Ana içeriğe atla

Bu nice okumaktır! (DÜNLÜKLER 18)


31.Aralık.15 Perşembe

Çevirmenler bunu da açıklasın bakalım. Page-turner kitabı nasıl tercüme edeceksiniz? Sayfa çevirten? Sürükleyici? Oldu mu yani şimdi? Olmadı.
* * *
Yeni yılda heyecanla beklediğim şeylerden ikisi: Sherlock’un yeni bölümü ve BB’nin yeni kitabı. Sherlock’un yeni bölümü yılın ilk günlerinde gelecek neyse ki. Seyrek Yağmur da 8 Ocak’ta çıkıyormuş. Güzel haberler.

Hamiş: Seyrek Yağmur’un kapağıyla ilgili yorumlara bakınca pek beğenilmediğini görüyorum. Boş verin yahu, zarfı bırakın siz mazrufa bakın!


01.Ocak.16 Cuma

Tomris şöyle yazmış 1 Ocak 1977 tarihli gündökümüne: “Yılın ilk günü, her zaman bir hesaplaşma günü oluyor.”

Ben de zamanla hesaplaştım bugün. Şimdilerde yaşadığım zamansızlıktan yola çıkarak ömrümün neredeyse 25 yılını okullu olarak harcamış olmam içimi acıttı. Hoş, hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmadım ben. Başarılıydım yani notlarım hep iyiydi, sınavlar kazanıp iyi okullarda okudum ama iyi bir öğrenci olmadım yine de. Eğitimin o bilindik tanımına yaslanarak söylüyorum, istendik davranış değişikliklerini almadım bünyeme. Anaokulunun üçüncü günü –zorla uyuttukları için– okuldan kaçtım. En son doktoradan da kaçtım. Sonuç olarak, bu 25 yılda çok az şey öğrendim. Okuma, yazma ve çok temel şeyler dışında biraz İngilizce, biraz çevirmenlik, biraz Feminizm ve biraz da Dinler Tarihi öğrendim, bu kadar. Oysa o 25 yılı bağımsız okumalar yaparak geçirebilseydim… Sadece edebiyat okusaydım bile, bugün bildiklerimden çok daha fazlasını biliyor olurdum.


02.Ocak.16 Cumærtesi

Yeni gençlerin en çok kullandığı iki kelimeyi biliyorsunuz? Aynen ve sıkıntı yok. Aynen Orwell baba, aynen:

“Burada edebi eleştiriden bahsediyorum ve içinde yaşadığımız dünyada bu, neredeyse barıştan bahsetmek kadar beyhude.” (George Orwell, Balinanın Karnında, syf. 7)
Zaman zaman duyduğum bir bahaneye (nedene? gerekçeye?) Orwell’in denemelerini okurken rastladım:

Kütüphanecinin kendisi için kitap seçmesini isteyen neredeyse herkes “Kısa öykü istemiyorum,” ya da Alman bir müşterimizin dile getirdiği biçimiyle “Küçük öykü arzulamıyorum,” diyor. Nedenini sorduğunuzda, her hikayede birtakım yeni karakterlere alışmanın fazla yorucu olduğunu söylüyorlar; ilk bölümden sonra artık düşünmeyi gerektirmeyen bir romanın “içine girmeyi” seviyorlar. (Kitaplar ve Sigaralar, syf. 17)


03.Ocak.16 Pazar

İnsan günlük hayatın herhangi bir noktasında bir edebiyatçıyla karşılaşınca sevindirik oluyor. Haftasonu tembelliğiyle kahvaltı yaparken televizyondan Doğan Yarıcı ismini duyunca kulakları diktim hemen. Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında bir yarışmacı, telefonla joker hakkını Doğan Yarıcı ile kullandı. Gece Kelebekleri’ne bir kez daha mı göz atsam?

* * *
Çokça soğuk hava, biraz hastalık ve parasızlık yüzünden dışarı çıkamayınca, üç günlük tatilde film hasadını iyi yaptık çok şükür:

Mantıksız Adam’ı (Irrational Man) sonunda izleyebildim. Aylardır takipteyim ama bir türlü gelmedi Ankara’ya ya da ben kaçırdım belki. Woody Allen’ı severim ve fakat son yıllarda seri üretime geçti resmen. Belli bir birikim ve yaştan sonra, hem de niteliği çok düşürmeden, ürünlerinizi çoğaltmanız çok zor değil. Bir yere kadar, sakıncası da yok. Fakat Mantıksız Adam, W. Allen sineması içerisinde epeyce zayıf bir halka olmuş. Öyle ki, atölye öykücülerinin ürünleri gibi, hikayenin nereye ve ne şekilde gideceğini ta en baştan anlıyorsunuz.

Bir Tutam Baharat (A Touch of Spice) hikayesini Mezeler, Ana Yemekler ve Tatlılar olmak üzere üç bölümde anlatıyor. Bir göç hikayesi, bir aşk hikayesi. İstanbul’da doğup büyüyen Fanis’in zorunlu olarak Yunanistan’a göç etmesi, dedesiyle çok özel ilişkisi ve baharatların ardına düşüp yıllar sonra dünyanın en güzel şehri İstanbul’a dönüşü… Yemekler, baharatlar ve güzel müzik eşliğinde anlatılan bir masal gibi. Tamer Karadağlı ve Başak Köklükaya olmasaydı çok daha severdim filmi. Özellikle yemek kültürüne ilgisi olanlar ve göçün nasıl bir bela olduğunu eski bir yara gibi yüreklerinde taşıyanlar için mükemmel bir film!

Ve Sherlock… Yeni sezonu için bir yıl daha bekletecek ama özel bölümü o kadar iyiydi ki! Orijinal hikayeye, karakterlerin geçmişlerine, daha önceki bölümlere ve oyuncuların gerçek hayattaki durumlarına göndermeler çok tatlıydı. Sherlock Holmes’un zihin sarayında, bilinçaltının rehberliğinde geçmiş, şimdi ve gelecek arasında harikulade bir gezinti. Kurgu kusursuz ve sürprizli. Lafı uzatmadan demeli: We’re sherlocked!

Yok Artık senaryosunu karikatürist Serkan Altuniğne’nin yazdığı absürd bir komedi. Yok artık dedirtecek cinsten hikayeler anlatıyor taksici Fikret ama olmamış. Laf aramızda, Serkan Altuniğne’nin karikatürlerini de pek sevmem zaten. Televizyonda denk geldiği için izlemiş oldum.

The Revenant, Inarritu’nun henüz vizyona girmemiş filmi. Türkiye’de Diriliş adıyla göstereceklermiş sanırım. Hata ederler. Yine çeviri meselesi işte! Diriliş’in politik anlam yükü var Türkçede. Bence “Hortlak” daha iyi bir seçim olur. Çünkü Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Hugh Glass karakteri gerçekten de hortlak gibi. Herifçioğlu ölümlerden dönüyor ve sonunda oğlunun intikamını alıyor. Çok kişisel bir hikaye anlatılsa da arka planda 1820’ler Amerika’sını görüyoruz ve –sanıyorum– Arikara Savaşı’nın hemen öncesindeyiz. Yani, yerli–beyaz adam mücadelesine dair de epey şey var filmde. Leo’nun performansı harikulade ancak malumunuz bir türlü Oscar vermiyor Akademi kendisine. Filmdeki ayıyla boğuştuğu sahnelere gönderme yapılan capsler ve videolar dönüyor ortalıkta şimdiden. Ayıya vermişler bu sefer de Oscar’ı, iyi mi! J

04.Ocak.16 Pazarertesi

Kitap duyurularında ev mobilyası satanların reklam dilini görünce irkiliyor insan, haliyle. “Çevrilemez denilen bilmem ne çevrildi” derseniz, hoop derim ben de! Oksimiron gibi bir şey bu. Madem çevrilemezdi nasıl çevrildi? Yok madem çevrilebilir bir eserdi, neden çevrilemez diyorsunuz o zaman? Hoş, çevrilemez hiçbir eser yoktur. Nedir, tıpkı batan bir gemiden fazlalıkların atılması gibi, orijinal (kaynak) eserin kendi diline has bütün özelliklerini atarsınız ve batmadan kotarırsınız işi. Bir şekilde. Öte yandan, bana sorarsanız, hiçbir eser çevrilebilir değildir. Çeviri bir kayıptır, gönüllüsü olduğumuz bir kayıp. Her çeviri eser, bir kayıp ve eksiklik duygusuyla okunmaya mahkumdur zaten. Bilmem anlatabiliyor muyum?

* * *
Hasbelkader bu işlere bulaşmış bir kardeşiniz olarak söylüyorum. Aman ha, sakın ha bu “En İyi Bilmem Kaç Kitap” listelerini ciddiye almayasınız. Kendi yolunuzu kendiniz bulun, okuyacağınız kitabı bu listelere göre belirlemeyin sakın! Zaten biraz ortamı tanıyınca, kimin hangi kitabı/öyküyü neden en iyiler arasında gösterdiğini anlayabilirsiniz. Hoş, iyi niyetle yapılmış listeler olsa bile tamamen öznel oldukları için yine bir şey ifade etmezler. Bu aralar tam bu listelerin zamanı olduğu için birkaç dergi bana da sordu 2015’te okuyup en çok beğendiğim kitapları/öyküleri. Benimkileri de kerteriz almayınız, geçiniz. Post Öykü dergisi de sordu ama ilave bir soru daha sordu: 2015 ve Öykü başlığı altına bir şey yazın desek? Bir kelime, bir cümle, bir paragraf, bir tespit, bir öykü, bir edebiyat olayı, değerlendirme, eleştiri, öneri... altını çizmek istediğiniz herhangi bir şey... Şahsi ya da genel oluşu önemli değil. Ne kadar uzun ya da kısa olduğu da... Rahatsız olduğum şeyleri dünlüklerin birinde yazmış idim zaten. Dolayısıyla bu soruyu fırsat bilip 2016 yılında ümit ettiklerimi yazdım. Sizinle paylaşayım:

Önümüzdeki yıl daha fazla öykü kitabı değil daha fazla iyi öykü kitabı yayımlanmasını umut ediyorum. Öyküyü sadece öykü yazmaya çalışanların değil okur denilen müphem kitlenin de okumasını umut ediyorum. Öykücülerin “Ne zaman roman yazacaksın?” ya da “Roman yazsana.” gibi zırvalara maruz kalmayacağı bir yıl olmasını umut ediyorum 2016’nın. Devletin basılı yayınların satışından alacağı vergileri azaltmasını umut ediyorum. Mümkünse edebiyat ödüllerinin ebediyen yok olmasını ama illa olacaklarsa da birbirlerine ödül veren çetelerin jürilerde yer almamalarını umut ediyorum. Bütün ödül jürilerine hemen hemen aynı kişilerin yıllar boyunca sendika ağası gibi kurulmamalarını umuyorum. Umut işte. Sosyal medya, farkı biraz kapatsa da “büyük” yayınevleriyle diğerleri arasındaki reklamdan kaynaklanan eşitsizlik uçurumunun giderilmesini, böylelikle “büyük” yayınevinden çıkmış kötü kitapların gereksizce parlatılmamasını, “küçük” yayınevlerinden çıkan iyi kitapların da gözden kaçmamasını umut ediyorum. Yayıncıların daha ahlaklı olmalarını umut ediyorum. Kitap fuarlarında öykücülerin önünde oluşacak kuyrukların, vampirli kitap yazarlarınınkilerden uzun olmasını umut ediyorum. Umut işte. Eleştiri –ama gerçekten eleştiri, klişe cümlelerle dolu değerlendirmeler değil– yazanların artmasını umut ediyorum. Çünkü öykünün eleştirisiz kalıp kötü yola düşmesinden korkuyorum. (Umuttan korkuya döndük yine!) Öykücülere “Öykülerinizin konusu ne/ne hakkında?” gibi soruların sorulmasının yasaklanmasını umut ediyorum. Basılı edebiyat dergilerinin, özellikle öykü dergilerinin, daha çok okunmasını umut ediyorum. E-platformlardaki iyi işlerin gözden kaçmamasını umut ediyorum. Öykücülerin aynı öyküleri çoğaltmaktansa yeni biçim arayışlarında olmalarını umut ediyorum. Umut işte, fakirin ekmeği. Çok fazla umut ekmeği yemeyeceğim bir yıl olmasını umut ediyorum 2016’nın. Umut işte.


05.Ocak.16 Salı

Umut etmenin ahmaklığa vardığı yerdeyim sanırım. Neden mi? Radikal’de, Türkiye’deki okur profiliyle ilgili bir araştırmaya dayanan bir haber okudum biraz önce. Elbette her araştırma gibi gerçek durumu tamamıyla yansıtmıyordur ve fakat yine de çarpıcı. Haberde geçen iki cümle üstünde duracağım sadece.

Kitap okumayan kesimin ortalama yarısı “konu ile ilgilenmediğini, kitap okumadığını ve okumayacağını” söylüyor.

Böyle bir arkadaşım vardı. Lisansta aynı bölümdeydik ve iyi arkadaşımdı. Hayatında hiç kitap okumamış olduğunu söylemişti bir keresinde. Ödev olarak verilen kitapların özetlerini bularak durumu kurtarmış okul yıllarında. Mesleğinde çok başarılı, kendini rahatça ifade edebilen birisiydi. Filmi varken bir kitabın neden okunduğuna gerçekten hayret ediyordu.

"Roman ve hikaye okumanın zaman kaybı olduğunu, insanın işine yarayacak ve bilgi edinecek kitaplar okumasının faydalı olduğunu" söyleyen kesim % 16.

Yine lisanstayken, Beytepe yurdunda aynı odayı paylaştığım bir arkadaşım okuduğum şiir/öykü kitaplarına ve romanlara neredeyse tiksintiyle bakar ve “çok boş kitaplar” okuduğumu söylerdi. Kendisi de epey okurdu, ama edebiyat değil tarih okurdu. Çünkü tarih bölümü öğrencisiydi.

Bunların dışında, aylarca kitap okumayan ya da bir kitabı aylarca yanlarında sürükleyerek ancak bitirebilen arkadaşlarım da var. Sorsanız, kendilerinin kitap okuyan kişiler olduklarını söyleyeceklerdir size.

Velhâsıl-ı kelâm, bahsettiğim araştırmanın sonuçları hiç iç açıcı değil. Kaldı ki bugünün ellerinde tabletle büyüyen çok zeki çocukları bu araştırmanın denekleri arasında yoklar. (Yani durumun daha da kötüleşeceğini varsaymak karamsarlık sayılmaz.)

Peki, kitap okumak, özellikle de edebiyat okuru olmak neden bu kadar önemli? Önemli mi gerçekten? Hız ve sonuç odaklı günümüz insanı açısından bakarsak pek de önemli değil. Kaldı ki kitap okumak hayatımızda birdenbire ve müthiş değişikliklere yol açmayacaktır. Sözgelimi, sahillere vuran çocuk cesetleri ya da daha yürüyemeden öldürülmüş bebekler için acil bir çözüm üretemez ne kitaplar ne de kitap okuyanlar.

Ben okumanın çocukluk ve ilk gençlik yıllarında edinebilecek bir haz olduğunu düşünüyorum. Öyle ya, hazzını almadığınız bir şeyin kahrını niye çekesiniz? Bu haz size birçok şeyi kendiliğinden kazandıracaktır. Günümüzde çok moda olan empatiyi mesela. Başkalarını anlayabilmek, kendinizi onların yerine koyabilmek ve hatta gerektiğinde hoş görebilmek yetisi kazandırabilir kitaplar size. Ama kitap okumaktan bir yarar çıkarmaya çalışmak gerekmiyor zaten. Dedim ya, haz.

Çocukluk ve ilk gençliklerinden itibaren iyi kitaplar okumuş insanları tanıyorum ben. Gözlerinden, bakışlarından, oturup kalkmalarından, her şeylerinden anlaşılıyor. Demek ki yazar burada kitap okumayı olumluyor ve çok şey umut ediyor ondan, diye düşünebilirsiniz. Hayır. Gerçekten düzenli olarak okuyan, edebiyat dergisi takip eden birçok kişi gördüm ki kötü insanlar. Yani iyi bir okur olmanın, ahlak ve vicdan sahibi bir insan olmaya garantili bir etkisi yok.

Bu pilav daha çok su kaldırır. Şimdilik yetsin. Hepimize sıhhatler olsun!



Onur Çalı 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …