Ana içeriğe atla

Kuşkucu Thomas Olmak (Dünlükler 13)


21.Kasım.15 Cumærtesi

“İyi bir okur, kahramanların kaderini tahmin eden değil, paylaşandır.
(İsahag Uygar Eskiciyan, Metropol Ninnisi, Sayfa 72)

* * *
Yılın en güzel kapaklı öykü kitabı olabilir: Bay Prada Nasıl Öldürüldü? (Sadelik her zaman kazanır.)


22.Kasım.15 Pazar

Feridun Nadir’e özeniyor değilim ve fakat rakı üstüne birkaç kelam etmek istiyorum. Eh, hatırı sayılı yıldır rakı içerim. Rakı içmenin kuralını kaidesini ihlal ettiğim çok olmuştur. Bazı kaideleri ise her zaman hiçe sayabilirim ama rakıyı Sıla şarkılarıyla içenlerden, çok şükür, evla durumdayım. Lafı uzattım. Derdim rakı içmekle yemek arasındaki dengeyi tutturamayanlarla.

Bir kere en başta şu: Bilader senin derdin rakı içmek kisvesiyle tıka basa karnını doyurmak olmasın sakın? Yahu, el insaf! Yavaşlık diye bir şey var. Çok yiyeceksen bile yavaş yavaş yiyeceksin. Ne yemek rakının ne de rakı yemeğin önüne geçecek. Ağır ağır çıkacaksın

Rakı demişken, ah bu masada ben de olsaydım; Ali Arif Ersen, Memet Baydur ve Tomris…


24.Kasım.15 Salı


Bugün Türkiye için öğretmenler günü vakti. Dünyanın birçok ülkesinde farklı tarihlerde kutlanıyor. Bizimki en güzeli; Kasım’da aşk başkadır J

Öğretmenlerin sorunları çok. Bir kere, en başta, ihtiyaç fazlası öğretmen yetişiyor ülkede. Atanamayan öğretmenler büyük bir sorun. Ve fakat kapitalizm için farklı bir şey ifade ediyor sorun ve kriz sözcükleri. Bütün sorun ve krizler, para sahipleri için kâra dönüşür. Her zaman. Öğretmen fazlası mı var? Tüh tüh, vah vah! Gelsinler dershanelerde karın tokluğuna çalışsınlar madem. Ya da kadrolu öğretmen olarak alacağımıza, yarı fiyatına ücretli öğretmen olarak çalışsınlar bari… (İyi kalpli kapitalizm)

Öğretmenlik, hiçbir mesleğin olmadığı gibi, kutsal filan değil elbette. Buna inanan öğretmen de kalmamıştır sanıyorum artık. Ama önemli bir meslek. Çünkü etki alanı ve yoğunluğu fazla. Diğer mesleklerde hatayı telafi etmek bir ölçüde mümkün iken öğretmenlikte çok zor. Zaten biraz da bu yüzden, saçma sapan müfredat programlarının ve eğitim politikalarının da katkısıyla, saçma sapan nesiller yetişip duruyor.

Öğretmenlerin birçok sorunları var ama başka bir sorunumuz daha var aslında: Öğretmenlerin niteliksizliği. Bu konu nedense pek gündeme gelmiyor. Ama bugün sırası mı şimdi bunun? Başka zaman inşallah, değil mi? Ezcümle: Anaokulundan beri okula giderim. Bir yüksek lisanstan atıldım, birini bitirdim. En son, bu yıl içerisinde doktoradan ayrılana kadar epeyce mektep medrese gördüm yani. Fakat çok az yararını gördüm.  Minnetle ve sevgiyle andığım çok az hocam oldu. İyi ki varlar. Oldular.

(Öğretmen-öğrenci ilişkisinin nasıl bir iktidar alanı olduğuna dair izlenebilecek filmlerden biri, 2014 yapımı Whiplash. Film bundan ibaret değil elbette ama madem bugün örtmenler günü, bu film de benden öğretmenlere armağan olsun…)


30.Kasım.15 Pazarertesi

Bir yerlere not aldığım incilerden:

"Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür."
Bilge Karasu (Ne Kitapsız Ne Kedisiz’den)

“Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.”
Raymond Carver (Bir söyleşisinden)

“Telefonla konuştum bir kez, üst üste içtiğim üç sigaralı boğuk sesimle, biraz da sinirli: “Baba eve dön!” dedim. “Tamam oğlum” dedi bir paket içmiş sesiyle. Babalarla tartışmak böyledir işte, sonuna kadar haklı da olsanız konuşmayı yenilgiyle kapatan siz olursunuz.”
Murat Özyaşar (Sarı Kahkaha’dan)

* * *
İnsanların etnik kökenlerine ya da kendilerini her nasıl tanımlıyorlarsa o kimliklerine saygı duymak gerekiyor elbette. Ancak bazı tanımlamaları, yerleşmiş ifadeleri bu hassasiyetle bozmanın da bir anlamı yok sanki. Bir dilde yazılan, o dile katkı sunan eserler o dilin edebiyatına dahil değil midir? Söz gelimi, Cezayir asıllı Fransız bir yazarın Fransızca yazdığı bir eser Fransız Edebiyatına dahildir. Diyelim ki Arnavutça konuşabiliyorum ve yazabiliyorum (ah, keşke!) ama öykülerimi Türkçe yazıyorum. Demek ki Türk Edebiyatına dahilim ben de. Demem o ki; fazla zorlamasak mı acaba? Çok istiyorsak Türkçe Edebiyat’ı kullanalım ama Türkçe Edebiyat yerine Türk Edebiyatı diyoruz diye ırkçı olmayız, korkmayalım bu kadar!


1.Aralık.15 Salı

Okumak ve yazmaktan ibaret dünyamda kendimi çok rahat hissediyorum ama bunun dışına çıkıp zorunluluklara, gündelik hayatın usandırıcı rutinlerine maruz kaldığımda, kendimi sanki yeni geldiğim ve hiç tanımadığım bir dünyanın içinde buluyorum. Doğrusu, tanıdığım ve fakat içinde olmak istemediğim bir dünya orası. Özellikle geçimi sağlamak için yapılan işler tam bir baş belası. Ve fakat ne yapalım ki, çalışmadan yaşayabilmek lüksüne sahip olmayan tüm yazarlar gibi, çalışmak zorundayım. Hayat gailesi. Medar-ı maişet. Paralı kölelik. Neyse ki kimse yalnız değil; edebiyatımız ve dahi dünya edebiyatı karnını doyurmak için saçma sapan işler yapmak zorunda kalan yazarlarla dolu. Kitabınız bir batında 250.000 adet basılmıyorsa, yalnız değilsiniz gençler!


2.Aralık.15 Çarşamba

Belki şehre bir festival gelir… Gezici Festival 21. kez geldi. Birkaç güzel film izledik bu sayede. Poe’nun beş öyküsünden (Gammaz Yürek, Kuyu ve Sarkaç, Usher Evinin Çöküşü, Kızıl Ölümün Maskesi, Valdemar Vakasına Dair Gerçekler) uyarlanan beş kısa filmden mürekkep bir animasyon olan Olağanüstü Masallar’ı (Extraordinary Tales) ve birkaç kısa filmi izleme şansım oldu. Suriyeli bir mültecinin hikayesini anlatan ve senaryosuna Hakan Günday’ın da katkı sunduğu kısa film Orman (The Jungle) çok başarılıydı. Ama asıl Tikkun’dan bahsetmeli.

Tikkun, aşırı dindar bir Yahudi gencin hikayesi. Din üzerine düşünmek için çok iyi bir fırsat sunuyor. Filmi anlatmayayım ama yönetmeni Avishai Sivan için söylenen İsrail’in Lars Von Trier’i gibi son derece itici tanımlamayı çok ciddiye almayın derim. Hem ne zaman bitecek bu “Amerika’nın Çehov’u, Doğu’nun Kafka’sı yok efendim Türkiye’nin Etgar Keret’i” gibi saçma sapan laflar! Bitsin artık. Neyse, filme ve dine dönelim biz.
Din, nasıl algıladığınıza göre değişen bir olgu. Yekpare bir yorumu ve uygulaması yok elbette. Filmdeki gibi, hayatı kendinize işkence yapmanın bir aracı da olabiliyor. Oysa her şeyi kararınca yaşayıp inançta dahi eleştirel aklı elden bırakmamak mümkün. Demem o ki İsa’nın yarasını görmeden dirildiğine inanmayan Kuşkucu Thomas olmalı; Tevrat’ın çoban İbrahim’i değil, Kuran’ın Allah’a sorular soran ve put kırıcı İbrahim’i olmalı; Tapınak’taki tefecilerin tezgahlarını tekmeleyen İsa olmalı!


Onur Çalı 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …