Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (4) : Ömür İklim Demir ve “Muhtelif Evhamlar Kitabı”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani; kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Tek kelimeyle yavaş gelişti, çünkü yakın zamana kadar kurmaca yazmaya pek vaktim olmamıştı. Ancak üstümdeki sıfatlar ve yükler azalınca bilgisayarın başına oturabildim. Madem kitap yazmak gibi bir hayalim var, onun için çaba sarfedeyim dedim.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Jean-Paul Sartre  ”Bir insan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendi hikâyeleriyle ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.” demiş. Çevremizdeki hikâyeler, şiir, öykü ya da roman türünde anlatılabilir. Kısacası nasıl olursa olsun, insan anlatmaya ihtiyaç duyar. Ben de bu sözün doğruluğuna inanıyorum, dizimizdeki yaranın bile erik ağaçlarıyla başlayan uzun bir hikâyesi var. Fakat kalkıp da Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı böyle derin saiklerle yazdım dersem doğru olmaz. Sadece kafam karışık olduğu için öykü yazdım. Aklımdaki başı sonu olmayan paragrafları, kırık dökük cümleleri, birbiriyle çelişen düşünceleri kendimce düzenlemeye çalıştım ve ortaya bu kitap çıktı.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Öykü dosyasını birkaç yayınevine gönderdim, ardından uzun bir sessizlik oldu. Bence artık boşuna bekleme, hem bak evde tuvalet kağıdı ve peynir bitmiş, git iki top tuvalet kağıdı ve yarım kilo tam yağlı Ezine peyniri al, diyen türden. Böylece öykü dosyasını kafamda çöpe atıp yazmakta olduğum romana odaklandım. Beklemediğim bir zamanda da cevap geldi.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Evet, kitabın basılma sürecinde yayınevinin editörlerinden Devrim Çakır ile birlikte çalıştık. O da öyküler konusunda heyecanlıydı, güzel geçti.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Gündelik hayatımda değişen bir şey olmadı. Zaten bir kitap yazacağım ve tüm hayatım değişecek diye bir beklenti içine girmedim, sanırım böyle bir beklenti içine giren insan da yoktur. Bir yerde okumuştum, sanat ve sanatçı hakkında: İnsanlar Van Gogh olmaktan çok, tiyatroya gitmiş Van Gogh olmak istiyorlar, diyordu o yazıda. Kalıplara, sıfatlara, miş gibi yapmaya gerek yok. Ben sadece bir şeyler yazmak istiyorum.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Elbette aldım, bir sorun olmadı.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Edebiyatın bir mutfağı varsa eğer, o mutfak hayatın ortasında yer alır diye düşünüyorum. Bir balina gemisinin yağ kokan kamaralarından Melville'in Moby Dick'i ya da ne bileyim tozlu icra dairelerinden Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler'i çıkabilir. Velhasıl uzun yıllar boyu pek çok sosa bulandım, olduğu kadar marine edildim. Şimdi de kısık ateşte pişmekle meşgulüm. Yemeğin olması ne kadar sürer bilmiyorum, belki de hiç olmaz.

Edebiyat dergilerine gelirsek... Edebiyat dergilerinde öykülerinizin yer alması gerçekten önemli bir olay. Neden diye bunu yüz kişiye sorsak, isminizin bilinirliğinden ve onaylanmanın verdiği gururdan bahsederler. Bana kalırsa en önemlisi, sizi o masanın başına oturtup günlükten daha farklı bir şey yazmaya zorlamış olmasıdır. Yetmez mi?

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Evet, en azından yazma konusunda ciddi olduğum anlaşıldı.

Peki, bundan sonra?

Bundan sonrası uzun hikâye... Yazmayı düşündüğüm pek çok hikâye var. Şu sıralar bir roman üzerinde çalışıyorum. Bir de farklı tarzda iki öykü kitabı fikrim var, ne zaman yazarım emin değilim.

Daha sonra da yazmaya ilk başladığım, asıl yazmak istediğim ve acemice olmasın diye sürekli ertelediğim diğer romana odaklanacağım. En azından plan böyle, tabii neler olur, neler değişir bilemiyorum.



Yorumlar

  1. 2015 senesinin en iyi öykü kitabı olarak görüyorum "Muhtelif Evhamlar Kitabı" nı. Ömür İklim Demir edebiyat dünyamız için bir kazanç. Yolu açık olsun. Bizleri fazla bekletmesin.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…