylerken yine elimi tuttu.

Elimi elinin altından usulca çektim. Yarım saat dikilip sizi seyrettim. Babam jokey olduğu için herkesi tanırım hipodromda, herkes de beni tanır, orada büyüdüm ben. Her gelen bir laf ediyordu ama ben gözümü sizden ayırmıyordum. Anlatıyordu, anlatıyordu ve ikide bir elimi tutuyordu, ben de ikide bir usulca çekiyordum elimi elinin altından. Modernite Hegel ile mi başlıyordu? Bana ve Habermas’a göre böyleydi bu. Oysa birbirlerine akraba çoğunluklara göre modern olan Rousseau ile, Descartes ile ve hatta ezici bir çoğunluğa göre Columbus ile başlıyordu. Kristof Kolomb mu diyorlar dedi heyecanlanarak. Evet dedim, Habermas derken oraya geldiler nedense. Usulca elimi çektim. Artık lapa lapa yağan karın altına çıktık ya, eski güreş salonundan bozma sinemadaki tartışma sürüyordu. Aslında her şeyi kaybetmiş sayılmayız dedi. Koluma girdi, bize gidelim dedi, yokuşun ucunda oturuyormuş babasıyla ama bu akşam yalnızmış. Çorba yaparım dedi, votkamız var dedi. Lütfen gelin dedi, beni yalnız bırakmayın. Bir denizaslanına benzediğimi söyledi yine.

Elini tuttum ve durmadan anlattıklarını dinlemeden yürüdüm onunla, beni götürdüğü yere. Normal olanla patolojik olanın arasındaki farkı düşünüyordum ama saçları da güzel kokuyordu. Yarın sabah dedim, yarın sabah hayvanat bahçesine gidelim. Bir an olsun duraklamadan peki dedi. Uzanıp yanağımdan öptü. Foklara, denizaslanlarına bakarız dedim. Peki canım dedi. Peki canım.


Memet  Baydur


Yorumlar

  1. Fena değil. Tat aldığım cümle (ya da cümleler) çokça var. Bir daha mı okusam acaba? Şimdi değil ama, daha sonra. Bazı hikâyeler "bazı zamanlar"da okunmalı bence.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…