Ana içeriğe atla

Bir Ödül Töreni ya da Pierre Louys’i Kim Yedi?

Geçtiğimiz yıl Orhan Kemal roman ödülünü Hırsız ve Burjuva’ya verdiler.

Sevindim tabii.

Fakat bin türlü çekingenlik haliyle edebiyat âlemine atılma cesareti göstermiş biri olarak, acaba bir yanlışlık mı yaptılar diye düşünmedim de değil…

Bereket versin, Orhan Kemal’in sevgili çocukları Yıldız Hanım, Işık ve Nazım Beyler, kıymetli jüri üyeleri ve toplantıya katılanlar bana bu ödülü hak etmişim gibi davrandılar da, doğuştan sahip olduğum hak etmemişlik duygusuyla baş etmem mümkün hale geldi…

Aslına bakılırsa tören, benim gibi bu işlerden sıkılan biri için bile eğlenceliydi.

Genç bir arkadaş Orhan Kemal’in bir öyküsünü oynadı. Sonra Salih Kalyon abimizin konuşmasıyla iyiden iyiye gevşeyip rahatladım.

Daha sonra kürsüye çıkan iki arkadaşsa, herhalde çok gerekiyordu ki, laf arasında Orhan Pamuk’a giydirmeye başladılar. Ortada utanılacak bir şey olduğunu düşünüp başımı önüme eğdim. Aynı ödülü daha önce almış birinin arkasından konuşulmasını pek şık buldum doğrusu! Onlar konuşurlarken Orhan Pamuk’un iyi bir yazar olduğunu, yalnızca kendi dertlerini değil, memleketin dertlerini de zihnimize sokmayı denemiş ve başarmış olduğunu düşündüm.

Ama ne yazık ki, bunu orada dile getiremedim.

Hazırcevap biri olmadığımdan mı, yoksa konuyu tekrar açmanın ve laf yetiştirmenin bir fayda sağlamayacağına inandığımdan mı, bilmiyorum. Belki de yalnızca heyecanlı olduğum içindir…
Kürsüye çıktığımda kan ter içindeydim. Trafiğe takılmış, töreni yarım saat kadar geciktirmiştim. Hazırlığını yaptığım konuşmadan aklımda tek bir cümle kalmamıştı…

Kısacası en hafif deyimle bir beceriksizlik timsaliydim…

Duruşumda bile beceriksizdim…

Ödül töreninin ertesi günü birkaç gazetede yayınlanan fotoğrafa baktım. Nazım Bey’le yan yanayız. O konuşuyor, ben ellerimi göbeğime bağlamış, emir kulu gibi duruyorum. Tanımadığım bir arkadaş, Twitter’da bu duruşu eleştiren bir şeyler yazmış. Duruşumu fazla doğulu, fazla ezik bulmuş.

İşin gerçeği hakikaten eziliyordum…

Bu belki bir kişilik bozukluğudur. Bazıları övüldüklerinde, göklere çıkarıldıklarında, eski çağların Rodos’undaki Zeus heykeli gibi dururlar. Ben duramıyorum. Eziliyorum.

Tören konuşmam, pek belâgat sahibi sayılamayacağımdan biraz sönüktü. Hazırlanmış olduğum metne sadık kalsaydım, eminim ki daha sönük olurdu.

Bu gibi durumlarda çocukluk anılarının kurtarıcı olduğunu bir yerlerde okumuştum.

Ben de ya Allah deyip çocukluğumun ipine sarıldım. Konuşmaya, okuduğum ilk üç kitaptan bahsederek başladım.

Bunlardan biri Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı’ydı. Herhalde beş yüz kere okumuş, her okuyuşumda da çocuk kahkahalarıyla gülmüştüm.

İkinci kitabım Pierre Louys’in Afrodit’iydi… Dokuz yaşında bir çocuk için biraz ağır ve itiraf etmem gerekir ki, azıcık erken bir kitaptı.

Erotikti… Ama yazılanları anlamıştım.

Üçüncü kitapsa Orhan Kemal’in Baba Evi’ydi. Gerçekliğe hoş geldiniz diyordu…
Orhan Kemal’le asıl tanışmam 72. Koğuş aracılığıyla oldu…

Lise yıllarında, yaz aylarında tatil yapacağımıza nedense tiyatro yapıyorduk. Tiyatro yapmak bedavaydı.

Oyunu, şimdinin önemli tiyatro adamı Metin Balay yönetiyordu. Müzisyen Taci Uslu, şair Halim Yazıcı, tarihçi Cemil Koçak; hepimiz rol arkadaşıydık… Daha çocuk sayılırdık ve tabii ki oyunu sahnelemeyi başaramadık… Ama bir metni didik didik etmeyi, Orhan Kemal’i ve Türkiye gerçeğini tanımayı ben sanırım o oyunda öğrendim. Yazmaya da o günlerde heves ettim. Orhan Kemal’in öykülerini okumaya, onunkilere benzeyen öyküler yazmaya başladım…

Törendeki konuşmamda bunlardan bahsettim.

Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, bu konuşmadan da söz eden bir haber yayınlandı.

Çocukluğumda okuduğum ilk üç kitap var ya… Hababam Sınıfı, Afrodit ve Baba Evi

Bu haberde onlardan biri yoktu; Pierre Louys’in Afrodit’i…

Kendi kendime sordum. Pierre Louys’i kim yedi? Kim görmezden, duymazdan geldi? Bu bir muhabir hatası ya da baskı hatası olabilir miydi? Gazetelerde arada bir böyle gülünç şeyler oluyordu.

Aklıma tiyatrocu Cezmi Baskın’ın iki lafın birinde Brad Pitt’ten “alıntı yaptığı” bir röportajı geldi. Ulan n’oluyor demiştim, Cezmi Abi kafayı mı yedi? Brad Pitt’in tiyatro hakkında yazdığı bir kitap da yok ki okuyup alıntı yapsın…

Sonra aklım suya erdi…

Röportajcı hanım kızımız, Cezmi Abi Brecht dedikçe, bunu Brad olarak not almış olmalıydı…
Peki Pierre Louys’i, Afrodit’i, o erotizmin büyük kitabını kim yedi?

Sayfa editörü mü yedi, Aydın Doğan mı? Muhabir yolda mı düşürdü, dizgici mi uyudu, yazı işleri mi uyandı?

Kim yedi söyleyeyim; Anadolu Ajansı.

Zat-ı namuhteremin biri, Afrodit’in bir haberde adının geçmesine herhalde tahammül edemedi. Ya da Afrodit’ten tırstı.

Sen kalk Orhan Kemal’den tırsma, Rıfat Ilgaz’dan tırsma; Afrodit’ten tırs!

Olacak şey mi?


Hüsnü Arkan



Bavul dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …