Ana içeriğe atla

Ankara’da Denize Karşı

En çok bozkırın ortasındaki denizi severim. Kocaman yapraklı ağaçların gölgesinde. At kestanelerinin üstüne basarak. Yokuş aşağı birden karşıma çıkacak gibi olanı. Hayda, derim. Şimdi durduk yerde nereden çıktı bu deniz. Denizi gören, kıyısında oturup içmeye bir bardak çay, çayı bulsa sohbete dost arayacak.

Üstümde hafif bir elbise, ayağımda sandaletlerle deniz kenarında bulurum kendimi sonra. Ensemden üfleyen esintiye aldırmadan sahil boyunca incik boncuk tezgâhlarına baka baka yürümeye başlarım. İstiridye kabuğu kolyeler, balık pulundan yapılmış rengârenk küpelerin arasında gösterişsiz bir yüzük dikkatimi çeker. Tam uzanacakken birisi önce davranır. Ellerimiz yüzüğe uzanmış kalakalırız. Tanımadığımızdan değil, bir anda karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla bakışırız. Neden sonra toparlanır, kucaklaşırız. Tedirginliğimiz yerini abartılı bir sevince bırakır.

Nasılsın?

İyiyim. Sen nasılsın?

Geçmişteki yakınlığımız, bir merhabadan fazlasını gerektiriyor. Sahildeki çay bahçelerinden birine otururuz. Sonra, yüzünü denize dönmüş iki kişiden ne beklenirse artık.

Ön masadaki ailenin küçük afacanı ufaladığı simit parçalarını denize atıyor. Balıklar bir anda simit parçasının üstüne üşüşür. Gümüş pırıltılar saçarak birbirinin sırtından kayar, her hamlede kendilerine yer açmaya çalışırlar. Cehennem ateşi gibi fokurdar deniz. Ta ki uğruna savaşacak bir neden kalmayıncaya kadar. Her biri kaptığı simit parçasıyla dört yana dağılır. Bakmışsın simitten eser kalmamış. Balıklar da yok. Denizin üstü yine çarşaf gibi. Çocuk elini çırparak gülüyor. Ben de gülerim, arkadaşım da. Birbirimize bakar, bir süre de öyle güleriz. Çocuk işte, demenin sessiz bir yoludur bu. Eski tanışlar konuşmadan da anlaşabilir. Çocuk işte demek, hayat işte demenin başka şeklidir belki de. Arkadaşım ve ben buna benzer anlar yaşamışızdır. Ekmeğe üşüşen balıkların telaşını görünce sevinç içinde kaldığımız, insanların arasında koşuşturarak neşemizi onlara da bulaştırmak istediğimiz olmuştur. Şimdi yaşı kırka dayanmış iki kadın olarak çocuğun sevincinden bize geçen küçük bir tebessümdür yalnızca. Ufaklık sonsuz bir şimdi içinde yaşarken biz, buruk anıların hüznüyle güzel olan her şeyin tadını kaçırırız.

Çaylar gelir. Ben açık istedim. Arkadaşım fincanda, demli. Garson ince belli bardakta zift gibi çayı önümüze koyar. Bir şey demez, bir yudum alırız. Aradan uzun zaman geçmiş. Konuşmaya değecek bir şeyler bulmak zor. Eski hesaplar kapatılmış, kırgınlıklar unutulmuş. Son görüşmemizin üstünden belki yirmi yıl geçmiş. Neler olmaz ki bunca zamanda. Aileler kurulur, aileler yıkılır. Çoluk çocuğa karışılır. Hepi topu üç cümlede özetlenir bütün yaşam.

Yine de güzel bir gün. Güneşin sıcaklığı ortamı yumuşatıyor. Kimsenin acelesi yok. Eller cepte, adımlar ağır. Aylaklık etmenin tam sırası. Sahile balıkçı tekneleri yanaşmış. Kavruk tenli şu adam, kasaya istiflediği balıklardan birkaçını kıyıda bekleyen kedilere atsa ya. Atmaz. Bana mı güvendi, gitsin fare avlasın, diye düşünür belki. Yazlıkçılar balığın pahalılığından şikâyetçi. Üstelik tam mevsimi. Kasabanın yaşlıları sırtını güneşe vermiş oturuyor. Denize yüz çevirmiş gibi dursalar da, aslında dalgaların kıyıya çarpan sesini dinlerken hafızalarından geçmiş yazları, başka denizleri çağırırlar. Onların baktığı manzara tatilcilerin gördüğüyle bir değil. Belediye binası o beton yığınına taşınmamış daha. Şimdi pasaj yapılan yerde badem ağaçları duruyor. Seyyar tezgâhların sıralandığı sahil doldurulmamış. Masasında oturup limonata içtikleri çay bahçesinin yerinde balıklar oynaşıyor.

Arkadaşım, hâlâ bırakmadıysa sigara yakar. Sonra içimizden birisi, bir şey söyleme gereği duyar. İlk aklımıza geleni kendimize saklarız.

Hava ne güzel, diyebilir mesela.

İyi ki karşılaştık, der öteki de. Bunu daha sık tekrarlayalım.

En son ne zaman görüştüğümüzü düşünürüz. İkimizden birisi sanki bu vefasızlığın tarafı değilmiş gibi sitem eder. Öteki utanır. Belki ben. Kendimce sebepler sıralamaya başlarım.

İş, güç derken her şeyi unutuyor insan.

Arkadaşım ikna olmuş görünür, ısrar etmez. Hayatını dört cümlede özetledikten sonra sıra eski günlere gelir. Yalnızca güzel zamanları hatırlamalı, bir bardak çay içip iyi dileklerle ayrılmalıyız. Böyle olması gerektiğini ikimiz de biliyoruz. Araya uzun bir sessizlik girer. Söz tıkanınca, o da benim gibi utanır mı bilmem. Sonra önemli bir şey hatırlamış gibi gülümser. Geçen yıl tesadüfen ortak bir tanıdığımıza rastlamıştır. Bu hatıranın aramızda hiç konuşulmamış başka anıları çağıracağını sezdiğinden belki. Susar. Bu sıkıntılı sessizliğe son verdiği için minnetle bakarım ona. Eskiden yakın olduğumuz ama yıllardır haber alamadığımız birisidir sözü edilen. Laf lafı açar, söz eninde sonunda denizden uzak memlekette, bozkırın ortasında geçen bir âna varır.

Ankara’da. Eylül ya da ekimdi.

Sonbahar yani.

Ankara’yı bilirsin. Buralar gibi değil. Eylül geldi mi akşamları ayaza keser.

Bir anda yıllar öncesine gider, Ankara’nın caddelerinde dolaşmaya başlarız. Bir baksak denizi göreceğiz yine. O sırada beklenmedik bir şey (önümüzden geçerken aniden alçalan bir martı ya da deniz yüzeyinde topluca havalanıp tekrar dalışa geçen balık sürüsü) bize sahilde olduğumuzu hatırlatacak. Ama çoğunlukla öyle olmaz. Geçmişten aklımızda kalanlar şimdiki ânın üstünü örter.

Onun da gözünde aynı görüntüler canlanır mı bilmem. Kızılay’dan Tunalı’ya yürüyoruz. Başkaları da var. En çok koluna girdiğim uzun boylu, kumral oğlan var. Her gördüğümüze yorum yapıp her yoruma gülüyoruz. Ben en çok koluna girdiğim oğlanın sözlerine gülüyorum. İkimiz kalabalıktan ayrıldık. Benim neşeli halime inat, o keyifsiz görünüyor. Sonra kısa, kopuk cümlelerle anlatmaya başladı. Başka birisi var, dedi. Ben zaten, bir süredir… Kim, diye sordum. Neden, demenin anlamsız kaçacağını düşünmüş olmalıyım. Yolun ortasında duruyoruz bir süre. Arkamı dönüp baktığımda kahkahalar atarak bize yaklaştıklarını görüyorum. Şimdi karşımda oturan arkadaşım, endişeyle bize bakıyor. Göz göze gelince her şeyi anlıyorum. Ellerimi ceplerime soktum sonra. Vitrinlere baktım, caddenin kalabalığına, yürüyen insanların ayaklarına, ayakkabıların kaldırımda bıraktığı izlere. O sırada tuhaf bir şey oldu. Başımı kaldırıp uzaklara bakınca, birden denizi gördüğümü sandım, şaşırdım. Ankara’da denizi ilk kez o gün görmüştüm.

Arkadaşımın sesiyle kendime gelirim.

Bir çay daha içelim. Bir daha ne zaman görüşürüz kim bilir.

Ne çay içmeye isteğim kalır ne de sohbet edecek halim. Bir bakarım tekrar başladığım yere, yokuşun başına dönmüşüm. Kuru bir Ankara soğuğu yüzümü tırmalıyor. O an gözümü yoldan ayırmadan bir an önce gideceğim yere varmak en iyisidir. Çünkü başımı kaldırıp binaların silikleştiği ufuk çizgisine bakarsam tekrar denizi hatırlayacağım. Karşımda uzanan genişliğe daha az inanarak ısrarla aynı yanılgıya düşeceğim.


Derya Sönmez



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …