Ana içeriğe atla

“Ağlarsa kimin gözü/O benim gözüm.” (DÜNLÜKLER 23)


02.Şubat.16 Salı

Şu hayatta tav olduğum insan tipi, elbette, saymakla bitmez ancak ilk üçe rahatlıkla girebilecekler şunlar:
1- Bana kendilerinin çakmakçıbaşıymışım gibi davranarak ateş isteyenler. (Özellikle ablalar)
2- Çok fazla, çok keskin ve çok ağır parfüm sürünenler. (Özellikle abiler)
3- Balık istifi gittiğimiz dolmuşu/otobüsü, cehennem sıcaklığında ısıtan şoförler. (Elbette bunlar hep abiler)
* * *
BirGün gazetesi nefes alamadığını ilan etti. Bu karanlık günlerde özgürlüğün sınırını zorlayarak yayın yapan herkes çok kıymetli. Destek vermeli. Üyelik kampanyalarına destek olamıyorsak bile (bu arada Can ve Ayrıntı Yayınlarının destekleri de takdire şayan) her gün bir BirGün alabiliriz, en azından bunu yapabiliriz.
* * *
Öyküyle az biraz ilgilenenler bile biliyordur artık ama tekrarda zarar yok: Vakit eylemek, ilginç bir olayı paylaşmak (anektod), aforizmatik laflar edebilmek için hikaye anlatmakla öykü yazmak arasında uçurumlar var. Uçurumlara düşmeyin. En azından hikaye mi öykü mü? Buna karar verin. Kendinizi de kimseyi de kandırmayın. Derim. Artı, bir düşünce iletmek için n’olur öykü yazmayın. Makale yazın, bildiri yazın ama okuyana satırlar ardından ilkokul örtmeni gibi parmak sallayan öykülerinizden yazmayın.
* * *
Ölüler denizi oldu artık Ege. Her gün ölüm haberleri geliyor. Yazın, yüzerken ayağınıza bir şey takılacak, o büyük ihtimalle yosun olmayacak.
* * *
İyi insan ve iyi müzisyen Cem Adrian’ın çıkışı çok yerinde. O Ses Türkiye adlı yarışmada, tüm yarışmalarda olduğu gibi, insanların heves ve heyecanları sömürülüyor. Bir anda meşhur olmak hayaline hunharca odun taşınıyor.
* * *
Notos’un geleneksel soruşturmalarının onuncusu Türkiye sinemasının yüz yılından seçilecek 40 film üzerineydi. 383 katılımcının seçtikleriyle bir liste çıkmış ortaya. Elbette, tüm seçmeler gibi herkese uyacak bir liste değil, böyle bir şey mümkün de değil. Benden de 10 film istemişlerdi. Çok zorlandım çünkü elim ziyadesiyle yeni filmlere gidiyordu. (Söz gelimi, Sarmaşık’ı yazmayı çok istedim ama yüz yıllık bir birikim vardı ardımızda, erteledim.) İzleyebildiğim, değerlendirebildiğim ölçüde kafa yorup sonunda şu listeyi iletmiştim:
Korkuyorum Anne (Reha Erdem)
Eşkıya (Yavuz Turgul)
Uzak (Nuri Bilge Ceylan)
Yazı Tura (Uğur Yücel)
Yumurta (Semih Kaplanoğlu)
Sen Aydınlatırsın Geceyi (Onur Ünlü)
Yeraltı (Zeki Demirkubuz)
Duvara Karşı (Fatih Akın)
Umut (Yılmaz Güney)
* * *
Öykücü Tuğba Gürbüz’ün emek verdiği Kurmaca Biyografiler’deki Nasıl Yazar/Şair Oldum bölümünü kaçırmayın derim. Yazmak denen cehenneme/cennete nasıl adım attıklarını pek bir güzel anlatıyor yazarlar.
* * *
Orhan Pamuk’un yeni kitabı çıkıyormuş. Orhan Pamuk, edebiyat içre meselelerde bolca eleştirilebilir; hatta eleştirilmesi gereken bir yazar. Ama edebiyat içre. Ve bu genelde yapıl(a)mıyor. Edebiyatla hiç ilgisi olmayan sözleri nedeniyle bir yaygaradır gidiyor. Gene benzer bir şey olmuş. Aslında, Orhan Pamuk’ta kabahat yok. Orhan Pamuk’u layıkıyla değerlendiremeyen –olmayan– eleştiri ortamının kabahati var. Orhan Pamuk’a bir siyasetçiye sorulması gereken soruları yönelten röportajcıların kabahati var.

03.Şubat.16 Çarşamba

Gard dergisinin internet sitesi için Ayın Öyküsü diye bir köşe hazırladım birkaç ay. Her ay bir öykücü arkadaşımı kısaca tanıtıp kitabından bir öyküyü yayımlıyorduk. Sonra ben su koyverdim. Onlar da birkaç ay daha devam edip bitirdiler sanırım. İyi bir öykü okumak isteyenler için, dedim kendi kendime, bari Dünlükler’de link vereyim. Orada konuk ettiğim birkaç ismi, burada da anayım. İlk konuğum, İsahag Uygar Eskiciyan imiş (Ekim 2014). İşte burada.


05.Şubat.16 Cuma

Gün içinde yaşadığınız, üzerinde durmaya değmez sandığınız, hemen herkese önemsiz görünen onca ayrıntının, gündelik tekrarın, alışkanlığın bir öykü cümlesinde tam da sizin düşündüğünüz gibi capcanlı ifade edildiğini okuduğunuzda, hayata ilişkin bir mutluluğa kapıldığınız olur mu sizin de? (Murathan Mungan, Kibrit Çöpleri, sayfa 96)
* * *
“James Joyce bir yerde Ulysses’in kendisi için anlamını ‘babamın ve arkadaşlarının konuşmasını yakalama’ çabası olarak ifade eder—Ulysses’in karmaşıklığını düşündüğünüzde bu sözler şaşırtıcı gelse de bütün yazarlar bunun anlamını bilir. Edebiyatın kaynağı –ilhamın da temeli– yuva özlemini giderme, mekânları, insanları, çocuklukları, aile ve kabile ritüellerini, yaşam biçimlerini yaşatma isteğiyse bu bazı sanatçılar için yaşamın içinde kaybolanı sanatın aldatıcı-kalıcılığında bulma isteğine ya da mecburiyetine döner. Büyük modernciler –Joyce, Proust, Yeats, Lawrence, Woolf, Faulkner– anlatı tekniği açısından devrimci olsalar da, konuları tamamen özel yaşamlarına ve yaşadıkları yerlere dayanır. Modernci, özel yaşamını sanatına malzeme ederek sıradanı sıradışına çevirebilen kişidir. İtirafçı şairler –Robert Lowell, John Berryman, W. D. Snodgrass, Anne Sexton, Sylvia Plath ve bir ölçüde Elizabeth Bishop– yaşamlarını hipnotize olmuşçasına sanat olarak sunmuşlardı. Çağdaşlarımıza benzemeyen Saul Bellow, Philip Roth ve John Updike gibi yazarlar genelde bildik konulara dönerek bıkıp yorulmadan hevesle geçmişlerini, yaşamlarını, ‘öz’ kavramının büyüsüne kapılmışçasına yeniden düşleyerek başarı kazandılar.”

(Joyce Carol Oates’in yazısından bir bölüm. Güzel yazı, okuyun derim.)
* * *
“Çeviri, kıskanç bir tanrının, insanoğlunu bölüp dağıtmasından doğan olumsuz sonuçlara Prometheusça bir başkaldırmadır.”
Akşit Göktürk

“Her şair kabiliyetli bir mütercim değildir. Fakat her büyük mütercim hakikatte şairdir; şuurlu bir şairdir.”
Andrey Beliy


08.Şubat.16 Pazarertesi

Hava soğuk, yerler buzlu olabilir. Sigarayı bırakmaya çalışmanın stresi iliklerimize sinmiş olabilir. Olur a, sevgilimizle kavga etmişizdir belki. Bir dostumuzu çok özlemişizdir. Sabah işe yürürken arabanın biri üstümüze su sıçratmıştır. İnsanlar her zamanki gibi vurdumduymaz, kaba ve çirkindir. Olabilir. Ama bir ince arkadaşınız size memleketinizden bir çakıl taşı getirmiştir, ince görerek, size ve bir şair arkadaşınıza. Böyle ince okuyan biri varsa öykülerinizi, hiçbir şey bozamaz moralinizi.
* * *
Bir Film Bir(kaç) Cümle

Black Hole: Kara deliklere dikkat! (Buradan)

İftarlık Gazoz: Hem güldüm hem ağladım. Oyuncular (özellikle Cem Yılmaz ve Berat Efe Parlar) çok iyi. Başarılı örneği çok nadir olan şive kullanımı, hakkaten başarılı. Yüksel Aksu’nun diğer iki filminden çok daha yukarda. Nedir, o animasyon sahnelerine gerek var mıydı? O kısımlar biraz sarkmaya neden olmuş hikayede. O da filmin potu olsun, olur o kadar. (Sarmaşık’tan sonra bu filmde de Deniz Üstü Köpürür’le karşılaşmak. Aslında bir Muğla türküsü olduğunu öğrenmek…)

Father: Babalar eskir. (Buradan)

Muhsin Bey: Restore edilmiş kopyasını izlemişim farkında olmadan. Muhsin Bey, bir kaybeden. Ama Ali Nazik’e ya da başka birine karşı değil, o bir doğuştan kaybeden. Keşke, yeni filminde bu ikiliyi (Şener Şen-Uğur Yücel) tekrar bir araya getirse Yavuz Turgul.


09.Şubat.16 Salı

Dergi Köşesi

Notos’un içerik zenginliğinden, niteliğinden, ilk çıkmaya başladığı günden beri gündem oluşturma konusundaki girişimlerinden bahsedecek değilim. Edebiyat dergisi okuru olan herkesin malumu zaten. Naçizane bir dergi okuru olarak benim en çok önemsediğim özelliği ise tam zamanında çıkıp dağıtılması. Şimdi de kağıt değişikliğine gitmişler. Bu değişikliğin artısı, derginin daha hafif hale gelmiş olması ki bu iyi olmuş. Ve fakat ışıkta parlıyor, okumayı zorlaştırıyor, gibi geldi bana.

Askıda Öykü’deki İlhan Durusel söyleşisini kaçırmayın, kaçırmayın, kaçırmayın!

Öykülem sakin ve emin adımlarla üçüncü kez çıktı. Daha önce başka bir dergide öyküsü yayımlanmış biri, aynı öyküyü buraya da göndermiş. Talihsiz bir olay ama çok da mühim değil. Daha iyi bir dergi olacak gitgide Öykülem. Eyüp Tosun’un, öyküyü sıkı takip ettiğini düşündüğü on okurla söyleşi yapması, onlara 2015 yılında en sevdikleri/beğendikleri öykü kitabını sorması da hoş olmuş. Ayrıca, “Bir Kelime Bir Hebâ” bölümü de şugar olmuş.

CazKedisi’nden öğrendim Demir, Kömür ve Şeker’i, Devrim Dikkaya’nın yazısından. Anarşiklik yapıp internetten indirdim, nefaset bir şey, hakikaten enfes!
* * *
Orhan Pamuk, Yekta Kopan’a verdiği röportajda bir müjde vermiş ki allah allah! Kısa hikaye yazacakmış. Allahtan on sene istemiş Yekta Bey’den. Ohh!

Yalnız, sevdiği kısa hikayelerden örnek verirken ufak bir hata olmuş sanırım. Orhan Pamuk meşhur kısa öykü Dinozor’un Umberto Eco’ya ait olduğunu sanmış ama işin hakikati, söz konusu öykü Latin Amerikalı yazar Augusto Monterroso’ya aittir efendim ve aslı şöyledir: Uyandığımda dinozor hâlâ oradaydı.

Bu da bizden bir düzeltme, bir katkı olsun.

Esen kalın, on yıl daha keyfini çıkarın kısa öykünün J
* * *
Tunalı Pasajı’nda eski bir kitapçının yığınlar halinde duran kitaplarına rastgele elimi attım, bakın ne çıktı:
Ağlarsa kimin gözü
O benim gözüm.
Fazıl Hüsnü Dağlarca (Türkü, Türk Dili Dergisi sayı 209, Şubat 1969)
* * *
Musica

Cem Karaca ve Moğollar’ın 2.2.1973’de Ankara’da bir stüdyoda yaptıkları hücum kayıt, ilk kez yayımlandı: 2.2.1973. Genç illüstratörlerin her şarkıya eşlik eden çalışmalarıyla, özenli baskıyla. Kaydın hikayesi albümün kartonetinde var, kendiniz okuyun. Ben şimdiden, herhalde on kere dinlemişimdir kaydı ve aklıma hep şu dizeleri geldi Lale Müldür’ün: ve bok gibi genciz genciz genciz. Hakikaten öyle. Hem o gençlik enerjileri hem de birlikte müzik yapmaktan aldıkları keyif nasıl da yansımış. Ne iyi etmişler. İyi ki de saklamış İzzet Öz kaydı yıllarca.

Kayıt sırf yukarıda saydığım nedenlerle bile korkunç güzel ama bir güzelliği daha var. Şarkı aralarında, geçişlerde dörtlünün kendi aralarındaki muhabbet. Söz gelimi, Deniz Üstü Köpürür’e başlarken şöyle diyor Cem Karaca: “Şimdi size kendi aramızda deterjan diye ad taktığımız bir Bodrum türküsünü çalalım…” Ve bir süre daha geyik sürüyor şarkıdan önce. Sonra da deterjan başlıyor J


Onur Çalı 


Bu sayının görselleri, Türkiye’de grafik sanatının kurucusu olarak anılan İhap Hulusi Görey’e aittir. Saygıyla…



Yorumlar

  1. Sevgili Onur, yine harika bir bölüm olmuş. Sabahtan beri ayrılamıyorum. Ne vakit okuyup, dinleyip, yaşayıp yazıyorsun?
    Gıpta ettiğim iki işten biri çiçek diğeri müzik albümleri satıcılığıdır. İkisinin de alıcısı güzel insanlardır. Tunalı Pasajındaki sahafın komşusundaki caz albümleri aklımı almıştı.
    Oates'in yazısı gerçekten güzelmiş, teşekkürler.
    servet

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyvallah abi. Başka işimiz mi var, okuyup yaşayıp dururum işte :) Bizim de ilk adresimiz orasıydı, Süleyman abinin dükkandı, Halim abi cennete düşmüş gibi oldu orada.

      Sil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …

Kış Uykusu: Vicdanın Mülkiyet ile İmtihanı

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kış Uykusu, Türkiye’de son yıllarda tartışılan o denli çok başlığı içinde barındırıyor ki eminim bu film üzerine sayfalarca yazılacak ve tartışılacaktır. Film, ironik bir şekilde Aydın ismiyle sembolize edilen, Türkiye’de aydın kimliğinin kendi halkına olan yabancılığı meselesinden, onun tam karşısında konumlandırılan ve polis olmak isteyen çocukla simgelenen başka bir kimliğin sınıfsal kökenlerine ve kültürel kodlarına kadar pek çok politik imada bulunuyor. Aydın karakteri bir bakıma Onur Ünlü’nün filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde karikatürleştirilen anayasa profesörüne benziyor.
Politik göndermelerinin yanı sıra, ikili ilişkilerde, mevzi kazanmak adına girdiğimiz ego savaşlarında, en yakınlarımızın en iyi bildiğimiz yaralarına ne denli acımasızca bıçak sapladığımıza dair pek çok “insanca” tarafımıza da büyük bir ustalıkla değiniyor.
Ayrıca filmin uzun süresine rağmen, ilgiyi sürekli canlı tutan bir anlatımı, görüntü kalitesi ve üst…