Ana içeriğe atla

“ah herkes mi susuyor” (DÜNLÜKLER 19)


06.Ocak.16 Çarşamba
Kışın tam kapasite yaşamıyormuşum gibi geliyor. Benim için kış, askerlik gibi bir şey. Şafak sayıyorum resmen. An itibariyle, tişört giyebileceğimiz güzel günler için: Şafak 100.

* * *
Bazı yayınevleri öykü kitaplarına neden İçindekiler bölümü koymaz? Hangi akla hizmet böyle bir şey yapılır, bir türlü anlamıyorum. Yazarın biyografisini koymayanlardan hiç bahsetmeyeyim şimdi, asabımız bozulmasın. Çevirmenin adını iç sayfada, büyüteçsiz okunmayacak şekilde yazanlardan hele hiç bahsetmiyorum, tadımız kaçmasın değil mi? Oysa bir kitabın sorunsuz ve düzgün basılmasındaki görünmez emekçilerin (redaktör, dizgici, tasarımcı, çevirmen, editör, son okuyan ve hatta matbaacı) adlarının yaldızlı harflerle yazılması gerekir. Fakat iyi eserleri düzgün biçimde yayımlamayı gerçekten dert edinen çok az yayınevi var. Maalesef.
* * *
“200 yaşına basacak İngiliz yazar Charlotte Brontë'nin 1846'da kardeşleriyle birlikte yazdığı şiir kitabı yalnızca 2 (iki) satmıştı. Böylece romana geçen yazar, vahşi batı ifadesini de ilk kez bir romanda kullanan kişiydi. 1849 tarihli Shirley romanı ile de kadınlar arasında bu ismi popülerleştirdi.” (Bahadır Cüneyt Yalçın, 2 BİN ON 6, Penguen dergisi sayı 693)

* * *
Küçük bir kıvanç: Kırmızı Kedi Yayınları, Hüsnü Arkan’ın Uyku adlı romanının arka kapağına, romanla ilgili yayımlanmış bir yazımdan alıntı koymuş. (Kitap, ilkin İthaki Yayınlarınca 2008 yılında yayımlanmıştı; ben de Radikal Kitap’ta bir yazı yazmıştım 2009’un hemen başlarında.)


07.Ocak.16 Perşembe

İş yerinde muhabbetimin en iyi olduğu kişilerden biri, birlikte çalıştığımız bir arkadaşın beş yaşındaki oğlu Tuna. Konuşmayı biliyor; anlatacağı şeyi sündürmüyor, aynı anda konuşmaya çabalamıyor, dinliyor, ben de onu dikkatle dinliyorum. Çoğu yetişkinden daha güzel muhabbeti var, inanın. Bugün koridorun bir ucundan bağırarak yanıma koştu: “Onur abiii, sana bi’şey dicem. Sünnet olucam ben!” İlaç döküyolarmış dedi elini pantolonuna götürerek, hiç acımıyomuş. Sonra elindeki gofreti göstererek “Bak mandalinli sanırsın sen, ama aslında porkatallı bu” dedi J

 * * *
Bugünkü Cumhuriyet Kitap’tan (Sayı 1351), Selçuk Altun’un Kitap İçin’desinden iki madde:

3777– Yazarlarımızla sahaflarımızın bir ortak özelliği aklıma geldi: Kitabı çok sever ama pek okumazlar.

3780– “Dipnot okumak, sevişirken ısrarla çalan kapı ziline yanıt vermek için yataktan kalkmaya benzer.” Noel Coward (1899-1973)
* * *
İlhan Berk’in Enis Batur’a yazdığı mektupları okudunuz mu? Geçen yıl (aslında evvelki sene, 2014’te) Noktürn Yayınları basmıştı. Ben arada döner döner okurum.

İlhan Berk, bence, Türkçenin en ilginç ve en büyük şairi. (Çok sevdiğim için nesnellik aramayınız bu yargımda.) Çok da tuhaf bir adam. Enis Batur’a yazdığı mektuplar, 1975-2005 yıllarında yazılmış. Muhtemelen, Enis Batur, YKY’den ayrılana dek sürmüş mektuplaşmaları. Ya da ayrıldıktan bir süre sonra daha devam etmiş ve kesilmiş? Bu mektuplarda İlhan Berk’e dair çok şey buluyoruz. Neler düşündüğü, nasıl şiirle içli dışlı olduğu… Şiirle yatıp kalktığı çok belli. Bir yandan da çocuk gibi, telaşlı ve heyecanlı halleri var. YKY binasına uğradığında, haber bırakmış olmasına rağmen Enis Batur onunla görüşmeyince yazdığı zehir zemberek bir mektup var ki… O mektuptan sonra 6 ay süren bir sessizlik, mektuplarda bir duraklama olmuş. Sonra meseleyi çözmüşler ve İlhan Berk şöyle yazmış: “Çok kırılganım ben çocukluğumun fukaralığı yaptı bunu öyle büyüdüm ben. Hem Fukaralık da benim iyi talihimdir diyorum.”

Her fırsatta andığım Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum adlı kitabı için yazdıklarını okuyunca nasıl da mutlu oldum: “Uzun bir süreden sonra kitaplarımın en iyisinin Dün dağlarda dolaştım evde yoktum olduğuna inanıyorum.”

Bakın ne demiş, ne yazmış diye size göstermek istediğim o kadar çok bölüm var ki. Ve fakat en iyisi mektupların tümünü okumak olacaktır. Sait abiyle ilgili bir bölümle sonlandıralım:

“İnsan yaptığı işin elinden tutulsun istiyor. Sevindiriyor bu insanı. Sait Faik Medar-ı Maişet Motoru’nu bana imzalarken (o kötü baskıyı): Nasıl olsa lüks kâğıtlara basılacak dediğimde bana: Ben öldükten sonra anasını sikeyim, dediği aklımda.” (10 Aralık 2000 tarihli mektuptan)

  * * *
Bir araştırma konusu: Malumunuz, geçen yıl telif meselesi ortadan kalkınca ortalık Küçük Prens çevirilerinden geçilmez olmuştu. İnsan merak ediyor: On yüz milyon Küçük Prens çevirimizden hangilerinde, acaba, sansür yok? (Bknz: Küçük Prens Nasıl Okunur?)


09.Ocak.16 Cumærtesi

Seyrek Yağmur’un Rıfat’ı gibi “insanın insana ettiği kötülükler ile dolu karanlık kuyudan” kitaplara, filmlere, müziğe tutunarak çıkmaya çalışırken biz, başımıza gelenlerden üç tanesi…

Varan 1
Gazete haberi: Kendisini polis olarak tanıtan 32 yaşında bir adam, 15 yaşındaki Rüya’yı evine götürüp taciz ediyor. Bir süre sonra bu adi herif tahliye ediliyor. Tekrar başvuru üzerine, Adli Tıp “mağdurede stres bozukluğu tespit edildiği, bu tablonun ruh sağlığını etkilediği, ancak ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede olmadığı” yönünde rapor veriyor. Korkuya kapılan Rüya, eve kapanıyor, dışarı çıkmak istemiyor ve meşum rapordan 10 gün sonra intihar ediyor. Savcılık soruşturmaya gerek görmüyor.

Raporu veren uzmanların ve bu olaydaki diğer suçluların cezalandırılmasını sağlayacak bir mekanizma yok bu dünyada, öyle anlaşılıyor. Zaten olsa bile, Rüya ne olacak? Onun için bir şey yapılabilir mi artık?

Varan 2
Cuma öğlen vaktinde devletin televizyonunda bir program. Din adamı kılıklı bir herif ile bir hanım sunucu. Belli ki onlar da uzman ve akıl dağıtıyorlar. Bir kadın arıyor. Kocasının kendisine kötü davrandığını, şiddet uyguladığını, çocuklarına da kötü davrandığını söylüyor. Uzmanımız soruyor: Kızım sen kocana karşı görevlerini yerine getiriyor musun? Yemeğini, ütüsünü yapıyor musun? Mealen bunları soruyor; aslında yatak odası görevini de sormak istiyor ama kendini tutuyor, ne de olsa efendi adam. Kadının, hayvan kocasına karşı hiçbir hizmetini aksatmadığını öğrenince de o muhteşem tavsiyesini yumurtluyor: Kocana hiçbir şey söyleme. Ona bu konuyu açma. Görevlerini eksiksiz yerine getirmeye devam et. Düzelecektir. Allah sabır versin!

Peki, bize kim sabır verecek? Biz, devletin itaatkar kulları, vergilerimizle işleyen bu devlet kanalının yayınlarına karşı mahcubiyet duymakla mı yetineceğiz? Payımıza düşen utanç ve öfke mi sadece?

Varan 3
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın muhteşem fetvasını duydunuz mu? Hani şu babaların öz kızlarına şehvet duymasıyla ilgili olanı? Vatandaş sormuş: “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” Diyanet’in uzmanları da çok profesyonel bir şekilde bu soruya cevap vermişler. Ve fakat cevapta ensestle ilgili tek bir söz yok. Hakikaten tuhaf. Ama bence daha tuhaf olan şey, devletin din işlerine karışıyor olması. Bu durum hem laisizme hem de dini geleneğe aykırı. Diyanet ya da benzeri bir kurum hiç olmamalı. Yok illa olacaksa, bu şekilde değil. Bu ülkede sadece Müslümanlar yaşamıyor. Henüz kıymadığınız Aleviler, henüz öldürmediğiniz ya da tehditle kaçırmadığınız Hıristiyanlar, Museviler de yaşıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bu inanç gruplarıyla ilgili ne tür çalışmalar yapıyor, onlara nasıl bir hizmet veriyor? Bunu da mı ateistler açıklasın!


10.Ocak.16 Pazar

ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladım dostum
ah herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar
bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
hayatın ateş renkli kelebekleri
bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
ah herkes mi susuyor

Arkadaş Z. Özger




11.Ocak.16 Pazarertesi

İnsanın kendisini kainatın en yüce mahluku olarak görmesi, hakikaten komik. Sen efendisin öyle mi? Peki o zaman, ortalama altmış yıl yaşayan ve ömrünün ilk 18 yılını dişi olarak geçirip sonrasında erkek olarak ömrünü tamamlayan orfoz ne? Ya günde on kez çiftleşebilen sap gözlü sinekler? Peki, vücutlarının çeşitli parçalarını ve uzuvlarını yeniden üretebilme yeteneğine sahip Meksika semenderleri?



Onur Çalı 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …