Ana içeriğe atla

Zeytin Ağacı ve Barış

Sefa Taşkın, 
İzmir Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği Zeytin Sempozyumu'nda konuşmasını yaparken…

Akdeniz, Ege kıyılarında akşamüstleri güneşe doğru baktığınızda zeytin ağaçları gelin gibidir. Yaşlısı, olgunu, genci sanki gelin duvaklarını bezeyen gümüş tellerle süslüdür. Zeytin ağaçlarının koyu yeşil yaprakları akşam güneşinin yorgun ışıklarıyla birlikte göz alıcı gümüş rengine dönüşür. Doğaya verdiği eşsiz güzelliğin yanı sıra “zeytin ağacı” sanki doğanın bir mucizesidir.

Toprağa düşen zeytin tanesinden, tohumdan üreyen fidan, bildiğimiz zeytin ağacı değildir. Biz Kuzey Egeliler doğada kendiliğinden büyüyen yaban zeytin fidanlarına “delice” diyoruz. Çalıya benzer bu bitki hem yaşamak için kayalık toprağa deli gibi saldırır, hem de küçücük meyvelerinin yağı yok denecek kadar azdır. Yani bu bodur ağaç yağ üretecek kadar “akıllı” değildir!

Deliceler, Akdeniz’in bu delişmen makileri bilgili çiftçiler tarafından aşılanır, “akıllı” hale dönüştürülür. Bugün bizim “zeytin ağacı” olarak bildiğimiz ağaçlar bu “akıllı” ağaçlardır!

Kendi tohumundan üremediği, ancak çelikle, aşıyla çoğaldığı için zeytin ağacına kimileri “kısır ağaç” der, kimileri de “akıllı zeytin”in var oluşunu ilahi güçlere bağlar!

Zeytin ağacı gizemli bir ağaçtır.


Öte yandan bu kadim ağaç giderek Akdeniz-Ege kültürünü belirleyen temel öğelerden biri haline gelir. Sevinçte, acıda, türküde, şiirde “o” vardır. Zeytin ağacı ve çevresi insanı insan yapan sevginin mekanı, birbirine kavuşamayan sevenlerin çektikleri acının tanığıdır!

Anadolu insanının motiflerini tuvaline, halkın deyişlerini şiirlerine yansıtan, Karadut’um, çatal karam’ın şairi Bedri Rahmi Eyüpoğlu yüreğindeki sevda yangınını “Sitem” adlı şiirinde zeytin ağaçlarıyla paylaşır:

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Yar yar
Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar.

Sonra gür soluklu Ruhi Su alır sazı eline! “Sol” dünya görüşü nedeniyle yıllarca hapis yatan, Türk halk müziğini sazıyla evrensel boyutlarda yorumlayan 1940’ların Opera sanatçısı, “basbariton” Ruhi Su, o derin ve görkemli sesiyle Anadolu insanına olan sevdasını bir Ege türküsünde bir garip zeytin ağacına anlatır:

Evlerinin önü zeytin ağacı
Dökülmüş yaprağı kalmış siyeci
Eğer gönlün bende yok ise
Sen bana kardaş de canım ben sana bacı.

Zeytin ağacı Anadolu’nun aynasıdır!


İnsanlık yazmaya başlamakla kendi kültürünü kalıcı hale getirmeye, edindiği yaşam deneyimini gelecek kuşaklara daha kolay aktarmaya başladı. Belki de bu nedenle “Tarih yazıyla başlar!” deniyor. Bugün yazmak için kullandığımız harflerin en temel olanları, göçebeliği bırakıp yerleşik tarım toplumuna geçen ilk insanların uzun yıllar boyunca yarattığı bir buluştur. Onların yaşam biçimini, kültürünü yansıtır.

Kadim Mezopotamya dillerinde A, “alfa”; öküzdür. B, “beta, beth, beyt”; evdir ve G, “gama, gamal”; devedir. Z, “zet, zai, zertum” ise zeytin. İlk yerleşik insanların en çok gereksinim duyduğu nesnelerdir bunlar. Öylesine önemli ve saygı değerdirler ki seslerini, sözlerini yazıya dökerken kullandıkları harfleri bu nesnelere benzetirler.


Akdeniz-Ege insanı zeytin ağacının “ölümsüz” olduğunu kabul eder. “O”, ölmeyen bir ağaçtır!

Türk dilinin ölümsüz ustası Nazım Hikmet, “insanlık durumu, ölüm ve yaşam” arasındaki bağı sorgularken, boşuna zeytin ağacına başvurmaz:

Yaşamayı ciddiye alacaksın
Öylesine ciddiye alacaksın ki
Mesala yetmişinde bile zeytin ağacı dikeceksin
Öyle çocuklara falan kalır diye değil
Ölümden korktuğun halde
Ölüme inanmadığın için…

Ölümsüzlük “kutsal” kabul edilen metinlerin de konusudur!

Adem ve Havva’nın Aden’deki cennetten kovulmasına neden olan, meyvelerini yedikleri, onlara cinselliklerini tanıtan “bilgi ağacı”, incir ağacı ise, onun hemen yanındaki “ölümsüzlük ağacı” da zeytin ağacıdır!

İnsanlık kendi serüvenini yaşarken bilgiyi ve ölümsüzlüğü hala arayıp durmuyor mu?

Zeytin ağacının yaşamındaki her bir evre ayrı bir öyküdür!


Yetişkin zeytin ağacının yapraklı dalı nasıl barışın ve zaferin simgesi sayılıyorsa, zeytin fidanı da insanlarda bir umut, bir sevinç, bir mutluluk, geleceğe güvenle bakma simgesidir.

“Tanrıyla yapılan eski antlaşma” Tevrat’ın “Mezmurlar” bölümünde, 128. Mezmur’da, Hacca giden Museviler okudukları İlahide, mutluluğu onunla tanımlar:

Evin içinde karın
Meyveli asma gibi olur
Oğulların sofranın çevresinde
Zeytin fidanları gibi olur.”
Evet, insanların oğulları, kızları zeytin fidanı gibidir…


Zeytin ağacı mütevazidir ama gönlü ganidir!

Olgun zeytin ağacı doğadaki canlılığın en belirgin ifadesidir. Onun bereketi ve dayanıklılığı, kökü toprağa tutunmuş tüm ağaçlara ve hatta insanlara örnektir.

Göksel dinlerin kutsal kitaplarından Tevrat, insanlara “olgunluğu, hakkaniyeti ve doğruluğu” anlatırken zeytin ağacını işaret eder! Tevrat’ın “Hakimler” bölümünün 9. Bap’ında bu kutsal ağacın erdemine dikkat çekilir;

“Vaktiyle ağaçlar kendilerine kral meshetmek için gittiler; ve zeytin ağacına dediler: Bize kral ol! Ve zeytin ağacı onlara dedi: Allahın ve insanın bana mesh ettikleri yağı mı bırakayım da ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?”

Kral olmak, güç sahibi olmak ya da sahibi olduğu iktidarı elden bırakmamak için kimi insanlar olmadık dalavereler çevirirken zeytin ağacı, üretici olmayı yeğler, iktidar sahibi olmayı elinin tersiyle iter!


Eski zamanlarda eylemli insan yaşamı gün doğumundan gün batımına dek sürerdi. Geceleri dünya karanlık ve ürkünçtü. Bir tek gökyüzü ve onu süsleyen envayi çeşit yıldızlar soğuk evrende insanlara yoldaşlık ediyordu!

Ateş ve ışık karanlık gecelerde insanın yardımcısıydı. Günü uzatıyor, insanı doğa koşullarına boyun eğmekten uzaklaştırıyordu.

Zeytin ve hayvan yağlarından elde edilen ışık insanın ateşten sonra bulduğu en önemli buluşlardandır. Bir kap içine konmuş yağın içine sarkıtılan ipin dıştaki ucunun yakılmasıyla, yağ bitene dek elde edilen ışık insanlığın karanlık gecelere üstün gelmesinin başlangıcıdır. Kandillerin ışığı yüzyıllarca insanları aydınlattı. Dış dünyayı aydınlatan bu mucizevi ışık insanın içsel dünyasının aydınlanmasında da açıklayıcı oldu.

Muhammed Esed’in diliyle, “Nur” suresinin 35. ayetinde “Allah” zeytin ağacını ve yağının verdiği ışığı örnek göstererek kendi konumunu insanlara anlatır:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde kandil bulunan bir oyuktan yayılan ışığa benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir; o fanus ki, inci gibi parıldayan bir yıldızdır sanki. Ve o kandilin yakıtı, ne doğuda ne de batıda eşine rastlanmayan mübarek bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ve o ağacın yağı öyle arı-duru, öyle parlak ki, neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstünde nur! Allah erişmek isteyeni nuruna eriştirir; işte bunun içindir ki Allah insanlara örnekler vermektedir.”

Zeytin ağacı eşsiz bir ışıktır.

O ışık yüzlerce yıldır Anadolu’yu ve insanlığı aydınlatıyor.


İnsan topluluklarının kimliği değişse bile, bu ışık aydınlığını yüzyıllardır sürdürüyor.

İ.Ö. 2. binyılda, dört binyıl önce Anadolu’ya ve Ege’ye Hitit İmparatorluğu egemendi. Arkeolojik, tarihsel ve dilsel verilerden İ.Ö. 2. binyılda, Batı Anadolu’da, Ege kıyılarında Luvi dili ya da Luvisel diller konuşan insanların yaşadığı, bu binyılın özellikle ikinci yarısında beylikler kurdukları, o dönemin büyük Hitit Devleti’ne kafa tutukları biliniyor.

Bugün görüyoruz ki Ege’nin iki yakasında, Yunanistan ve Anadolu kıyılarındaki birçok yerin adı Ege’nin kadim yerli halkının dilinden geliyor. Son yıllarda yapımına başlanan ve TC’nin en büyük limanı olarak tasarlanan Çandarlı Limanı’nın merkezi olan Bergama-Zeytindağ-Kazıkbağlar’ın adı, Helen Çağı’nda “Elaia” idi. “Elaia”, Helence “zeytinyağı” demektir. Aynı yerin adı İ.Ö. 2. binyılda Hitit Çağı’nda “Daini” idi ve bu Anadolu ve Ege’nin ilk yerli halklarından Luviler’in dilinde de “zeytinyağı” anlamına geliyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti de zeytin bahçeleriyle kaplı bu yöreye Zeytindağ dedi.

Zeytin ağacının kültürü ne kadar köklüdür! Bu topraklarda kesintisiz varlığını sürdürüyor.


Anadolu’dan esinlenen, Atina’da odaklanan, izleri bugün bile bizleri etkileyen bir uygarlık kuran; felsefeden matematiğe, tiyatrodan politikaya kadar günümüz düşünsel yaşamımızın temelini oluşturan değerleri bize aktaran Helenler’in, Yunanistan yarımadasına İ.Ö 2. bin yılın ortalarında, Balkanlar’ın yukarısından, Tuna nehri boylarından geldikleri düşünülüyor. Daha sonraları İ.Ö. 1200’lerden itibaren tüm Ege kıyılarına yayıldılar. Ve bu insanlar bu topraklarda yaşayan yerli halkla kaynaşıp yeni bir uygarlık kurdular.

Eski Ege kültürü olayları öykülerle anlatmayı sever: Deniz gibi oynaktır sözler, söylenceler… Her olguya bir kulp bulmayı, olayları örneklerle açıklamaya bayılır!

Antik Helen kültüründe zeytin ağacının varoluş söylencesi Atina kentinin kuruluşuna, bu kentin adının konmasına, korunmasına bağlanır. Eski Ege dininde baş tanrı; insanları yöneten, doğaya egemen olan, insanlar arasındaki ilişkilere karışan tanrı Zeus’tur. Mitoloji, söylenceler Zeus’u bize öyle anlatır ki o sanki hem tanrı kadar erişilmez, hem de insan kadar insandır!

Öykü ya: Tanrılar tanrısı Zeus, tanrılar meclisini birlikte yaşadıkları “Olympos” denen yüce dağda toplantıya çağırır. Konu; o kentin, sonradan adı Atina olacak kentin adını kim koyacaktır, kentin koruyucusu kim olacaktır? İnsanlara en çok yararlı olacak varlığı onlara armağan eden kimse, bu onura o sahip olacaktır. Tanrılar ve tanrıçalar değişik önerilerle yarışmaya girer. Ancak en dikkate değer olanlar; Zeus’un kızı olan akıl ve bilim tanrıçası “Athena” ile Zeus’un kardeşi denizlerin tanrısı “Poseidon”un sunduğu önerilerdir.

Gür saçları ve sakalları yosunla kaplı, üç uçlu mızrağın taşıyıcısı, köpüklü denizlerin egemeni Poseidon; ince ayakları çevik, gürbüz gövdesi güçlü, yelesi rüzgarla savrulan atın insanlar için, savaşta ve barışta yararlı olacağını düşünür ve onu insanlığa sunar!

Zeus’un çatlayan alnından çıktığına inanılan ve bugün Berlin’deki “Pergamon Müzesi”nde, günümüz Bergama’sından 120 yıl önde koparılmış 5 metre yüksekliğinde görkemli bir heykeli bulunan, günümüz Türk bestecilerinin en seçkinlerinden Vedat Sakman’ın bu heykel onuruna olağanüstü güzel bir müzik bestelediği “Athena”, tüm tanrıları şaşırtan bir sunum yapar. Onun insanların yararı için önerdiği varlık; yabani, delice bir zeytin çalısını aşılayıp akıllıya dönüştürdüğü bir zeytin ağacıdır.

Akıl tanrıçası, akıllı ağacı insanlığa armağan etmiştir.

Yarışmayı Athena kazanır! Hem kente adını verir hem de bu kentin koruyucusu olur. Helenler, çok önem verdikleri bu nitelemeye, koruyuculuğa “Pallas” derler.

Evet, işe bakın ki günümüz batı dünyasının kendi kültürüne temel aldığı Helen kültürünü batı kültürünün uygarlık, kentlilik başlangıcına, bu söylenceyle, zeytin ağacını koyuyordu.

O kültür ki Homeros’lardan, Solon’lara, Platon’lardan Vergilius’lara, Aristotales’lerden İbni Batuta’lara uzanacak, günümüze varacaktır!


Zeytin ağacının ve verdiği ürünlerin kültürel yüceliği günlük hayatımıza aynı seçkinlikle yansımaz. Zeytin ağacını yetiştirmenin, onu yaşatmanın yanı sıra ondan ürün, verim almanın, ürünlerinden yaşam gailesini karşılayacak gelir elde etmenin zorluğu hiç de küçümsenemez.

Örneğin Ege’nin lacivert sularına yaslanmış Anadolu yamaçlarını süsleyen zeytinliklerin kimi yerlerde yok edilmek istendiği ortadadır. Altın aramak gerekçesiyle Kaz Dağları ve Madra Dağları’nın delik deşik edilmesi yetmiyormuş gibi, günümüzde Maden Yasası çerçevesinde, Zeytincilik Yasası değiştirilerek tüm zeytinlikler toza dumana boğulmaya, kesip parçalanmaya kalkışılıyor.

Soluk almamızı daha zora sokacak termik santrallar yapmak için Soma-Yırca’da olduğu gibi, kimi yetkililer gözlerini kırpmadan, vicdanları sızlamadan, bilime olduğu kadar kutsal kitaplara da meydan okurcasına binlerce zeytin ağacını dev gibi makinelerle kesip paramparça ediyorlar.

İzmirli kör ozan Homeros’un üç bin yıl önce “sıvı altın” dediği zeytinyağını veren zeytinliklerin yerine, “altın madeni” işletmesi adı altında siyanürlü, ağır metalli, zehirli atıkları toprağa koyuyorlar.

Yanlış hesap sonucu, Balıkesir-Havran Ovası’ını sulamak için, zeytin ağaçlarının yuvası olan bir vadiye, yapımı önce sevinçle karşılanan bir baraj, zeytin üreticilerine inanılmaz sorunlar yaratıyor. Günde 2.000-2.500 adet (100-250 kg) sinek yiyen ve üreticinin zeytin sineği zararlısına karşı mücadelesine yardımcı olan yarasalar, baraj yapımı sırasında yuvaları bozulduğu için ortadan kayboluyor. 2009 yılında o bölge zeytincileri büyük gelir kaybına uğruyor.

Çevreye etkisi iyice düşünülmeden, iyi araştırılıp değerlendirilmeden, yalnızca ekonomik kaygılarla ve güncel ihtiyaçları karşılama güdüsüyle yapılan müdahaleler hiç beklenmeyen olumsuzluklarla karşılaşılmasına neden olabiliyor.

Biliniyor ki, içinde yaşadığımız doğa binlerce yıllık oluşumun sonucudur. Doğal besin zinciri, doğanın kendi dengesini kurmasında en önemli etkendir. Doğanın dengesiyle oynanması yalnız diğer canlıları değil, insanların varlığını da tehdit ediyor.


Oysa Türkiye’nin zeytinlikleri, kapladığı alan bakımından dünyada beşincidir.

Son yıllarda Anadolu insanı, devlet tarafından da desteklenen girişimcilikle, büyük bir istekle dağa taşa zeytin ekiyor. Zeytin ağacı varlığımızın 100 milyondan 160 milyona ulaştığı ifade ediliyor. Ülke hızla dünyada ikinci büyük zeytinliklere sahip ülke olma yolunda ilerliyor.

Uzmanlar, daha 12 milyon zeytin fidanı dikilebilecek alan olduğunu bildiriyor. Bu potansiyel, değerlendirildiğinde Türkiye Gayri Safi Milli hasılasının % 15’inin zeytin ağaçlarından sağlanacağı hesaplanıyor.

Zeytin ağacı, ağırbaşlılıkla birlerce yıldır insanlığa faydalı olmayı sürdürüyor ama her tuttuğunun altın olmasını isteyen Frigyalı Midas gibi, kimse kusura bakmasın, açgözlülerin para hırsı bir türlü bitmiyor.


İnsanlığa günlük yaşamında bunca yararı olan, manevi değerlerinin oluşmasında, insanlığın kutsal saydığı inançlarda da yol açıcı olan zeytin ağacı, toplumsal ve siyasal olaylarda da yön göstericidir.

Taşıdığı ölümsüzlük kavramı, onca acılara, yıkımlara, yok oluşlara neden olan savaşın karşısına dikilir. Zeytin ağacı ve zeytin dalı, savaşa karşı barışın, hatta umudun simgesi olur.

Bazen “tek başına” dağlarda bayırlarda poyrazla süzülür, bazen “bir orman gibi kardeşçesine” yamaçlara yayılır, süsler.


Eski Helen dünyasında, “daha iyi olmak, insanlara örnek olmak” amacıyla yarışmalar yapılırdı. Ustalık anlamına gelen “athlos” sözcüğünü İzmirli ozan Homeros “yarışma” anlamında kullanıyordu. Yarışmaları kazananlara büyük saygı duyulur, “genç adamı” simgeleyen “Kuros” denen heykelleri yapılırdı.

Çıplak yarışan genç adamlardan birinci gelenin başına Atina’daki Zeus Tapınağı’nın hemen arkasında bulunan kutsal zeytin ağacından, altından yapılmış bir orakla bir çocuk tarafından kesilen zeytin dalından yapılmış bir taç takılırdı.

Zeytin dalı üretimin, ürünün, dingin yaşamın, kısaca barışın simgesiydi. Bugün de çekişme, çatışma, savaş istemeyenler karşıtına “zeytin dalı” uzatmıyor mu?

Zeytin dalının getirdiği barış kavramı İbrani dinlerde de vardır.

Büyük tufan sonunda Nuh’un gemisi Ağrı ya da Cilo Dağı’nın tepesine oturunca, etrafı engin sularla çevrili Nuh peygamber, basılacak toprak aramaları için gemiden gökyüzüne üç kuş salar. Üçünden de birer dilek dilenir. Kelaynak kuşu, bereket getirecektir. Çünkü ürünlerdeki börtü böceği yer bu kuş ve üretimin verimini arttırır. Kırlangıç, yıldırım gibi uçar ve yeni yuva yapmanın ustasıdır; ondan yeni bir çağ başlatması beklenir. Güvercin ise her zaman sakin, sessiz ve uyumludur. Güvercinden barış getirmesi umulur.

Kuşlardan bir tek güvercin geri gelir Nuh’un gemisine. Gagasında bir zeytin dalı taşımaktadır. İnsanlık, bereket ve yeni çağın ötesinde barış umut etmelidir.

Bu kavram, dünyamızda yüzyıllardır varlığını sürdürüyor. Güvercin ve zeytin dalı, barışın simgesidir. Dünyada barışı sürdürmek amacıyla yapılan yarışmalarda kazanan gençlerin başına zeytin dalından yapılmış bir çelenk koymak adettir.

Binlerce yıllık zeytin ağacı, dünyada barışın egemen olmasına yardımcı olmaya devam etmektedir. Çağımız ve bölgemiz uzun yıllardır yüz binlerce erkeği, kadını, çocuğu ölüme sürükleyen, yerinden yurdundan eden, göç yollarına iten acımasız bir savaşı yaşıyor.

Akdeniz, kaçak göçmenlerin boğulduğu bir mezar çukuruna dönüşüyor. Afgan, Filistinli, Iraklı, Suriyeli çocukların, savaşın neden olduğu perişanlığına yürekler dayanmıyor. Vahşi çeteler insanları kıtır kıtır kesmenin yanı sıra insanlığın en ender tarihsel değerlerini, mirasını da yıkıyor, yok ediyor.

Ülkemizde, barışçıl ortamlarda konuşularak, anlaşılarak çözümlenecek sorunlar çatışmalara yönlendirilerek içinden çıkılmaz bir hale sokulmaya çalışılıyor. Ülkemiz Orta Doğu’nun karanlık savaş bataklığının derinliğine çekilmek isteniyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir”. Evet, “yurtta barış, dünyada barış” olmalıdır. Zeytin ağaçları ürün vermeli, ürünlerini insanlar hakça paylaşmalı, yağının ışığı bize sonsuzluğu, kökleri ölümsüzlüğü anımsatmalıdır.

İnsanlar başlarında yaşam kaygısı, savaş korkusu değil barış çelenkleri taşımalı.

Aklımız ve bilgimiz, zeytin dalıyla birlikte, ülkemize ve dünyaya barış getirmeli, barışı kalıcı hale getirmelidir.

Barış hepimize, ekmek kadar, su kadar gerekli değil midir?


Sefa  Taşkın




Yorumlar

  1. Sefa Bey pek güzel anlatmış.
    Delice, zeytinin en sağlıklı tanesinin en zor koşullarda varolabilmiş hali olduğu için gövdesi de sağlıklıdır. Babamın 50 yıl önce dağlardan söküp aşıladığı bilek kalınlığındaki genç deliceler 50-60 cm gövde çapına erişti. TPAO'nın Aliağa'da 1968 de kamulaştırdığı tarlamıza yaptığı lojmanların bahçelerindeki en görkemli ağaçlar. Akran sayılırız; üstelik kuyu suyu ile sulamışlığım var kurak geçen yazlarda. Benden çok yaşayacaklar, yaşasınlar.
    Servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok yaşasın zeytunlar, özellikle de deliceler: http://www.izlesene.com/video/ezginin-gunlugu-delice-zeytin/5575407

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …