Ana içeriğe atla

söyleştiler benimle biraz


Öykünün taşlı yolları için sevgili dostum Ercan Y. Yılmaz’a, Akköy’deki soruşturma soruları için sevgili Hülya Soyşekerci’ye ve Güven abime, 5 Soru 5 Yazar bölümünde konuk ettikleri için Artizlere teşekkürlerimle…

Onur Çalı 

1. İyi ki bu kitap var

İlhan Berk’in tüm kitapları, ama en çok Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum

2. Hep yazsa da okusam

Barış Bıçakçı

3. Önemli bulduğunuz edebiyat olayı

Edebiyatın kendisi

4. Okuduğunuz öykülerde sarsıcı olduğunu düşündüğünüz ilk ve son cümle

İlk cümle: “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.” (Tekvin Kitabı)

Son cümle: “Noter ile üniversite öğrencisi parktan çıktılar, çevrelerine bakındılar, ikisi birden aynı anda oh çekerek kırlara daldılar.” (Anton Çehov, Yapacak Başka Bir Şey Olmayınca adlı öyküsü. Çeviren: Mehmet Özgül)

5. Size 5 kelimenin mülkiyetini teklif etseler hangilerini seçerdiniz

eyvallah (çok kullandığım için)

ve fakat (çok güzel olduğu için)

ama, ve (çok kullanıldıkları için)

aşk (yerli yersiz kullanımını önlemek için)

6. Yazarken kurtulamadığınız temel izlekler

Yaşam, ölüm, saçmalık, hayatın ironisi, hayatın ve ölümün güzelliği, vesair...

Bir de yalanlarımız; o güzel yalanlarımız, o korkunç yalanlarımız, o korkunç güzel yalanlarımız…

7. Keşke yazmasaydım dediğiniz

Çok var ama en çok Eksik Yıl’daki Çan Eğrisi öyküsü/metni

8. Keşke ben yazsaydım dediğiniz

Pelin Buzluk’un Kasap Havası adlı öyküsü

9. Filme çekilmesini istediğiniz öykünüz

İsa’ya Göre İsa. Ama ben de oynamak isterim; İsa’yı değil, Ozan’ı elbette.

10. En sevdiğiniz öykü kahramanı

İsa, Hazreti İsa, nasıl derseniz…

11. En sevdiğiniz öykü mekânı

Yollar. Çok yazdığım söylenemez ama “yol öyküsü” diye adlandırılacak metinler yazmak isterim.

12. Ne güzel kapak olmuş

Suzan Bilgen Özgün’ün Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız kitabının kapağını çok sevdim.

13. Keşke çağdaşı olsaydım dediğiniz

Orhan Duru. Aynı zamanda yazıyor olalım isterdim. Benim hatam, yetişemedim.

14. XXI. yüzyıl tarifiniz

“Dünyanın en boktan asrı” yarışmasında ilk üçe rahatlıkla girecek yüzyıl.

15. a) Bir önceki konuğumuz olan İlhan Durusel’in sorusu: Bir öykünüzün öyküsünü anlatır mısınız?

Normalde anlatmak istemem. Ama İlhan Durusel sorduğu için anlatmaya çalışacağım:

Bir gün bankada işim vardı, uğradım. Güvenlik görevlisine baktım. Baktım baktım. Telefonumu çıkarıp Bir Banka Güvenlik Görevlisinin Kendi Ağzından Hayat Hikayesidir adlı uzun öykümü yazdım.

b) Bir sonraki söyleşide konuğumuza sorulmasını istediğiniz sorunuz:

Film izlerken öykü/hikaye okuyormuşum gibi gelir. Çok sevdiğim görsel öykücüler var böyle. Ve fakat, hikayeye fazla odaklanıp görselliği kaçırıyormuşum gibi de gelir bir yandan. Sizin beğendiğiniz/sevdiğiniz görsel öykücüler kimlerdir?

(14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Sayı 9, Haziran-Temmuz 2015)


1- Öykü türünde yazmanın sizin için taşıdığı anlam nedir?

Berci Kristin Çöp Masalları ile bir batında hem öykü hem şiir hem de roman yazmış olan Latife Tekin, sanırım o zamanlar küçük olan kızına anlatmak için “Şiir yıldızlara, öykü karşı komşuya, roman önüne bakarak yazılır.” der. Yazma süreçlerini basitçe ama iyi özetleyen bir cümle bence. Bundan yola çıkarak; bazen yıldızlara bakıp yazdığım da oluyor, önüme bakıp roman da yazarım belki bir gün ama sanırım ben daha çok “komşulara” bakarak yazmayı seviyorum. Kişiliğime, hayata bakışıma daha uygun bu. Hayata öyküyle bakmayı, bazı meselelerimi öyküyle halletmeyi seviyorum.

2- Öykümüzün bugünü ve geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Altamira mağarasındaki bizon figürlerinden beri insanoğulları ve kızları hep öyküler anlatıyor. En kadim tür öyküdür aslında ve –klişe bir söylem olacak ama– insan var oldukça öykü de sürecektir. Elbette, her şey gibi evrim geçirerek. Günümüz öyküsü, ataları gibi anlatmaya değil de daha çok göstermeye yaslanıyor artık. Eleştirmenlerin yazdıklarından öğrendiğimize göre, dünyada öykü damarının güçlü olduğu kültürel coğrafyalardan birinde yaşıyoruz. Ve fakat öykü, kendi okurunu yetiştirmek zorunda. Yoksa standart edebiyat okuru, kolay okunan romanlara yöneliyor genellikle. Bu bağlamda, arkadaşlarımın ellerinden tablet düşmeyen çocuklarını görünce hafiften bir sıkıntı basmıyor değil içimi: Bu çocuklar öykü okuyacak mı? Gerçekten merak ediyorum bunu. Bugün Türkiye’de öykü dergileri, öykü etkinlikleri ve hepsinden önemlisi, iyi ve birbirinden çok farklı damarlarda yazan iyi öykü yazarları var. Bu yüzden çok karamsar olamıyorum yine de.

(Akköy, Sayı 85, Ağustos-Eylül-Ekim 2015)


1. Şimdiye kadar okuduğunuz roman ve öyküler arasında kendinizi en çok hangi karaktere yakın hissettiniz?

Sabit olmuyor bu yakınlıklar. Lise ve lisans yıllarımda uzun süre kendimi Beyaz Geceler’in isimsiz erkek kahramanına yakın hissetmişimdir. Barış Bıçakçı’nın karakterlerine de yakın hissederim kendimi; Cemil’e, Ender’e, Umut’a, Abidin’e, Sulhi’ye ve hatta Başak’a… Bu karakterlere hiç benzemiyorum ama yakın hissediyorum kendimi. Zaten eğer edebiyat bir şey “öğretecek” olsaydı bu olurdu sanırım: Kendimizi başkalarının, başkalarını kendimizin yerine koyabilmek.

2. Yazılmasaydı birçok şey eksik kalırdı, dediğiniz roman, öykü ve şiirler?

İlhan Berk’in tüm yazdıkları; şifalı otlar hakkındaki yazdıklarından tutun da mektuplarına kadar. Özellikle Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum’u… Benim için çok şey eksik kalırdı.

3. Okuduklarınız arasında ‘harika bir çıkış fikri, keşke önce ben düşünseydim’ dediğiniz bir fikir var mı?

Çok var, olmaz mı! Hangi birini saysam acaba? Özellikle adlandıramadığım ya da bütünüyle kavrayamadığım ama sezdiğim “fikirleri” daha çok seviyorum.

4. Adını ilk kez duyduğunuz bir yazarın kitabını almanız için sizi ilk ne cezbeder?

Okurluğuna güvendiğim dostlarımın önerileri başta gelir. O yazarla yapılmış bir söyleşide yazarın söyledikleri beni etkilemişse, bu da etkili olur. Bazen de aylak okurluk sezgisi devreye girer; hiçbir “mantıklı” neden olmadan iyi yazarları buluveririm.

5. Edebiyat ve siyaset ilişkisini ele aldığımızda iki hayvan seçseniz hangisi edebiyat hangisi siyaset olur?

Edebiyat kaplumbağa olur; sakindir, acelesi ve telaşı yoktur, zevkine düşkündür, uzun yaşar. Siyaset ise insan hayvanı olur; gördüğü kaplumbağaları ters çevirir, arabayla üstünden geçer. Bunları yapamazsa, evinde süs hayvanı olarak beslemek ister kaplumbağayı. Ama ne yaparsa yapsın, nafile! Kaplumbağa hayvanı, insan hayvanından uzun yaşar!

(Artistik Bellek, Sayı 5, Temmuz-Ağustos 2015)


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…