Ana içeriğe atla

Öykü yükselmiyor, çöküyor! (Dünlükler 8)


03.Ekim.15 Cumaertesi

Kısa öykü riskli iş. Zor iş. Necati Tosuner’in tanımını tek geçerim ben: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için çok kısa olan öyküdür.”

Öyle olması gerekmediği halde kısaltmaya çalışırsanız pot yapmış ceket gibi sırıtıverir, paçası kısa pantolon gibi sevimsizleşir. Monterroso’nun dediği gibi, bir anektod haline gelir ki bu hiç iyi olmaz. Tabi bir de şu var; bir metne öykü diye bakmamız için gereken bazı şeyler var. Bunlar yoksa, o metin (kısa ya da uzun olması fark etmez) öykü olmuyor; öykümsü oluyor, anektod oluyor, facebook’ta çok daha iyilerini bulabileceğimiz zeka gösterisi metinlerine dönüşüyor.

Bu bağlamda, son dönemde okuduğum öykü kitaplarından Eduardo Berti’nin İmkansız Hayat’ını başarısız buldum. Birkaçı dışında öykü olamamış, kısa olsun diye zorlandığı her halinden belli olan metinler olarak göründü bana.
Bazı kitapları bekletir bekletir, sonra okursunuz ya. Zamanı gelmiştir demek ki. Gül Ersoy’un Sahilden Bostancı’sını da böyle, kitabı edindikten epey sonra okuyabildim. Kitaptaki öykülerin ekseriyetini beğendim. Kısa öykünün başarılı örnekleri vardı kitapta. Ayrıca, öyküleri okurken epey farklı mekanlara uğranıyor, seyahat yapmış gibi oluyorsunuz, benden söylemesi.


04.Ekim.15 Pazar

Yazmak için gerekenler: Eser miktarda CÜRET (bu kadar iyi ve güzel kitaplar varken ben de bunu yazdım diyerek ortaya çıkma cesareti), mebzul miktarda HEVES ve HEYECAN (yazmaktan, yazıyor olmaktan duyulan heyecan, yazma hevesi; yazar olma hevesi değil) ve sınırsız miktarda ARZU (yazmayı gerçekten istemek, yazar olmak şık/havalı olacağı için değil, yazmanın kendisini sevmek ve istemek).

Bu aralar, bu dördünü de kaybettim sanırım. Hükümsüzdür.


05.Ekim.15 Pazarertesi

Roman: Anneniz izlerken gözünüzün kaydığı, biraz izledikten sonra gelecek sahnelerde ve bölümlerde neler olacağını adınız gibi tahmin ettiğiniz halde izlemeyi bırakamadığınız, senaryosu klişelerle dolu, oyunculukları kötü ve fazla teatral, yersiz uzunluktaki yerli dizi.

Öykü: Ancak alternatif film festivalleri ya da küçük salonlu sinemalarda izleyebileceğiniz, anlamak/zevk almak için belirli bir kültürel altyapınız olmasını gerektiren, izledikten sonra da üzerinde düşünüp durduğunuz (ve hatta bazı anlamadığınız şeyleri araştırdığınız) düşük bütçeli ve bağımsız film.

Şiir: Bir zamanlar çok güzel örneklerini izlediğiniz için her seferinde şans verdiğiniz ve fakat genelde izlerken hiçbir şey anlamayıp zevk almadığınız ve izledikten sonra da kendi kendinize “Ee, ne şimdi bu?” diye sorduğunuz, ancak ve ancak alternatif film festivallerinin hafta içi programlarında, mesai saatlerindeki seanslarda gösterilen kısa film.

Bu aralar piyasanın yeni gözdesi olduğu için Peki ya novella? diye soranlar olabilir…

Novella: Bir zamanlar iyi örneklerini gördüğünüz, televizyon dizisinden hallice (ama sinema filminden halsizce) olan, artık bir nostalji unsuru haline gelmiş bulunan televizyon filmi.



06.Ekim.15 Salı

Post-Öykü sürekli takip ettiğim bir dergi değil. Zaten ilkgençliğimde binbir emek ve zahmetle edindiğim zamanki gibi hevesle çıkmasını bekleyip yutar gibi okuduğum dergi sayısı bir elin parmaklarını katiyen geçmiyor uzun süredir. Fuat Sevimay’ın öyküsünü görünce dergide, aldım (sıkı öykü). İyi ki de almışım. Bir süredir kafamı kurcalayan, beni rahatsız ve huzursuz eden sorunların bazılarını Aykut Ertuğrul’un “Öykü Gerçekten Yükseliyor mu?” yazısında (Post Öykü, sayı 6) buldum. Bence öyküye bulaşmış herkes okumalı bu yazıyı.

Kötü kitap eki yazıcıları gibi yazıyı özetleyecek değilim. Bir kısmı yazıda da geçen, kendimce problem olarak gördüğüm bazı şeyleri yazacağım için yukarıdaki girişi yaptım. Hem de öykü ve yazı gözden kaçmasın istedim.

Çok fazla öykü kitabı, seçki öykü kitapları, öykü dergileri (ya da öykü ağırlıklı edebiyat dergileri) yayımlanıyor. Birkaç senedir de bu durum sevinçle karşılanıp “Öykü yükselişte!” türünden nidalara boğuluyoruz. Bunları bir kenarda bırakalım. Devam edelim. Birçok öykü kitabının ve seçki öykü kitaplarının yayımlandığı malumunuz zaten. Bunların iyisi kalır kötüsü de elenir gider. Olan kağıtlara ve ağaçlara olur en fazla. (Ki bu da az şey değil ya, neyse!)

Ancak mesele bu kadar basit değil, bu kadarla kalmıyor elbette. Aykut Ertuğrul’un da yazısında bahsettiği gibi, bu öykü enflasyonu (hadi verimi diyelim) beraberinde bir öykü eleştirisi getirmiyor. Zaten çorak olan eleştiri alanında sınanmamış oluyor bu yükselen türün yeni neferleri. Böylece hangi kitap, hangi öyküler gerçekten iyi, hangileri Türkçe öyküye zenginlik katıp öykü dilini ve birikimini genişletiyor? Bunları hiç bilemiyoruz. Hangileri suni bir reklam ve PR pompasıyla ortaya çıkıyor, nasıl bezdirici tekrarlardan ve klişelerden oluşuyor, nasıl yıllardır tekrarlanan aynı biçimler ve benzer duyarlıklar etrafında gezinip duruyor? Bunları hele, hiç bilemiyoruz. Bu kadar öykü kitabı enflasyonun (2014 yılında 326 adet) yarattığı karmaşa içerisinde şanslı olanlar, Birbirlerini Okuyan Öykücüler Cemiyetinin (BOÖC) bazı üyelerince yazılmış birkaç güzelleme yazısına mazhar olabiliyorlar ancak. Ancak bu kadar. Ha, bu arada, zaten biliyorsunuz da, BOÖC’den başka kitaplar hakkında yazılar yazanların kitapları hakkında, daha sonra, hakkında yazı yazdıkları kitapların müellifleri yazı yazıyorlar. Ya da zaten biraz evvel yazmış oluyorlar. Al gülüm ver gülüm ya da Yersen ve Dadaşlar.

E ahval ve şerait böyle iken, öykünün yükseldiği filan da yok elbette. Yığılıyor. Genişlemeden, yeni anlatım olanaklarına, yeni konulara, yeni bir dile doğru genişlemeden, dar bir alanda sıkışıp kaldığı ve yığıldığı için de çöküyor, abilerim ablalarım!

Biraz da edebiyat ortamı ya da piyasası denilen şeye, ucundan da olsa, bakalım:

Teliflerin doğru düzgün ödenmediği; bırakın telif ödemeyi, telif ücretinizi Gezi Direnişi'nde yaşamlarını yitirenler ve yaralananlar adına dikecekleri bir anı fidanlığı için kullanacaklarını söyleyip ne fidanlık ve insanlık bilen yayınevlerinin revaçta olduğu; bu fidanlıkla ilgili efendice soru sorduğunuz için bu aynı yayınevinin aklınca size “ceza kesmeye” kalktığı; sizinle yapılmış bir röportajı bir kitap içerisinde –size kesinlikle sormadan ya da haber vermeden– kullanan ya da öykünüzü bir seçkide kullandıktan sonra (elbette telif vermeden, çünkü malum piyasa koşulları, küçük yayıneviyiz falan ilan) o seçki kitabı size ödemeli olarak gönderen nezaketsiz yayınevlerinin cirit attığı bir ortamdayız.

Üstelik, yukarıda birazını saydığım rezilliklere kimsenin, hadi biz tıfıl ve genç yazarları geçelim bir kalemde, usta denilenlerin (kahir ekseriyetinin) bile gık demediği/belki de bir nedenle diyemediği bir ortamdayız. Yukarıdaki köy kurnazı ahlaksızların ve nezaketsizlerin isimlerini vermeme gerek yok herhalde. Ama doğru davrananların isimlerini de –aksine– vermem gerek. Ben son zamanlarda pıtrak gibi çoğalan bu seçki kitapların birkaçında yer aldım ve doğru (ve olması gereken gibi) davranan tek yayınevi oldu: Notos.

Hanımefeler beyefeler! Daha çok söylenecek şey olduğu halde bu kadarıyla yetinmek istiyorum. Çünkü bu bazı örneklerini yukarıda –isim vermeden– saydığım yayınevleri kimlere benzer biliyor musunuz? Ailenizde, iş yerinizde, yani konuşmaya görüşmeye mecbur olduğunuz kişilerden oluşan ortamlarda tartışmamak için kaçak dövüştüğünüz, mümkün olduğunca az muhatap olmaya çalıştığınız ve halk arasında en kibar tabiriyle çamur olarak adlandırılan kimselere benzerler. Çünkü, bilirsiniz, tartışmaya kalksanız işi mecrasından çıkarıp çok rezil bir hale getireceklerdir.

Bu arada, dikkat ettiyseniz, daha ödül rezilliklerine, kendi kendilerine ödül verip duran cemaatlere hiç değinmedim. Ölü sevici dergilere, amatör bir ruhla ve iyi niyetle ortaya çıkan niteliksiz dergilere (yeni bir dergisin, niye yıllar önce yayımlanmış, kitaplarda yer almış metinleri tekrar yayımlarsın?) de değinmedim. Popüler internet diliyle yazılmış hikayeleri öykü kitabı diye basıp gözümüze sokan bösböyük yayınevlerine hele, hiç değinmedim. Seri atölye üretimi yazarlara, atölyelerden ve milletin kitabını parayla basmaktan semiren sözde yayıncılara, sosyal medyada birbirlerini güzelleyip duran yazıcılara (cnmın kitabı çıktı, çok güzel kalp çiçek hayır cnm senin kitabın daha güzel kalp çiçek böcek), oturup iki satır eleştiri yazmayı beceremediklerinden sahte isimlerle onun bunun kitabına bok atan sosyal medya çetelerine, yazardan çok anadolu turnesine çıkmış şarkıcıya benzeyenlere, birbirinin yüzüne gülüp arkasından sallayan yazarcık sürüsüne hele, aman aman… Ama bu kadarı zaten yeterli.

Ben, şahsen, böyle bir ortamda öykünün çöküşüne ne yazar ne de okur olarak ortak olmamayı tercih edeceğim. Hepimize sıhhatler olsun!

* * *

Bu dünlüğün müziği, bu kadar tatavadan sonra dinlendirsin bizi. Size koskocaman, pamuk gibi bir albüm: Anouar Brahem – Le Pas Du Chat Noir



Onur Çalı 


Yorumlar

  1. hay bin yaşa. daha dün bir gazete eki yazısından dolayı aynı şeyleri hissetmiştim. kitabı incelemeden, yazım anlatım hatalarını görmeden (veya da görmüş ama yazmaya gerek duymamış belki de cesaret edememiş?) methiyeler dizmiş yazara. peh, dedim yazıklar olsun yükselen öyküye!

    YanıtlaSil
  2. Çok guzel bir yazı, ama çok guzel!

    YanıtlaSil
  3. Bugünkü Necip Tosun-Aysun Kara söyleşisini izledikten sonra bir kez daha okumak iyi geldi.
    1000 den fazla öykü yazarı ve 326 sının kitap yayınladığı bir çevrede Mahallenin delisi olma cesaretini gösteren bıçkın Arnavut'u sevgiyle selamlıyorum.
    servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :) Eyvallah abi. Nedense bu "deli işler" hep bize düşüyor ama olsun!

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …