Ana içeriğe atla

Tarihin Beyaz Donu

Anlatacağım bu hadise sıradan bir çamaşır asmayla başlıyor ve yine bununla bitiyor. 70’lerin sonuna doğru gelişmiş olması gerek, çünkü artık 9-10 yaşlarında olduğumu hatırlıyorum, o yıllarda ise en küçük Bulgar dağı olan Sakar’ın gölgesinde konumlu, Bulgaristan’ın en küçük kasabalarından birinde, avlulu küçük bir evde oturuyorduk. Bir zamanlar kasaba, insanların burada merkep veya başka yük hayvanı yerine deve yetiştirmesiyle ünlüymüş, ama son deve de 60’larda falan ölmüş. En küçük dağın (küçük, ama yine de dağ, diyorlardı insanlar) yanındaki bu küçük kasabada tek oda ve antreden ibaret, küçük avlusunda bir sıra domatesin, aralarında çamaşır ipi gerili iki kiraz ağacının ve annemin gururu, karbon kâğıdı gibi mor renkli bir tutam Hollanda lâlesinin bulunduğu minnacık bir evde yaşıyorduk.
Bir gün babam avluda iki kiraz arasında gerili ipe çamaşır asarken komşumuz olan Bay Kostadin avlu duvarına yaklaşmış. Gerçi komşu sözcüğü Bay Kostadin’e pek yakışmıyordu. 70 yaşındaki bu doğuştan aristokrat ve kibirli ihtiyar kasabamızın en iyi avukatıydı. Efsanevi bir robdöşambr giyiyor ve Balzac takma adını taşıyordu. Bu takma adı bir ölçüde Bay Kostadin’in kusursuz Fransızca konuşmasına ve Balzac’ın yazmış olduğu her şeyi orijinalinden okumuş olmasına dayanıyordu. Bununla o doğrudan yerel rekorlar kitabına giriyordu ve gün gelip de birilerinin onun yerini alacağını hiç sanmam. O zamanlarda Balzac hakkında neler biliyorduk? Büyük bir çapkın olduğunu ve yazarken çok kahve içtiğini. Veya kahve içerken çok yazdığını. Öyle veya böyle, o zamandan hafızamda 42 rakamı kalmış. Bunun 42 roman mı, yoksa günde 42 fincan kahve mi olduğunu hatırlamıyorum, ama her iki durumda da bu rakam saygı uyandırıyordu. Ve bu saygı otomatikman Bay Kostadin’e geçiyordu. Dikkat buyurun, hiç kimse ona Bay Kosta veya hele hele daha çapkınımsı olan Bay Kotse demiyordu. Hayır, o Bay Balzac Kostadin’di ve sonuna dek de öyle kaldı. Trençkot, kürk palto veya kazağın revaçta olduğu o yıllarda robdöşambr giymek adeta şan ve şeref meselesi, aristokratlık göstergesiydi. Şimdi bile gözümün önünden gitmiyor – uzun, kahverengi, yakası gri kantla çevrelenmiş, sedeften üç büyük düğmesi ve aslankuyruğu ucunu andıran püsküllerle sonlanan kemerli bir robdöşambr.
Sözünü ettiğimiz robdöşambr, Bay Balzac Kostadin’i, başçavuşluğa kadar yükselmiş bir polis olan ve isteği üzerine herkesin ona Feliks Edmundoviç, kısaca – Çekist, yakında olmayınca da Zabit dediği soldaki komşumuzun gözünde kuşku uyandıran biri olarak göstermeye yetiyordu. Hiçbir zaman üniformasız göremeyeceğin polislerdendi ve biz kardeşimle, geceleri üniformalı, apoletli ve tabancayı koymak için küçük iç cebi olan bir pijamayla yattığına dair gizlice iddiaya giriyorduk. Hatta kardeşim büyük ihtimalle başında şapkasıyla yattığını iddia ediyordu, çünkü gece herhangi bir teğmeni rüyasında görünce (bir başçavuş rüyasında başka ne görebilirdi ki?), onun, tüzük gereği selâm çakması gerekirdi, şapkasız selâm vermenin ise rezaletin daniskası olduğunu ben de pekâlâ biliyordum. Evinin giriş kapısının üzerine kırmızı harflerle “Çekist, soğukkanlı, sıcak yürekli ve temiz elli olmalı” ve altına da Feliks Edmundoviç Dzerjinski diye yazdırmıştı. Bir eylül akşamı birileri yürekli’nin y’sini silerek “k” ile değiştirmiş ve o zamandan beri Feliks Edmundoviç bütün kasabadan ve özelde komşularından kuşkulanmaya başladı. Sonbahar boyunca geceleri avluda nöbet tuttuğu ve ilk kar düşünceye kadar dışarıda kapının önünde yattığı konuşuluyordu, çünkü cinayet bilimi kitaplarında suçlunun er veya geç suç mahalline döndüğü yazıyormuş, ama bu artık bambaşka bir hadise.
İşte, bizim evimiz, solda Feliks Edmundoviç ve sağda Bay Balzac Kostadin’in evleri arasındaki tampon bölgede bulunuyordu. Üç ev de küçük ve adının kulağı okşadığı Sergiyenko sokağının ortasındaydı. Balzac hakkında gene bir şeyler biliyorduk, ama Sergiyenko ile ilgili şu an bile hiçbir bilgim yok. O yüzden, çok ciddi olarak diyorum bunu, birileri onun hakkında bir şeyler biliyorsa bana da söylesin, öğrenmekten mutlu olacağım. Çünkü hiçbir adın tesadüf olmadığına inanırım, hele de büyümüş olduğun evin bulunduğu sokağın –Sergiyenko mu, Makarenko mu veya Mihayliçenko mu, fark etmez– adı.
İşte, Balzac adını anmaya gör, elinde olmadan ayrıntılara dalıyorsun.
Bir gün babam avluda iki kiraz arasında gerili ipe çamaşır asıyormuş ki, Balzac avlu duvarına yaklaşmış. Avlu duvarının öte tarafında kibirli robdöşambrıyla durmuş ve elinde leğen, üzerinde atlet ve omzuna atılan bir ip mandalla duran babam utanmış. O zaman Bay Kostadin hafifçe, ama net bir şekilde onun gibi kocaman ve yakışıklı bir erkeğin kız gibi güpegündüz leğen ve mandal kıstırmakla kendini rezil etmemesi gerektiğini söylemiş. Babam yerin dibine girmiş. Çamaşırları da akşamları asmaya başlamış. Bir şekilde Bay Kostadin’in Skyllası ve annemin Kharybdis’i arasından geçilmesi gerekiyormuş.
Babamın, küçük feneri dişleri arasına sıkmış, kediler için gerçek ve korkunç bir yaratık görünümünde, elindeki büyük çinko leğenle usulca Bay Kostadin’in avlu duvarının bu tarafındaki çamaşır ipine doğru nasıl süzüldüğünü gözümün önüne getiriyorum. Kim bilir bu durum ne kadar böyle devam ederdi, eğer Feliks Edmundoviç bir akşam bu kuşku uyandıran ışığı görmeseymiş. Deneyimli bir Çekist olarak hemen ışığın üzerine gitmemiş, sadece tertemiz ellerini ovuşturmuş ve “Eee, Balzac, şimdi yaktım çıranı!” demiş kendi kendine. Eski burcuvanın, tam da böyle söylüyordu, akşamları avlunun içinde bir haltlar karıştırdığını ve bir yerlerde ya şapirograf, ya tabanca, hatta karaborsa ayçiçeği yağı bile –çünkü o yıllarda çok büyük sıkıntı vardı ayçiçeği yağıyla– gizlediğinden eminmiş. (“Bu robdöşambrlar nasıl alınıyor, bu musluğun suyu nereden geliyor, ha?”) Sonraki gece dört polisten (kasabamızda zaten o kadar vardı) acelece oluşturulan bir vurucu tim, Feliks Edmundoviç’in komutasında bizim evlerin çevresinde pozisyon almış. Ama gece boyunca kimse görünmemiş (annem her gün çamaşır yıkamıyordu) ve sabaha karşı tim gene öyle gizlice dağılmış. Bunlar ikinci gece de tekrarlanmış. Üçüncüsünde ise Çekist, Elhovo’dan eğitimli bir köpek getirmiş. Gece yarısına doğru babam leğenle çıkmış, çamaşır ipine kadar gitmiş, küçük feneri yakmış ve tam o anda köpek havlamaya başlamış, projektörler yakılmış ve Feliks Edmundoviç komutasındaki dört polis etrafını sarmışlar.
Şimdi bütün bu olağanüstü canlı tabloyu göz önüne getirmeye çalışın. Tasmasını geren ve ağzı yırtılırcasına açık köpek. Projektörleri ileriye doğru uzatmış dört polis figürü. Onların biraz önünde Feliks Edmundoviç’in hafif öne eğik figürü, bir elinde tabanca, diğeri ise doğal olmayan bir şekilde geriye doğru sarkmış, sanki bomba atmaya karar vermiş ve aynı o anda şarapnelin isabet ettiği bir insan gibi. Ve en sonunda babam –leğen elinden düşmüş, beyaz donla ve omzunda asılı mandal fişekliğiyle. Rahatça bu figürler arasında gezinebilir ve onlara çimdik atabilirdim. Komşu evlerin pencereleri yandı, biz kardeşim ve annemle dışarı fırladık. Figürler canlanıncaya kadar birkaç saniye geçti ve tablo bozuldu. Feliks özür anlamında bir şeyler homurdandı, babam leğensiz eve daldı ve ilk kez giriş kapısını kilitledik.
O akşamdan sonra babam cesaretini toplayarak anneme bir daha çamaşır asmayacağını söyledi ve üç gün evden çıkmadı. Feliks Edmundoviç’e anında birkaç yeni ad yakıştırıldı. Bay Balzac Kostadin ise başını sallıyor ve insan komedyası, insan komedyası diye tekrar ediyordu.
İşte bu kadar. Hadise, 70’lerin sonunda küçük (hatta en küçüğü) bir dağın eteğindeki minnacık bir kasabada, küçük ve adı kulağı okşayan Sergiyenko sokağında, solda Feliks Edmundoviç ve sağda Balzac arasındaki tampon bölgede geçiyorsa, zaten başka nasıl olabilirdi ki? Sadece bu yerlerde ve böyle anlarda, polis üniforması ve burjuva robdöşambrı arasında bir anlığına tarihin gerçek yüzünü görebiliriz. Hatta yüzünü bile değil, doğrudan beyaz donunu. Daha ne isteyebiliriz ki?

Georgi Gospodinov

Çeviri: Hüseyin Mevsim
Çizim: Burcu Firdevs Demirağ

Öykü daha önce Kül Öykü Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …