Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (7) : Billur Şentürk ve “Mirnanın Elleri”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani; kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Onur Çalı 


Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

İçimizde, anne rahmine düştüğümüz anda konuşmaya başlayan bir ses olduğuna inanıyorum. Hayatın içinde, akıp giden çavlanın hemen altında sürekli anlatmakla meşgul. Bazıları ona hiçbir zaman kulak vermiyor, bazıları cazibesine kapılıp erkenden kalemi eline alıyor. Bir de, seyrek de olsa, benim gibi hayatın umulmadık bir anında kulağının dibinde bunca yıl mırıldanmış şeylerin farkına varanlar var. Kitapsız bir hevesli miydim? Satır aralarını okuduğum, benim olmasa bile aklımdan tekrar tekrar yazdığım başka yazarların sözlerine ne demeli? Ya da kitaplı bir yazar olabildim mi? Mirnanın Elleri’ne ne kadar sahibim, bunları bilmiyorum. Dosyayı toparlama ve bastırma fikri artık bu öyküleri geride bırakma, farklı şeylere başlama isteğiyle aynı anda geldi. Yarımyamalak, çoğu taslak halinde olan bir dosyam vardı. Yaklaşık iki sene hiç öykü yazmadım. Sadece çeşitli dergilerde deneme ve eleştiri yazıları yazdım. Bunun hem öykümün gelişimi, hem de kendime olan borcum açısından kötü sonuçları olduğunun farkındaydım. Derken bir gün dosyayı tekrar ele aldım ve tam bir yıl çalışarak aşağı yukarı her öyküyü yeniden yazdım. Kesinlikle yeni bir dosya oluşturma sürecinden daha zordu. Sonra yeni ama eski bu kitap çıktı işte.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Öykü benim gözümde büyülü bir şeydir ve bu büyünün adı Katherine Mansfield, daha da derinde Çehov’dur. Katherine’in masamın üstünde küçük, solgun bir resmi var. Her baktığımda onun tüyler ürperten, kırılgan öykülerini hatırlıyorum. Onun hakkında uzunca bir makale hazırlamıştım. O zaman kolonyel Yeni Zelanda’da geçen çocukluğunun da, bir yabancı olarak Londra sokaklarını arşınladığı göçmenlik günlerinin de aynı tekinsiz kırılmalarla dolu olduğunu ve bunu en iyi öyküyle anlatabildiğini farketmiştim. Sanırım öyküyü bu kadar sevmem, bu büyük öykü yazarının serüvenini anlama çabası içinde gerçekleşti.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Uzun bir süre Sarnıç Öykü’de Dip-Notlar’ı hazırladım. Yani Alakarga Yayınlarıyla zaten çalışıyordum. Bu yüzden dosya hazır olduğunda ilk defa onların fikrini almak istedim. Ben bu anlamda şanslıydım, beni ve çıkartabileceğim işi zaten biliyorlardı.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu? (Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Sarnıç’ın Genel Yayın Yönetmeni Faruk Duman dosyayı okudu ve korktuğum aksine çok beğendiğini ve değişik bulduğunu söyledi. Öykülerin sıralanışından, kapağa pek çok konuda sabırla, tekrar tekrar bana bir sürü şeyi açıkladı. Bazı ufak yazım hatalarının dışında da kitap sağ salim çıktı gibi geliyor.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Her ne kadar hâlâ bir kitapçıda kitabımı gördüğümde, bu benim kitabım mı, diye kendi kendime sorsam da ilk basılı ürünle birlikte bir adım daha yazan bir insan kimliğine büründüğünüz yadsınamaz. Yani edebi bir özgüven sözkonusu.

Bir de narsistik yanı var işin tabii. Kitabınız çıkınca yer yerinden oynasın, insanlar ağızları bir karış açık sizin müthiş sözcüklerinizi okusun istiyorsunuz. Bunu da herhalde hiçbir yazar arkadaş inkar edemez. Sonra tabii, bu olmuyor. Hatta bazen hiçbir şey olmuyor. Facebookta, kitap eklerinde birkaç kırıntıyla idare etmeye alışıyorsunuz. Sonunda, en başa, bu işe ilk başladığınız zamanki duygularınıza dönüyorsunuz ve yazmanın, salt yazmak için yazmanın bile ne müthiş bir haz olduğunu kendi kendinize tekrar etmeye başlıyorsunuz.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

İlk kitaptan para kazanacağımı hiç düşünmedim. İyi bir yayınevi bulmuş olmanın bile bir nimet olduğunu düşünerek sözleşmeyi imzaladım. Sonrasında da bolca kitap aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

Yaklaşık 2 yıl Sarnıç’ın mutfağında çalıştım. Öyküyle hep içiçeydim. Sonra kitabın çıkmasına yakın dergilere kendi öykülerimi de gönderdim.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

O özgürlük alanını ve dokunulmazlık zırhını hem benim hem de ailemin gayretleriyle zaten oluşturmuştuk. Bundan başka yazmak insanları yalıtıyor. Eskiden ne yaptığını herkesin merak ettiği tuhaf bir kadındım. Şimdi kitabı çıkmış, ama öykü gibi çetrefil bir işe soyunmuş, ne yazdığı pek anlaşılmayan tuhaf bir kadınım. İyi aşama, değil mi?

Peki, bundan sonra?

Yazmak, öyle ya da böyle.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …