Ana içeriğe atla

Hatırat-ı Sir H. Smith Maytown (2)


Serendipity ile bulduğumuz Sir H. Smith Maytown’dan bahsetmiştik daha önce. Sir Smith’in defterini okudukça hayret ve hayranlıkla kalakalıyoruz doğrusu. Sanki yüzyıllar öncesinde değil de bugün yazılmış gibi. Söylenecek çok şey var ama lafı uzatmadan, Sir H. Smith Maytown’ın defterinden binbir zahmetle deşifre edip çevirdiğimiz bir kısmı daha sizinle paylaşmaktan gurur duyuyoruz. Notların çoğunda tarih belirtilmemiş, o nedenle farklı tarihlerde yazıldığı aşikar olan notları üç nokta ile ayırdık. Dipnotlar, Parşömen olarak bize ait. Notları deşifre edebildikçe devam edeceğiz…
Sir H. Smith Maytown (temsili olabilir)

Geçen gün Şeko’ya uğradım[1], yeni bir oyun üzerinde çalışıyormuş. Heyecanlandım haliyle. Ama Şeko’nun keyfi yoktu pek. Piyasanın durumundan, diğer oyun yazarlarının kifayetsizliklerinden bahsetti. Bazıları fazla pohpohlanıyormuş. Yok birbirlerini çok tutuyorlarmış, yok yazardan çok çeteye benziyorlarmış… Falan filan. Kimseyi beğenmiyordu. İşin garibi, kimse de onu beğenmiyor. Ama bir araya geldiklerinde nezaketi de elden bırakmıyorlar.[2] Bu edebiyatçı tayfası bir garip azizim! Okuyacaksın ama tanışmayacaksın vallahi. Gayya kuyusu gibiler.

Şeko aslında iyi çocuktur ama bu oyun yazma işlerinden sonra bozdu kendini epey. Oysa soneleri ne güzeldi, keşke devam etseydi. Tabi söyleyemiyorum bunu ona. Bir sütlü çayını içip sıvıştım muhabbetten. Seni tutmayayım dedim, sen devam et oyununa. Kalkarken, Aman abi, dedi, dünya bir oyun sahnesi değil mi zaten, hepimiz de birer oyuncu değil miyiz aslında? Sıramız gelince…

Sözünü kestim. Acil işim var Şeko dedim. İyi hoş çocuk da bazen muhabbeti hiç çekilmiyor.
. . .
Uzun süredir genç edebiyatçıların takıldığı yerlere gitmiyordum. Evde oturup klasikleri okuyordum, kafam rahattı doğrusu.[3] Sonra bir akşamüstü hafakanlar bastı, çıkayım da iki insan yüzü göreyim dedim. Demez olaydım! Yolda epeydir görmediğim bir yeniyetme yazarla karşılaştık, bırakmadı peşimi. İlla içelim diye tutturdu. Kim sokuyorsa bunların akıllarına sanatçı adam çok içer gibi fikirleri… Sonra birkaç arkadaşı daha geldi. O Lord, ne saçma bir muhabbet döndü, tahmin bile edemezsiniz. Kendilerini, kendi kendilerine göklere çıkarmalar mı dersiniz, daha bir oyunu oynanmışların Şeko kesilmesi mi dersiniz, neler neler!

Neyse ki birkaç kadeh yuvarladıktan sonra bir bahaneyle oradan da sıvışabildim.
. . .
Küre’ye uğradım bugün.[4] Londra’da ilk kez sahnelendi Othello’nun Trajedisi.[5] Şeko çok heyecanlıydı. Beraber izledik oyunu. Tabii o, oyunu değil izleyenleri izledi. Yerinde duramadı. Oyun bitiminde alçak gönüllülükle övgüleri kabul etti. Yalnız kaldığımızda gerçek yüzünü gösterdi. Çok mutsuzdu. Kimse beğenmedi oyunu, dedi. İnanmıyordu söylenenlere. İşin kötüsü, yergilere de kulak asmıyordu. Ah bu Şeko, kırk yaşında bir tuhaf çocuk!

Dayısı ve yengesigil de uğradılar tiyatroya. Gurur duyduk evlat, dediler Şeko’ya. Beğendiniz mi? diye heyecanla atıldı bizimki hemen. Yok oğlum, yengen kapalı yerde duramıyor, yani gurur duyuyoruz senle genel olarak, izlememize gerek yok, dedi dayı bey. Sabaha kadar içtik.

Küre’nin içinde iki kar tanesi gibi kalmıştık. İş bu ya, dışarda da ince ince kar yağıyordu. Çok kederlendi Şeko, tiyatro işi yormuştu onu. Oyunları halkın seveceği şekilde yazıyor, sonra da cahil halka sayıp sövüyordu. Yeteneğimi yedi bunlar benim lan, lanet olsun! diye nara atmaya başladı. Tiyatronun idari işleri ise başka dertti. Kederlendikçe dayadım mis gibi şarabı önüne, dayıoğlu yeni göndermişti Galler’den. Şişenin dibini görmüştük, kar durmuştu, biz de. Şeko, şiire ihanet ettiği için kendine sarmaya başladı. Nihayet sızarken duyabildiklerim şunlar oldu:

This were to be new made when thou art old,
And see thy blood warm when thou feel'st it cold.[6]

Anlaşılan, orta yaş bunalımına girmiş bizim oğlan. Kırkında azanı teneşir paklar ya, neyse. Belli ki genç bir tiyatrocu oğlana abayı yakmış. Hayra çıkar inşallah!




[1] İlk bölümü okumayanlar için: Shakespeare’i kastediyor.
[2] Sir Maytown facebook’lu günleri görse ne yazardı acaba?
[3] Klasiklerden eski Yunan tragedyalarını kastediyor olmalı.
[4] Shakespeare’in sahibi, yöneticisi ve aynı zamanda hizmetkârı olduğu Globe Theatre’ı kastediyor.
[5] 1 Kasım 1604’de sahnelendiğini biliyoruz.
[6] "O, sen yaşlandığında yeniler varlığını/Soğuktan donan kanın duyar ısındığını." 
     (Çeviren Talat Sait Halman. Seneyi devriyesi geldi hocanın, nur içinde yatsın!)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …