Ana içeriğe atla

SARMAŞIK: Çürümüş Bir Şeyler Var Bu Gemide


Gemi metaforu ile günümüz Türkiye’sinin ruh haline ayna tutan Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı filmi Sarmaşık, izlenmeyi ve bir o kadar da üzerinde düşünülmeyi hak eden bir film olmuş. Yazının en başından görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki’nin, Nadir Sarıbacak başta olmak üzere, izlemesi büyük keyif veren oyuncuların, incelikli senaryosundan dolayı da Tolga Karaçelik’in haklarını teslim edelim.

Kuru yük gemisi olan Sarmaşık, yük aldıktan sonra Angola’ya gidecektir. Ancak sefer devam ederken geminin armatörü iflas eder ve gemi Mısır’da geldiği bir limanda, denizcilik kurallarına göre acil durumlarda gemiyi hareket ettirmek üzere kalması zorunlu altı mürettebatı ile birlikte icrada satılmayı beklemeye başlar. Beklenecek süre belirsizdir. Beybaba diye hitap edilen kaptan, makineden Kürt, mutfaktan kamarot Nadir, gemici Alper ve Cenk, usta gemici olarak da İsmail gemide kalırlar. Farklı kişilik özelliklerine sahip bu altı adam, geminin yürümediği, alışılmış koşulların tamamen değiştiği bir durumda mevcut hiyerarşik yapı ile yaşamaya ne kadar süre devam edebilecektir?

Beybaba bir otorite figürü olarak Devlet’i temsil etmektedir. Normal koşullarda Efendi Kaptan’a emirlerini iletir ve gemi mürettebatı ile doğrudan iletişim kurmaz. Yeni gelişen koşullarda ise otoriteye isyan etme potansiyeli yüksek olan serseri tavırlı, keş Alper ve Cenk ile arasına sözünü dinleyeceklerine güvendiği mütedeyyin ve muhafazakar İsmail ile ezik görünen Nadir’i koyar. Ayrıca her ikisine de ayrı ayrı muhbirlik görevi vermeyi ihmal etmez. Kürt tüm mürettebattan ayrı bir yerdedir. Bariz bir şekilde Kürt metaforunun kendisidir. Hiç konuşmaz, görünüşüyle ve tavırlarıyla diğerlerinden farklıdır. Yalnızdır ve bir gruba dahil olmaz. Konuşmama hali anadil sorunu kadar geminin diğer unsurlarıyla arasındaki iletişimsizliğe de işaret eder. Ancak diğer taraftan Kürt öyle büyük bir hacimdedir ki görmezden gelmek de mümkün olmaz. Yönetmenin bir röportajında söylediği gibi, bir kavgada hangi tarafta olduğunun dengeleri bütünüyle değiştireceğine de şahit oluruz filmin bir sahnesinde.
Bekleme süresi yüz güne yaklaşırken belirsizlik artar ve kumanya tükenmeye başlar. Ayrıca Alper bağımlı olmasa da stokları tükenen Cenk’in uyuşturucuya ihtiyacı vardır. Beybaba tarafından ecza dolabının anahtarı teslim edilen İsmail ile aralarında yaşam tarzı farkından dolayı zaten baştan beri var olan gerilim giderek artar. Sinirler gerildikçe kurallar da işlevsizleşmektedir. Bu kriz durumu yeni bir yönetme ve kavrama şekline ihtiyaç duysa da Beybaba bildiği tek şekilde, katı hiyeraşiye dayanarak, gerektiğinde şiddet göstererek ve hiçbir şekilde korkmadığını kanıtlamaya çalışarak sahneye çıkar. Kendine biçtiği misyon ise geminin yürüdüğü zamanlardaki ile sınırlıdır; geminin yani mülkün bekçisi olmak. Kendisini hiçbir durumda mürettebata karşı sorumlu hissetmez, sorumluluğunu sadece liman idaresi ve gemi sahibi ile sınırlar. Bu krizi yönetememe hali diğer beş adamın hepsinin otoriteyi sorgulamasına neden olsa da Cenk dışında hiçbiri Beybaba ile açıkça bir kavgaya girişmeye cesaret edemez. Bütün hırçınlığına rağmen Cenk’in de otorite ile kavgasının sınırlarına tanık oluruz. Kürt bu koşullarda bir hayalet haline gelir. Nadir’in de dediği gibi “Kürt artık gemide değildir”. Kürt’ün gemide olmaması ve gemi mürettebatının geri kalanıyla ortak bir gündemi paylaşmaması onu büsbütün yok etmez, sadece vicdanları zorlayan, her göründüğünde tedirgin edici bir hayalete dönüştürür.

Kaptan dışındaki dört adam gidişatın iyi olmadığının, kapana kısıldıklarının farkındadır ama Beybaba ile karşılıklı konuşmayı başaramazlar. Diğer taraftan birbirleriyle konuşmayı da başaramazlar. Örgütsüz, dağınık, birbirine güvensiz ve otorite karşısında zayıftırlar.

Bu film, iyi ve güçlü bir film çünkü ideolojik bir çerçeveden değil de insanın özüne ilişkin gözlemlerden yola çıkıyor. Ülkenin ruh halinin fotoğrafını çekmeyi başarıyor. Aynı sorunlarla karşı karşıya olan, aynı sınıfsal kökenden insanlar bir türlü birbirleri ile konuşamazlar, birlikte eyleme geçemezler. Bunu yapamadıklarından, kapana kısıldıkları gemide birbirlerinin kanını dökmekten de geri durmazlar. Film bize bunu o kadar kristalize bir şekilde sunuyor ki içinde bulunduğumuz memleket hapishanesindeki delilik halinin bir yansımasını perdede görebiliyoruz. Bir şekilde Beybaba’nın davranışlarında ve yönetme şeklinde bir terslik olduğunu fark eden, bir değişiklik gerektiğini sezen ama bir türlü bunu nasıl yapabileceklerini bilemeyip birbirlerini kuşkuyla süzen İsmail, Nadir, Cenk ve Alper’den ne farkımız var? Bir de şu soruyu sorarız kendimize; biz artık yürümeyen bu geminin Kaptan köşkünde oturanlar  ile aynı gemide miyiz gerçekten?

İyi seyirler.


Funda Mendeş



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …