Ana içeriğe atla

Hindistan’a Bir Geçit

Forster, Suffolk Plajında (İngiltere), 1949

E.M.Forster “Hindistan’a bir Geçit”i 1913 yılında yazmaya başladı ama roman ancak 1924 yılında tamamlanabildi. Çoğu öykülerini ve “Manzaralı bir Oda”, “Howards End” gibi önemli romanlarını büyük bir verimle 1910 yılına kadar art arda yayımlamış olan yazarın bu romanını onbir yılda tamamlamış olması dikkat çekicidir. 1970 yılında ölümüne kadar da başka bir roman yazmadı. İçine kapalı ve çekingen bir insan olduğu bilinen Forster’ın, gerek anılarındaki gerekse yazışmalarındaki ketumluğu pek bir ipucu vermediğinden, yarım bıraktığı romanına neden uzun süre el sürmediği, neden roman yazarlığını bıraktığı gibi sorular, edebiyat araştırmacılarının cevap aradığı konulardan biri oldu. (Konuyla ilgili bir yazı için bakınız: Mesut’a Kalsa, Hindistan’a Hiç Gitmeyebilirdim)
E.M.Forster romanlarında, bir dünya imparatorluğu olan Birleşik Krallık yurttaşlarının İngiltere dışındaki hal, tavır ve ilişkileri üzerinde özellikle durur. Hindistan’a bir Geçit’te ise bir adım öteye giderek, İngilizlerin ve İngiliz yönetimi altındaki Hint toplumu üyelerinin karşılıklı etkileşmelerini, kültürel çatışmalarını anlatır. Romanda 1920’li yıllarda İngiltere’den Hindistan’a gelen “medeni” bir İngiliz’in burada yaşadığı değişim, yerli halkın sömürgeleşmiş Hintli ile İngilizleşmiş Hintli olarak ayrışması, kültürel bir yarılmanın (doğu-batı yarılması) sömürge yönetimleri tarafından nasıl içinden çıkılmaz hale getirildiği, sahici karakterler yaratılarak, dinleri, etnik/kültürel farklılıkları ile ete kemiğe büründürülerek hikâye edilir.
Evet, burada başka çıkar yol yok… Ben (Hindistan’a yeni gelmiş) her İngiliz’e iki yıl süre tanırım. İster Turton olsun, ister Burton. Ancak bir harftir aradaki fark. Kadınlarına ise altı ay.” (s.13)
Bölge Polis Müdürü Mr. McBryde: “Bütün zavallı yerliler doğuştan canidir, çünkü ekvatora otuz derece uzaklıkta yaşarlar. Kınanmamaları gerekir, ellerinden bir şey gelmez. Biz de buraya yerleşseydik, onlar gibi olurduk.” (s.175)
Romanda, sert bir yöneten-yönetilen, sömürgeci-sömürülen ilişkisinin hüküm sürdüğü Hindistan’da bir İngiliz’in ezilen halkla insani temas kurma çabalarının, sürekli yeniden üretilen bir “öteki” hayaletinin gölgesinde nasıl ezildiği anlatılır. Bu uğursuz hayaletin her ilişkiye sızdığını, hem İngilizlerle yerli halk arasında hem her iki topluluğun kendi içinde hükmünü sürdürdüğünü görürüz. Böylece ötekileştirme, ideolojik bir araç olarak sömürgecinin sömürülen üstünde toplumsal, politik baskı kurmasını ve ona boyun eğdirmesini meşrulaştırmaya hizmet eder, farklı toplulukların insani ilişkiler kurmasının önünde aşılması imkânsız bir engel oluşturur.
İngiliz yönetimi partiler, tiyatro oyunları düzenleyerek, geleneksel giyim kuşamları ve davranış biçimleri ile Hindistan’da küçük ölçekli bir İngiliz toplumu yaratma çabasındadır. Ancak yerli halkın kendilerine katılması istenmez. Romanda yerli halkla önyargısız temas kurmaya çalışan nadir İngiliz karakterler de bunu başaramaz.
(Hindistan’a yeni gelmiş) Mrs. Moore: “Keşke ben de üye olup sizi kulübe (İngiliz Kulübü) davet edebilseydim.”
Dr. Aziz : “Çandapur’da Hintliler konuk olarak dahi kulübe kabul edilmezler.” (s.25)
Romanın merkezinde yer alan ve okuyucunun zihnini en çok meşgul eden bölüm, Marabar Mağaraları’nda yaşanan karmaşık olaydır. Forster ilk basımdan sonra yaptığı değişikliklerle bu mağaralarda yaşanan ve romandaki trajik gelişmeleri tetikleyen olayın gerçek ayrıntılarını özellikle bulanık bırakmaya karar verdiğini söyler. Miss Quested mağarada gerçekten bir saldırıya uğramış mıdır, mağaranın karanlığında bu bir yanılsama mıdır, Hintli rehber mi böyle bir teşebbüste bulunmuştur, ya da olay Miss Quested’in bastırılmış bir fantezisi midir, bunların hepsi bir ihtimal olarak ortada durur ama Dr. Aziz’in böyle bir teşebbüste bulunmadığı bellidir. Bununla birlikte İngiliz yönetimi bu batılılaşmış yerliyi, Dr. Aziz’i tutuklar. Yargılama süreci, başta sömürge yönetimi olmak üzere, herkesin gerçek yüzünün ortaya çıktığı bir olaylar zinciri olacaktır.
Forster’ın Hindistan’a bir Geçit romanına yapılan önemli bir eleştiri, batının oryantalist bir bakışla doğuya atfettiği karakteristik kimi kültürel özelliklerin, romanda “evrensel batı değerleri” veri alınarak değerlendirilmiş olmasıdır. Gerçi yazar İngiliz sömürge yönetiminin yanlış uygulamalarını gözler önüne serer, batılı değerlerin buradaki yönetim tarafından ne kadar kötü, ikiyüzlü uygulandığını gösterir ama bu batılı değerlerin kendisine ilişkin ve o topluma dayatılmasının doğruluğuna ilişkin bir şüphesi yoktur: İngiliz değerleri doğrudur ama Hindistan’daki sömürge yönetimi tarafından yozlaştırılmıştır ya da yanlış uygulanmaktadır. Nitekim Dr. Aziz, romanda öteki olmaya direndiği, iki toplum arasındaki kültürel uçurumu kapatmak için daha fazla “İngiliz” olmaya çabaladığı ölçüde sevimli bir karakter olarak sunulur.
Buna karşılık başta Dr. Aziz, “İngilizleşmiş”, az çok eğitim görüp İngilizce konuşabilen Hintliler İngiliz yöneticiler tarafından tehlikeli görülmektedir.
İngiliz Teğmen: “Bir başına oldu mu, yerli iyidir. Geçen ay meydanda (polo oynarken) çarpıştığım yerliyi hatırlıyor musun? İyiydi o işte. Polo oynayan yerli iyidir. Asıl üstünde duracağım takım bu okumuş sınıftır.” (s.193) (Aslında Forster burada ironi yapmaktadır, çünkü teğmen farkında değildir ama polo oynarken çarpıştığı Hintli “okumuş takımından” olan Dr. Aziz’dir)
Yargıç Mr. Heaslop: “Bu kültürlü yerlilerin kaçamak küstahlığıdır. Eskiden yaltaklanırlardı ama gençler (şimdi) kafa tutmayı yeğliyor… Ama ister kabadayılık etsin, ister yaltaklansın, her ettiği lafta hep bir şey gizlidir, hiçbir şey olmasa ‘izzetini’ yükseltecek sanır – yani senin benim dilimle ‘aşık atar’.”
Mrs. Moore (Heaslop’un annesi): “Kendi ülkende insanlar hakkında böyle hükümler vermezdin.”
Mr. Heaslop: “Hindistan bizim ülkemiz değil.” (s.35)
Hindistan’a bir Geçit’te, gerek İngilizlerin gerekse yerli toplumun içinde krize yol açan “tecavüz” olayının Dr. Aziz’in üzerine yıkılması, aşağılanmak ve mahkûm edilmek istenmesi tesadüf değildir. Dr. Aziz, batılı değerlere en yakın, Hintliler ve İngilizler arası insan ilişkilerindeki yarılmayı aşmak isteyen bir yerli karakterdir. Ne var ki, polisi, yargısı ile İngiliz yönetimince ona yapılan bu açık saldırı ve aşağılama yerli halkta büyük bir öfkeye yol açar. Bütün “batılı aydınlanma değerleri”nin sözcülerinin yaldızları dökülüverir. Aziz’in yargılanması süreci bir adalet arayışı değil, İngiliz yönetiminin yerli halkı tehdit, cezalandırma, boyun eğdirme, “ders verme” aracına dönüşmüştür. Bir yerden sonra artık ne hukuk, ne kanun, ne ahlak önemlidir.
1957 yılında, yayımlanmasının ardından geçen zamana bakarak, E.M.Forster Hindistan’a Bir Geçit’in dünyasının “artık ne politik ne de toplumsal olarak mevcut olduğunu” yazmıştı. Elbette ne Hindistan ne İngiltere’de koşullar artık o yıllardaki gibi değil. Ama Hindistan’da sömürge yönetimi altında yaşanan büyük bir emperyalizm trajedisinin ve insanlık hallerinin bir İngiliz öğretmen (Mr. Fielding) ile Müslüman Hintli bir doktor (Dr. Aziz) arasındaki ilişkilerden yola çıkarak anlatıldığı roman çağları aşan gerçekliği ile bugün de güncel olan bir soruna ışık tutuyor. Çünkü roman ana ekseninde, karmaşık doğu-batı sorunsalından bir çıkış olup olmadığını sorguluyor ve sömürge düzeninin –farklı olanı ötekileştirerek– bu sorunu nasıl daha da içinden çıkılmaz hale getirdiğini anlatıyor.
Aradan yüz yıl geçmiş olsa da, Doğu-Batı yarılmasının aşılması, parçası olduğumuz Doğu ve Ortadoğu toplumları için bugün o günden daha yakın görünmüyor. O nedenle roman, ürkütücü kehaneti ile 20. yüzyılın büyük romanları arasında yer alıyor.

Murat Gümrükçüoğlu

Romandan yapılan alıntılarda, kitabın Adam Yayınlarınca yapılan 1984 baskısı esas alınmıştır. (Çeviren: Filiz Ofluoğlu)
Forster çizimi: David Levine

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …