Ana içeriğe atla

Varsa ötesi onu da yaşarız! (DÜNLÜKLER 17)



25.Aralık.15 Cuma

Tut ki Gençlerbirliği'sin. Olmaz a, oluyor işte, hayat kupasında Barcelona ile karşılaşıyorsun. Yenileceksin müsabaka sonunda, kesin bilgi. Ölüm de böyle bir şey işte, öleceğiz, kesin bilgi. Peki, mağlubiyetin mutlak olduğu bu müsabakada ne gelir elimizden? Efendi oynayacaksın, taraftarına dürüst olacaksın, oyunu tüm sahaya yayıp sahanın her noktasına ayak basmaya çalışacaksın, dikey ve yatay ara paslar yapacaksın. Gol atabilirsen ne ala ama şart değil, zarif çalımlarını ve estetik paslarını maç sonunda kâr sayacaksın! Oyun bu, ciddiye alacaksın ama asık suratlı olmayacaksın. Oynarken eğlenmesini bileceksin çünkü kesin bilgi: Oyunun sonunda yenileceksin. Öleceksin.

* * *
Bir edebiyatçısınız diyelim (öyle “güzel adam” ya da “usta” olmanız da gerekmez), ödül alıyor olmanızı bile mesele etmeniz gerekirken siyasi makam sahibi bir zatın elinden alıyorsunuz ödülünüzü ve “Yürüyüşünüz bile yeter!” diyerek iltifat ediyorsunuz ona. Bu hareketi hangi siyasi mahalleden kim yaparsa yapsın, hissedeceğim şey değişmez, o kişi adına utanırım. Çok şükür kaybetmedik onu. Mahcubiyet ve utanç duymayı.

(Merak edenler için: Bahsettiğim ödül törenini buradan izleyebilirsiniz. İbretlik!)

* * *
“Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum, o halde korkacak ne var?” diyen Lukretius “Sadece din böylesi kötülüklere sevk edebilir.” de demiştir.


26.Aralık.15 Cumærtesi


Aziz Jerome’un aziz hatırasına

Size bir sır vereyim ama aramızda kalmasa da olur. İçerden bir bilgi vereyim. Çevirmenlere söylememeniz gereken cümleler. Bu sert oldu. Söylemeseniz ne güzel olurdu cümleler:

“Ya üç beş sayfa bi’şey zaten, çeviriverirsin sen beş dakkada!”

“Kaç dil biliyosun? Hımm. İngilizceyi herkes biliyo zaten yea!”

“Ben de çeviririm de akademik dile hakim değilim ben, sen hallediver.”

“Ohooo, ben bile çevirmiştim şimdiye!”

“Bizim oğlanın/kızın ödevi varmış, şu kitabı çevirin demiş öğretmen!”

“Bizim bi tanıdık var, beş dil biliyo.”

* * *

Ölüm de vardır yaşadığımız her şeyde.
Bir bardak çatlarsa durduğu yerde,
Bir aşk ansızın biterse,
Ayna kırılırsa yüzünle birlikte,
Zamanıdır konuşmanın ölümden.

Ölümden Konuşacaktık, Metin Altıok


27.Aralık.15 Pazar

Yeni kitaplardan berceste mısralar:

pamuk kızlar mı yoksa kuş üvezleri mi bağırıyor hep
bütün kaldırımları deviriyor arnavut evleri
hem öykünüyor da elbet güzel tırnaklı kadınlara ve
daha ne kadar soğuyabilir kadran altında yelkovanın ruhu

(Güray Özçelik, Madam Belda ve Hiç Kırıkları, syf 34)
dedim ki kaydı da kuyda alın
yıllarca aynı filim kokarca
yara tuzlansa ne defter sözlense ne
münker boşa yazıyor nekir doluya
diliyle yalıyor meleğ meleği
insan insanı aşkla

acıtmakta

(Ergun Tavlan, Sesleri Alan:, syf 27) 
hayatın iki izleği var
biri aşk biri ölüm
öleceğiz ölümü ne konuşalım
aşkacağız aşkı

(Ergun Tavlan, Sesleri Alan:, syf 67)


28.Aralık.15 Pazarertesi

Ölüm korkusu bir daha yaşamayacağına dair
İnce bir kekik kokusudur

Can Yücel, Güle Güle/Seslerin Sessizliği, İş Bankası Yayınları, syf 39.

* * *
The Broken Circle Breakdown (Kırık Çember) de kendi kendini çağırdı herhalde. Hem ölüm temalı hem de müzikli bir film. Bluegrass müzisyeni, ateist bir baba ve inançlı bir anne; küçük kızları ölür. Kansere verirler kızlarını. Sonrası yıkım. İnanç tartışılır. Öldükten sonra kızın odası yeniden düzenlenir, boyanır. Pencereye bir kuş konar, siyah. Kadın, kızının geri geldiğine inanır. Adam içinse ölümden sonrası mutlak yokluktur. Yollar ayrılır.

* * *
Bir Bergama türküsünde denir ki:

Al basmadan donu var
Suya gider yolu var
Al oğlan sevdiğini
Bu dünyada ölüm var


29.Aralık.15 Salı

Büyük saydığımız yazarların denemeleri çok ilgimi çekiyor. Genelde çok iyi oluyorlar. Hem kendi yazma süreçleri hem de genel olarak yazmak üstüne düşüncelerini de buluyoruz. Melih Cevdet Anday’ın (MCA) İş Bankası Yayınlarından çıkan bir kitabı geçti elime: Geçmişin Geleceği. Kitap, MCA’nın türlü çeşitli konulardaki denemelerinden ve kitap yazılarından oluşuyor. Çok keyifle okunuyor. Ozan Esini Hak Eder adlı denemede şiirin tanıma gelmediğinden dem vurmuş MCA. Çünkü demiş, “Tanım akıl işidir. Şiir ise akıldışıdır.” Ama kendi de dayanamayarak bir tanıma girişmiş gibi: “Pencereden bakarken, dışarıyı değil de camı görebilirsek şiirin ne demek olduğunu anlarız.” Ben de, şiir yatıp şiir uyandığım bir vakitte yazmıştım: “Bankamatiğin camında bir böcek ölüsü görüyorsak/Şiir ölmemiş demektir.” Yalan yok, çok hoşuma gidiyor bu tesadüfler.

Aynı denemede şiir tarihini ikiye ayırmış MCA:

a) Güzelleştirilmiş düzyazı olarak şiir,
b) Düzyazıdan yakasını kurtarmış olan şiir.

Doğru söze ne denir?

Yine aynı denemede şöyle buyurmuş MCA: “Bu şiirinizle neyi anlatmak istiyorsunuz?” diye sorarlar. Ozan bunun yanıtını bulamaz. Bulduğu anda şiirini yok etmiş demektir.

Öykü için de geçerlidir aynı şey; iyi öykü anlatılmaz, özetlemeye gelmez.

Nitekim Öykünün Şiire Yaklaşması adlı denemesinde şöyle demiş üstat: “Şiir üstüne yazdığım yazılarda bir şiirin anlatılamayacağı konusunu sık sık açarım; bir şiir, anıldığında ancak yeniden okunur, başka yolu yoktur bunun. Öykü ise anlatılabilir diye düşünüyoruz. İşte modern nitemini hak eden öykü yazarları bu kanıyı yıktılar.”

Bu denemenin 1991 yılında yayımlandığına dikkat çekmek isterim. Bugün ise –maalesef– hâlâ öykü özetleyerek eleştiri yazanlar var. Öykünün konusunu soranlar var. Öykünün bir fikir taşıması gerektiğine inananlar var. Oysa Carver da demişti: “Şiirlerimi ve öykülerimi bir fikir üstüne temellendirdiğimi düşünmüyorum. Fikirler öykülerden oluşur, öyküler fikirlerden değil.”
Bergama’ya da gitmiş üstat: “Bergama öylesine ilginç bir kenttir ki insan orayı görünce ayrılmak istemez. Tarih Bergama’da bütün heybeti ve sıcaklığı ile karşınıza çıkar, ne yana bakacağınızı, hangi konu ile ilgileneceğinizi şaşırırsınız.”

Şimdilerde hiç esamisi okunmayan bir mücadeleyi yazmış MCA, Sefa Taşkın’ın öncülük ettiği “Zeus Sunağını İstiyoruz” mücadelesini. Biliyorsunuz, bu muhteşem eseri Almanlar araklamış ve şu anda Berlin’de Bergama Müzesinde sergiliyorlar.

Neyse. O başka mevzuu. Ben MCA’dan devam edeyim: “Tarihi, yapıları, yapıtları yanında (belki de bunlar yüzünden) Bergama çok güler yüzlü bir kenttir. Ben gittiğim yeni bir kentte bunu çabucak sezerim. Bergama’nın çarşısını, pazarını ağır ağır dolaştığım günü hiç unutamam. Yaşlı çınarların gölgesinde kahvesini, çayını içtim Bergama’nın, konuksever hemşehrilerle selamlaştım.”

Çınarlı kahvenin orada oturduğunu görür gibiyim. Rahatı kaçan çınarın altında.


30.Aralık.15 Çarşamba

Gerçek arkadaşlarımdan, dostlarımdan rica ediyorum. Eğer bir gün kendimden Onur Çalı olarak bahsedecek kadar egomanyaklaşırsam (Örnek: Bayram günü eş dost akraba oturuyoruz. Çikolata ikram ediliyor bana. Diyorum ki: Onur Çalı çikolata yemez, teşekkürler!) yalvarıyorum şimdiden, uyarın beni. Engelleyin beni. Ayletmen beni. Söyletmen beni.

* * *

Konyalı arkadaşlardan yardım istiyorum. Konyacada kaynana için anne cenazesi dendiği doğru mudur? Çok harikulade geldi de bana.

* * *
Sevra Su Tatlıoğlu, Radyo A’da (101.7) her pazartesi gecesi saat 11-12 arası 60 Dakika Blues adında bir program yapıyor. Denk gelirseniz dinleyin derim. Kaçırırsanız buradan da dinleyebilirsiniz.

* * *
Yılın son dünlüğü bu; adettendir, biz de yeni yıl dileklerimizi sunalım. 2016 yılı, çocukların ölmediği bir yıl olsun. Savaşın durduğu, barış için masaya oturulduğu bir yıl olsun. Hem dünyada hem memlekette sömürü bitsin, adaletsizlikler bitsin. Blues tadında bir yıl olsun 2016. Balkan müziği gibi olsun. Herkese sağlık diliyorum. Mutluluk ya da aşk dilemiyorum çünkü o anlar, insanın kendisinin yaratabildiği bir ruh halidir nihayetinde. Yeter ki sağlık olsun. İyi kitaplar okuyacağınız, iyi müzik dinleyebileceğiniz bir yıl olsun 2016! Kışı kısa, yazı uzun bir yıl olsun inşallah!


Onur Çalı 


At Arabası: Coşkun Dere, 2015 yazı, Bergama.

Çınarlı Kahve: Nesrin Ermiş, 2015 kışı, Bergama.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …