Ana içeriğe atla

Bir Hayalperest İçin Ağıt


Vonnegut’la ilgili internette sağa sola bakınırken, aşağıda okuyacağınız söyleşiye denk geldim. Söyleşenler Kurt Vonnegut ile Kilgore Trout. Vonnegut okurları Kilgore Trout’u yakinen bilirler. Bilmeyenler için kısaca bahsedelim.

Kilgore Trout, başarısız bir bilim kurgu yazarıdır. Kitapları bulunmaz ama şansınız yaver giderse porno dergilerin satıldığı dükkanlarda rastlayabilirsiniz. Vonnegut’un romanlarında arz-ı endam eder Trout. Garip isimli ve tuhaf hikayeli kitaplarının bahsi geçer (İstiridye Kabuğundaki Venüs, Korkma Sönmez Bu Şafak, 2BR02B, Tekerlekli Veba, Yıldız Kümeleri Arasında Üç Gün İzin, vs.) Trout’un bir karakter olarak göründüğü ilk Vonnegut romanı Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater’dır.

Trout, Vonnegut’un alter-egosudur, bir nevi. Vonnegut’un Trout’u yaratırken bilim kurgu yazarı arkadaşı Theodore Sturgeon’dan esinlendiği söyleniyor. İkisinin de soy isimlerinin balık isimleri olması gibi hoş bir ayrıntı da mevcut. Her neyse, biz söyleşiye gelelim.

Söyleşi 15 Ekim 2004 tarihinde yapılmış ve muhteşem ikilinin son buluşmaları olmuş. Çünkü Trout o gece, (söyleşide de bahsi geçen) medyumun tarot falı bakarak yumurtladığı gerçeğe dayanamamış. Kadın, “doğal afet” George W. Bush’un yeniden Başkan seçileceğini söyleyince Trout kanalizasyon temizliğinde kullanılan, sodyum hidroksit ve alüminyum pulcuk karışımı olan Drano içerek intihar etmiş.

Onur Çalı

Kurt Vonnegut ve Kilgore Trout

Kilgore Trout: Lanet hayatımda bir kere bile oy kullanmadım. Suç ortağı olmak istemedim. Ama galiba vakti geldi artık?
Kurt Vonnegut: Gezegenin bağışıklık sisteminin bizden kurtulmak istediği çok açık ve işte tam zamanı! Ama yine de git birine oy ver. Lanet olsun.
Kilgore Trout: Herkes çok cahil.
Kurt Vonnegut: Başkan Bush’un popülaritesi, her şey bir tarafa, bizim uzun süredir Norman Rockwell tarzında romantikleştirdiğimiz Amerika halkının gerçekte ne olduğunu gösteriyor: Televizyon ve dandik okullar sayesinde cahiller. Emin ol böyleler!
Kilgore Trout: Sen hiç gerçekten zeki biriyle karşılaştın mı?
Kurt Vonnegut: Yalnızca bir kişi; Saul Steinberg, müteveffa grafik sanatçısı. Zaten benim tanıdığım herkes şimdi ölü. Sözüm meclisten dışarı elbette. Saul’e her şeyi sorabilirdim ve altı saniye içerisinde bana mükemmel bir yanıt paslardı. Mükemmel cevabı homurdanırdı.
Kilgore Trout: Nasıl sorulardı bunlar?
Kurt Vonnegut: Mesela sorardım: “Saul, Picasso hakkında ne düşünmeliyim?” Altı saniye geçerdi ve Saul homurdanırdı: “Tanrı onu dünyaya, bize harbiden zengin olmanın ne demek olduğunu görelim diye göndermiş.” Sonra ben yine sorardım: “Saul, ben bir romancıyım ve arkadaşlarımdan çoğu da romancı. Her ne kadar kitaplarını sevsem de, arkadaşlarımdan bazıları benim yaptığımdan bambaşka bir şey yapıyorlarmış gibi geliyor bana. Neden böyle hissediyorum sence?” Altı saniye geçerdi ve Saul homurdanırdı: “Çok basit: İki tür sanatçı vardır ve biri diğerine üstün değildir. Bir tür kendi sanat dalının tarihine karşılık verir, diğeri ise hayatın kendisine.”
“Saul, sende tanrı vergisi bir yetenek mi var?” dediğimde ise, yine altı saniye geçerdi ve sonra homurdanırdı: “Hayır. Ama herhangi bir sanat eserinde verdiğimiz tepkiler, aslında sanatçının kendi sınırlarına karşı verdiği mücadeledir.”
Kilgore Trout: Peki.
Kurt Vonnegut: Etkilenmişe benzemiyorsun.
Kilgore Trout: Peki dedim ya.
Kurt Vonnegut: Çok gelişigüzel söyledin.
Kilgore Trout: Pardon. Beni bilirsin, böyleyim işte.
Kurt Vonnegut: Pekala. Başka zeki biri mi? Tamam, bunu dinle: İkinci Dünya Savaşından sonra Chicago Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümüne yüksek lisans kaydımı yaptırdım. Bilirsin, Chicago ülkenin en mağrur üniversitesidir. Yarımızın gazilerden oluştuğu sekiz kişilik bir seminerde, en sevdiğim hoca, aslında benim tez danışmanımdı, bize şu Sokratik souruyu sormuştu: “Bir sanatçı ne yapar?”
Kilgore Trout: Bi’ dakka! Chicago’yu bu kadar mağrur yapan nedir?
Kurt Vonnegut: Bi’ Harvard olmaması.
Kilgore Trout: Ha, anladım: Yüksek sosyete olmaması.
Kurt Vonnegut: Bingo! Her neyse işte, o seminerdeki herkesin ukala cevaplarla orada oturduğundan emindim, çünkü yüksek lisans semineri demek bir nevi doğaçlama tiyatrodur. Ama bir tek hocanın yanıtını hatırlıyorum, şöyle demişti: Bir sanatçı der ki: ‘Gezegendeki ya da ülkemdeki, hatta kendi berbat hayatımdaki kaos hakkında elimden bir şey gelmeyebilir ama en azından elimdeki bir parça kağıda ya da tuvale ya da kile ya da mermere olması gerektiği şekli verebilirim.’
Kilgore Trout: Peki.
Kurt Vonnegut: Bugün Viagra’nı almayı mı unuttun acaba?
Kilgore Trout: Çok komik. Ama hocanın bir sanatçının yaptığını söylediği şeyi ben her zaman yapıyorum. Dişlerimi fırçalarken ya da ayakkabılarımın bağcıklarını bağlarken... Sen bu adamın zeki olduğunu mu söylüyorsun? Dallamanın teki.
Kurt Vonnegut: Sen daktilona kağıt taktığın zaman, ona olması gerektiği şekli vermeye çalışmıyor musun?
Kilgore Trout: Hayır, sadece lanet kağıda yazıyorum.
Kurt Vonnegut: Şu anda ne gibi lanet şeyler yazıyorsun?
Kilgore Trout: Geleceğin, tıpkı geçmiş gibi, şimdiki zamanla ilişkisi üzerine bir şeyler. Zürafalar ancak gelecekten gelmiş olabilirler. Evrimin geçmişte bu savunmasız ve elverişsiz yaşama on beş dakikadan fazla izin vermiş olması mümkün değil.
Kurt Vonnegut: Öyle diyorsan öyledir.
Kilgore Trout: Bir de şunu dinle: Birinci Dünya Savaşına ikincisi sebep oldu. Aksi halde ilkinin hiçbir anlamı olmazdı. Hiçbir şey ifade etmezdi ve Picasso, geleceğin müzelerinde sergilenen resimler yapmak zorunda kalırdı.
Kurt Vonnegut: Anladım.
Kilgore Trout: Einstein gibi düşünüyorum. Sen anlamazsın. Baksana, senin zeki dediklerinin ikisi de erkek. Kadınlar da zekice laflar ederler. Geçen gün bir kadınla yürüyüşe çıkmıştım ve ayakkabılarımın bağcıklarını sıkılamak için durduğumda, allah seni inandırsın, şöyle dedi bana: “Bir erkekle ne zaman yürüyüşe çıksam, ayakkabılarını bağlamak için duruyor. Erkekler neden iki düğüm atmazlar? Bir tür bağlanma korkusu mu acaba?” Senin antropolojin ne der bakalım buna? Bahse varım Chicago’da size erkekler ve ayakkabı bağcıkları hakkında bir şey öğretmemişlerdir.
Kurt Vonnegut: Bu antropolojinin konusu değil, sosyolojinin konusu.
Kilgore Trout: Ne farkları var ki? Hep merak etmişimdir.
Kurt Vonnegut: Sosyolog maaşını Sosyoloji Bölümünden alır; antropolog ise Antropoloji Bölümünden.
Kilgore Trout: Meseleyi açıklığa kavuşturduğun için sağ ol.
Kurt Vonnegut: Bilgi kuvvettir!
Kilgore Trout: Peki, ben kaçar. Ciao, adios ve aloha.
Kurt Vonnegut: Hayırdır, nereye?
Kilgore Trout: Cohoes’e dönüyorum, Adsız Alkolikler toplantısına katılacağım.
Kurt Vonnegut: Ama sen alkolik değilsin ki!
Kilgore Trout: Hatun düşürebildiğim tek yer orası. Kalkanlarını indirmiş oluyorlar. “Selam, ben Kilgore Trout, ben bir alkoliğim.” Flamingo denen şu fıstıkla tanıştım. Hatun profesyonel medyum. Benim için ülkenin falına bakacak. Seçimleri kimin kazanacağını söyleyecek.
Kurt Vonnegut: Pekala.
Kilgore Trout: Kendine iyi bak.
Kurt Vonnegut: Sen de.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …