Ana içeriğe atla

Deme kış yaz, oku yaz (Dünlükler 14)

4.Aralık.15 Cuma

Ankara DT’de Vanya Dayı’yı izledim. Teatralliği sevmiyorum. Fazlasını. Hele o alkış hiyerarşisi, nasıl da rahatsız edici!

Gorki’yle Çehov’un mektuplarını (Yazışmalar, Yankı Yayınları, Aralık 1966, Türkçesi: Z. Zühre İlkgelen) karıştırıyorum ara ara. Bu mektuplarda –çok yaş farkı olmasa da aralarında– Gorki genç bir yazar, Çehov ise usta. Gorki, Çehov’a hayran. Çehov ise sanki kendinden bile sıkılmış göründüğü zamanlarında.

Bir mektupta (1898 Kasım) Gorki, Vanya Dayı’yı gördüğünü ve “kadınlar gibi ağladığını” yazıyor Çehov’a. Durmuyor. “Benim için bu Vanya Dayı harikulâde bir şey, yepyeni bir tiyatro buluşu; bir çekiç, kaldırıp seyircinin boş kafasına indirdiğiniz bir çekiç.” diyor. Durmuyor. Övdükçe övüyor ve son vuruşla bitiriyor: “Sizi ne kadar överlerse övsünler, yeteri kadar değerinizi bilemiyorlar ve bana öyle geliyor ki sizi yanlış anlıyorlar.” Sonra da Çehov’a “Vanya”nızı kendiniz nasıl görüyorsunuz diye soruyor.

İşte Çehov’un, Yalta’dan, 3 Aralık 1898 tarihli mektubunda Gorki’ye yazdıkları:

Son mektubunuz beni memnun etti. Bütün kalbimle teşekkür ederim. “Vanya Dayı” yazılalı uzun zaman, çok uzun zaman oluyor. Ben hiç sahnede görmedim. Son yıllarda taşra tiyatrolarında sık sık oynuyorlar. Geçenlerde piyeslerimi toplu halde yayınladım, belki ondandır. Genellikle, piyeslerime bir yakınlık duymuyorum; uzun zamandır tiyatrodan uzağım, artık tiyatro için yazmak da bana bir şey söylemiyor.

* * *
“Yazmaktan başka imkânı olmayanlardır, yazarlar. Şansını bir de yazıda deneyenler değil.”
(Murat Yalçın, Kontrol Kalemi, sayfa 117)


* * *
Geç çıktım işten. Soğukta dolmuş beklerken iki liseli genç yaklaştı durağa. Bir genç kız, bir oğlan. Dolmuş gelince kız da arkamdan bindi. Oğlan duraktan seslendi kıza: Eve varınca mesaj at! Sonra kreşendo geldi, tam hareket ederken dolmuş, dolmuştaki herkesin duyabileceği şekilde: Seni seviyorum! Kıza baktım, belli ki utanmıştı, telefonuna gömüldü hemen. Belki de "bende seni seviyrm" yazıyordu durakta kalan sevgilisine. Her neyse. Bizim memleketteki kadın erkek ilişkisinin prototipi işte, diye düşündüm. Erkekler kadınlarının eve varışlarından, evden çıkışlarından, ne giydiklerinden, kimlerle görüştüklerinden haberli olmak isterler. Çünkü seviyorlardır. Kadınlar da böyle erkekleri severler. Çünkü böyle sevilmeye alışmışlardır. Ve Yuhanna bu günleri görebilseydi eğer, şöyle yazardı İncil'inde: Tahakküm, sevgi olup aramızda yaşadı.


5.Aralık.15 Cumærtesi

Rüya Odası

Düşüyorum. Hızla. Muazzam bir boşluk içerisindeyim. Her an yere çakılacağım korkusu sarmış her yanımı. Düşüyorum, hızla. Çevrede hiçbir şey yok. Muazzam bir boşluk. Beyaz bir boşluğun dibine doğru düşüyorum. Hızla.

Ve dış ses geliyor:

De ki o ebedi ve edebi bir düşüşle cezalandırılmıştır.


6.Aralık.15 Pazar

Benim gibi kıştan nefret edenlere, kışın enerjisi düşenlere gelsin. Sünbülzade Vehbi’den:

Germ ü serdine bakılmaz bu yalan dünyanın
Eyleme vaktini zayi deme kış yaz, oku yaz


7.Aralık.15 Pazarertesi

Her yudumda damla damla artan kederimiz
Gün gelir de meyhaneyi mezar yapar değil mi
Orhan Gencebay

Cemil Kavukçu’dan yeni kitap geldi: O Vakıt Son Mimoza. Mimoza’ya son bir ziyaret. Toplu bir mezar gibi, ölmeden ölmüşlerin bekleme odası gibi. Cemil Küçükfilibe’ye bir saygı duruşu belki.

Necip Tosun, yeni çalışması Günümüz Öyküsü’nde şöyle diyor Cemil Kavukçu için: “Kavukçu'nun öyküsü iki ana damardan akar. Birincisi kasabadaki insanlık manzaralarından oluşan damar (ki onun öykülerini yasladığı en önemli damar), diğeri ise büyülü gerçekçilik diyebileceğimiz ikinci damar. Kavukçu, birinci seçimde (yalnız, tedirgin ve yenilmiş insanlar) çoğaltmacılığın sınırına dayanmıştır. Oysa bilindiği gibi zenginleştirilmeden, derinleştirilmeden benzer konuları çoğaltmak ve tekrarlamak bir sanatçı için en büyük handikaptır.”

Eleştirmen gözüyle bakıldığında doğru olabilir söyledikleri. Ancak benim gibi sıradan bir okursanız durum farklı. Aynadaki Zaman’dan sonra yazdığım yazıda (Cemil Kavukçu’nun Silgisi) şöyle demiştim ben de: Cemil Kavukçu'nun Angelacoma'nın Duvarları'ndan (hatta Mimoza'da Elli Gram'dan) beri her kitabından sonra vurguladığı o "kasabadan çıkış" hayali yerli yerinde duruyor. Kolay değil taşradan çıkmak, gerekli de değil.
O Vakıt Son Mimoza’da kasabaya bir kez daha uğruyor Cemil Kavukçu. İyi yapıyor. Onun öyküleri benim için yengemin şekerparesi gibi. Dünyada bir tek yengem yapabiliyor. O tatta, o ayarda bir tek o. Cemil Kavukçu öyküleri de böyle, bir tek o böyle yazabilir. Ve sıradan bir okur olarak benim, Cemil Kavukçu’nun aynı tattaki şekerparelerinden sıkılmam mümkün değil. Hatta ne kadar çoğalsa o kadar iyi!

Ve fakat şu şerhimi de düşmem gerekir; kitabın son dört öyküsü kitaptaki diğer öykülere nispeten kısa öyküler. Hatta çok kısa birkaç öykü de var. Bunlar kitabın ilk beş öyküsüyle çok uyumsuz. Belki bir ara başlıkla ayrılabilirlerdi en azından, diye düşünmedim değil.


8.Aralık.15 Salı

Hani bir grup deli birbirlerine anlattıkları fıkraları numaralandırmışlar da bir süre sonra “7” ya da “13” deyince gülmekten kırılıyorlarmış ya… İşte, “Hasanlar’a burdan mı gidilir?” repliği de biladerle benim rakamlarımızdan biridir. Bazen birbirimize söyleyip gülüşürüz. Nadir Sarıbacak’ın Gişe Memuru filmindeki kısacık rolünü hatırlatır bize. Hem Gişe Memuru gibi bir film yapan Tolga Karaçelik ama hem de Nadir Sarıbacak’tan ötürü bir süredir merakla beklediğim bir filmdi Sarmaşık. Son zamanlarda izlediğim en iyi film. Senaryosuyla oyunculuklarıyla müthiş! Nadir Sarıbacak’tan ise ayrıca bahsedilmeli.

Nadir Sarıbacak çok beğendiğim bir oyuncu. Önce, Uzak İhtimal’de izlemiştim. Sanki oynamıyor gibiydi (Benim nazarımda bu söz bir yazara “Sanki hiçbir şey anlatmamış gibi yazmış” demek ayarında, o kadar yani). Sonra Gişe Memuru, Kış Uykusu ve Yozgat Blues’daki küçük rolleri. Şubat’taki Duble ve Beş Kardeş’teki Nazım karakterlerine can verişi... İyi bir oyuncu olduğu kadar güzel bir insan olduğu da belliydi sanki.

Sarmaşık’ta ise Cenk’i oynamamış, Cenk’i döktürmüş. Harikulade! Zaten Portakalsız 52. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı bu rolüyle. Ama bundan çok, ödül konuşmasının sansürlenmesiyle haber oldu gazetelerde, sosyal medyada.
“Hasbıhal etmek istiyorum, çok kısa, 30 saniye. Memlekette ilgili dertlerim var. Bu filmden de hareketle çok güzel arkadaşlarım var. Farklı dinden, dilden, ırktan, meşrepten, mezhepten ve hepsini aşk derecesinde seviyorum. Bizi ancak kardeşlik ve muhabbetin kurtaracağına inanıyorum. Muhabbet, gerçekten. Belki bir duble rakıyla ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizim dertlerimizi. Buna inanıyorum.” derken yayıncı kuruluş, önce görüntüyü değiştirip törenin yapıldığı binanın dış görüntülerini vermeye başlıyor. Sonra da Nadir Sarıbacak’ın sesi kesiliyor. Oysa ne diyor devamında biliyor musunuz: “Çünkü vücudun organları gibiyiz. Kulağın ağza, elin ayağa nasıl muhalif olamayacağına göre biri kesildiği zaman bütün vücut acıyacağına göre kader bağımız var memlekette. Bütün kardeşlerimi seviyorum ve onların dertlerimizi kurtaracağına inanıyorum. Her duygudan düşünceden, ortak, birlik. Çok teşekkür ediyorum, çok sağ olun.”

Ben Nadir Sarıbacak kadar umutlu olmak isterdim ama değilim. Nasıl olayım? Rakı lafını duyunca naylon görmüş beygir gibi ürkenlerle nasıl birlik olacağım?

Mustafa Ceceli denen zıpçıktı da Aşık Daimi’nin deyişini kafasına göre değiştirerek okumuş. Nasıl olacak kardeşlik, nasıl?

Sen sürekli bize Sarmaşık’ın Beybabası gibi posta koyarsan, kırarsan bizi, senin yüzünden kırılıyorken biz, nasıl olacak kardeşlik?


Onur Çalı 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …