Ana içeriğe atla

Bir hafta içinde önce kedi öldü, ardından köpek. Kedi bembeyaz bir Van kedisi. Bir gözü yeşil, öbür gözü mavi. Annem kedinin ölümünü pek umursamadı. Kediyi de severdi oysa ama onun ortalıktan yokoluşuna aldırmadı. Köpek de kedi büyüklüğünde beyaz bir finoydu. Kedinin ölümünden üç gün sonra o da gitti. Baktım, balkon kapısının önünde uyur gibi ölmüş yatıyor.

Köpek öldü dedim. Annem yüzüme baktı uzun uzun. Bir kelime etmedi, pencereden sokağı seyretmeyi sürdürdü. Köpeğin ölüsünü alıp balkondaki çiçek saksılarının arasına bıraktım. İşim var, gazeteye uğramam gerekiyor. Anneme baktım. Öyle sokağı seyrediyor. Bir şey isteyip istemediğini sordum. Dışarısı serin dedi. Hırkanı giy çıkacaksan.

Ben kırk altı yaşında, sağlıklı bir gazeteciyim. Öyle kolay üşümem. Geceyarısı civarında eve döndüm. Işıklar sönmüş. Balkona baktım, köpeğin cansız gövdesi orada, bıraktığım yerde. Annemden ses yok, uyumuş olmalı. Bir sigara içtim salonda, gidip yattım.

Sabah, hangi saatte kalkarsam kalkayım annem muhakkak benden önce uyanmış olur. Çay demlenmiş, peynir dilimlenmiş olur. Bir zamanlar bir oyun icad etmiştim kendime. Her sabah yarım saat erken kalkmaya başladım. Dokuzda kalkacağıma sekiz buçukta, sonra sekizde, yedi buçukta, yedide, altı buçukta, altıda, beş buçukta. Hayır, annemi hep benden önce uyanmış buluyordum. Çay demlenmiş. Beni bekler gibi bir hali de yok hatunun. Onunla yarışmaktan vazgeçtim. Sabah uykularım normale döndü böylece. Köpeğin öldüğü akşamın sabahı da öyle oldu. Kalktım. Annem pırıl pırıl uyanık, mutfakta çay içiyor, gazete okuyor. Günaydın dedim, yanağından öptüm. Köpek öldü dedin ya, ölmemiş, geldi sevindi, kuyruğunu salladı, yemeğini suyunu verdim, yedi içti, şimdi balkonda uyuyor dedi.

Yok anne dedim, köpek öldü. Ne zaman? Dün akşamüstü. Eee, bu sabah geldi, yemek verdim, kuyruğunu salladı bana, o nasıl oluyor? Bak biraz önce balkona çıktı, havladı. Dün gece ben koydum onu balkona, ölmüştü. Yok canım, ölmemiş. Neden ölsün? Orada uyuyor işte.

Ne yapabilir insan bu durumda? Bir köpek için annemi üzecek değildim ya. Öte yandan yalan söylemek de gelmiyordu içimden. Ben köpeğin öldüğünü biliyordum ve bu gerçek kırıntısını anneme yüksek sesle bildiriyordum. Annem ise meseleye başka bir açıdan yaklaşıyordu. Meseleye bu açıdan bakınca köpek ölmemişti ve ortalıkta dolaşıyordu. Yemeğini yiyip, balkondan sokağa havlıyor, kuyruğunu sallıyordu. Bana göre ölü olan köpek, anneme göre pekâlâ canlıydı. Çayımı içip yola koyuldum. Kaşkolunu boynuna sar diye sıkı sıkı tembih etti.

Gün boyunca annemi ve balkondaki köpek ölüsünü düşünecek zamanım olmadı. Bir denizaltı batmış, onun fotoğraflarını çek. Başbakanın basın toplantısı derken çingenelerle mahalle bekçilerinin çatışmasına gittim, oradan balıkçı tekneleri. Eve gün batarken döndüm. Annem pencerenin önünde oturmuş sokağı seyrediyor, kısık sesle radyo dinliyordu. Köpek balkonda bıraktığım yerde yatıyordu.

Merhaba dedim. İştahı yok bugün dedi. Yemeğinin yarısını yedi, yarısını yemedi. Biraz terliğimle oynadı sonra sıkıldı. Şimdi, sen gelmeden az önce yine çıktı balkona. Bak orada oturuyor şimdi.

Oturmuyor anne dedim. Yan yatmış vaziyette. Öldü köpek. Canlı değil artık. Yok canım, ben bilmez miyim, neden ölsün turp gibi köpek? Neler uyduruyorsun allahaşkına be yahu? Biraz önce geldi oynadı benimle diyorum sana! Anneciğim, köpek öleli otuz altı saat oluyor maalesef, ben koydum onu balkona. Neden balkona koyuyorsun? Ölünce balkona mı koyuluyor? Bu soruya cevap veremiyorum. Demin daha terliğimle oynuyordu, sen ölü diyorsun, karnın aç mı, börek yaptım.

O gece üç dört kere ısrarla yineledim köpeğin öldüğünü. Annem beni ciddiye almadı. Gazetenin bulmacasını çözdü, çorbasını içti, babamla ilgili bir iki anısını anlattı, sonra üşüdüğünü söyledi ve gidip yattı. Balkon kapısına gidip saksıların arasında yatan köpeğe baktım. Yarın sabah bu meseleye kesin bir çözüm bulmam gerekiyordu.

Sabahın erken saatlerinde annemi mutfakta zeytinlerin üstüne kekik serperken buldum. Günaydın dedim. Bu sabah iki kere havladı dedi. Karşı apartmanın yedinci katındaki kediye havlıyor bazen. Bir mahzuru yok ama komşular rahatsız olur mu diye düşünüyorum.

Balkonun kapısını açtım, bizim küçük köpeğin kaskatı gövdesini elime aldım. Bak anneciğim, görüyor musun, ölmüş bu köpek. Ölü. Yani diyeceğim “canlı” değil artık. Hayatta bulunmuyor. Vefat etmiş vaziyettedir işte. Annem önce bana, sonra elimdeki ölü köpeğe baktı. Ölmüş mü? Ölmüş. Peki, öyleyse gömün onu lütfen. Balkon kapısında elimde küçük beyaz bir köpek ölüsüyle bırakıyor beni ve gidip çay koyuyor bardağıma.

Annem için yaşayan bir şeyi öldürdüm işte ama suç bende değil köpek kendi kendine öleli çok oluyor. Şimdi… bu köpeği gömmek gerekiyor.


Memet Baydur



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …