Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (5) : Fulya Bayraktar ve “YUH!”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani; kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

İlk önce okumaya hevesliydim, sonraları okurken yanımdaki kâğıda bir şeyler karalamaya. Yazdıklarımın ne olduğunun çok ayırtında değildim. Bir grup yazan arkadaşla bir araya geldikten sonra, karaladığım bazı cümlelerin öyküye dönüştüğüne tanık oldum. Bundan sonra, daha çok öykü okumaya başladım. Bazı tesadüfler işin içine girince, kendimi öykü ve şiir dergisi çıkaran bir grubun içinde buldum. Bu durum beni öyküye daha çok yakınlaştırdı.

On yıl kadar öykü yazdıktan sonra, öyküleriniz dosya hacmini aşınca, dönüp dönüp eski öykülerinizle mıncık mıncık oynamaya başladığınızı fark ettiğinizde, hele de öyküleriniz dergilerde epeyce boy göstermişse, bu öykülerle ne yapacağınızı düşünmeye başlıyorsunuz. “Acabalar” olsa da, kitap çıkarma fikri bu noktada aklınıza geliyor. Tamam mı, devam mı sorularına yanıt bulabilmek için belki de…

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Çok uzun uzun yazabilen bir insan değilim. Şimdiye dek en uzun yazdığım öykü 6-7 sayfadır. Dolandıra dolandıra yazmayı da sevmiyorum. Kısa, ama yoğun metinlerden yanayım. Bu nedenlerle, yazma durağım öykü oldu. Her tür edebi ürünü okumayı seviyorum. Öyküye gelince, okumasını da seviyorum yazmasını da. Gençlikte yazdığım bazı komik şiirlerden sonra, şiir yazma işine girişmeyi hiç düşünmedim. Bazı taslak denemelerim olsa da, roman yazmaya, aralıksız zaman ayırma açısından uygun değilim.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Yayınevlerinin, yazın türleri arasında belli tercihleri var. Kimisi daha çok roman basarken, kimisi öyküyü, kimisi siyasi ve tarihi kitapları önceliyor. Kitap bastırmaya karar verdiğinizde, sanırım önce bunları inceliyorsunuz. Kitap bastırmaya pek niyetim yokken bile, şu an kitabımı basmış olan yayınevine, çok iyi ve çok sayıda öykü kitabı basması nedeniyle yakınlık duyuyordum. Sevgili Tekgül Arı’nın önerisiyle öykü dosyamı bu yayınevine gönderdim. Kitabın basılması için çok beklemedim ve çok sıkıntı çekmedim.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Kitabımı yayımlatma konusunda beni oldukça teşvik eden Tekgül Arı, kitabımın editörlüğünü de üstlendi. Öykü dosyamı okudu, önerilerde bulundu. Özellikle öykü seçimi ve kitabın bölümlendirilmesi konularında kitabıma katkısı büyüktür. Kitabın basım aşamasında, sizi ve yazdıklarınızı anlayan, her an arayıp bir şeyler danışabileceğiniz birisinin olması çok önemli. Kendisinden çok razıyım.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Çok şaşkınlık yaşıyor insan kitap çıktığında. Korku, heyecan, açıkçası biraz da böbürlenme karışımı bir şaşkınlık. Kulağınız seste oluyor bir de. Bakalım kim, ne diyecek diye. Ben şimdiye kadar kendimi hiçbir yerde yazar olarak tanıtmamış ve tanımlamamıştım. “Öykü yazıyorum” derim. Kitaptan sonra, her yerde bana “yazar” diye hitap edilmeye başlanınca, çok garipsedim. “Yazar” sözü, hâlâ bana fazla iddialı geliyor nedense.

YUH! çıkalı dört ay oldu. Kitaptan, umduğumdan daha iyi tepkiler aldım. Şaşırdığım şey;  neredeyse kitabımı her okuyanın başka başka öykülerimi çok beğenmesi. Bu beni epeyce düşündürüyor. Ciddi anlamda, olumsuz bir tepki almadım. Bunda pek çok yazarın, özellikle ilk kitaplarla ilgili sinyal vermede çok cimri olmalarının payı olduğunu düşünüyorum. Yoksa mutlaka, kitabımla ilgili olumsuz tepki verecekler ya da vermek isteyenler vardır. Bana şimdilik, iyi okurların eleştirileri yetiyor.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Edebiyattan para kazanmak gibi bir düşüncem hiç olmadı. Ben ve pek çok yazan arkadaşım, başka başka işlerde çalışıp kazandıklarımızı kitaplara harcamaya alışkınız. Hiçbir harcama yapmadan kitap bastırmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Ayrıca yayınevim, kitabımdan çok sayıda verdi bana. Onları kitap almaya gücü olmayan tanıdıklarıma, büyüklerime, özellikle de öğrencilere hediye etmekten çok memnunum. Telifimi aldım sayıyorum.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Mutfakta çok çok fazla zaman geçirdim. On yıldan fazladır öykü yazıyorum ve öykülerim dergilerde yayımlanıyor. Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’ni, arkadaşlarımla beraber on bir yıldır çıkarıyoruz. Diyeceğim o ki; öykü mutfağım oldukça büyük ve zengindi. Ancak dergi çıkarma süreci, bir yandan öykü yazma konusunda motive derken, bir yandan da engelliyor. Çok iyi öykülerin yanında, çok kötü öyküler de okuyorsunuz. Her ikisi de bazen sizi öykü yazmaktan vazgeçirebiliyor. Bir de yazmaya zaman ayırma sorunu var ki, o konuya çok fazla girmeyeyim.

Ben tam yemek sunma aşamasına geliyorken, dönüp dönüp soğan doğruyor olduğumu fark ettim. Buna bir son vermek gerekiyordu. Kitap çıkarmaya bu aşamada ikna oldum. Tabii ki, mutfakta çok uzun kalmak, her zaman yemek yapmayı çok iyi öğrendiğiniz ya da çok iyi yemek yapabildiğiniz anlamına gelmiyor.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Ailem ve yakınımdaki insanlar, Lacivert Dergi’den dolayı edebiyatla ilişkimi biliyorlardı. Ancak bireysel olarak ne yapmaya çalıştığımı pek de anlayamıyorlardı. Çünkü ne zaman arasalar, ne zaman bana gelseler, ben hep masa ya da bilgisayar başında çalışıyorum. Kitap, bir anlamda beni daha iyi anlamalarına vesile oldu. Evet, kitaptan sonra pek çok kişinin yazıyla ilişkimi daha çok ciddiye aldıklarını fark ediyorum.

Yazma uğraşı sırasında, özgürlük alanı yaratmak için pek çok mücadele veriyor insanlar, özellikle de kadınlar. Ben, bu anlamda kendimi çok şanslı buluyorum. Yazma uğraşıma saygı duyan, engel çıkarmayan ve hatta bu uğraşı destekleyen bir eşim var. Ancak çalışıyor olmak, çocuk olması, zorunlu günlük telaşlar, yazıyla ilişkinizi çok fazla paylaşamamak, alanımızı daraltan unsurlar. Kitabın çıkması, sizden beklentilerin azalması anlamında bir özgürlük alanı yaratıyor yine de.

Peki, bundan sonra?

Öykü mutfağında geçen zamanım o kadar çok ki, henüz salona geçip de yaptığım yemeklerin hepsini sunabilmiş değilim. Şimdilik bir kısmını tattırdım. Evet, “sen artık yemek yapmayı öğrenmişsin, yapmaya devam edersen yeriz yemeklerini" derse okurlar, öykülerimi sunmaya devam edebilirim. Yoksa da yemek yapmayı bırakmak lazım…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …