Ana içeriğe atla

İLK GÖZ AĞRISI (8) : Özlem Akıncı ve “Ağaçlar Yanıyor”


Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani; kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.


Onur Çalı 

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Yazmaya geç başlayanlardanım. Geç kalma hâli olumsuzluk içerse de ben bu cümleyi kurarken bir şeyi kaçırmış olma, yetişememe anlamında kullanmak istemiyorum. Tam tersine, tam da zamanıymış dediğim bir dönemde, yeterince biriktirdikten sonra başladım yazmaya. Çok yerde dönüp dolaştıktan, farklı işlerin, heveslerin peşinde koştuktan, birçoklarının geçici ya da öğrenilmiş zorunluluklar olduğunu keşfettikten sonra aslında hep aradığım tutkunun edebiyat ve yazmak olduğunu anladım. E bu da uzun bir zamanımı aldı. Sonrası öykü öykü gelişti, kendi doğal zamanında ilerledi, günün birinde kitap hacmine geldi. Hiç acele etmedim. İçime sinene kadar bekledim.

Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?

Okurken de, sohbet ederken de lüzumsuz laf kalabalıklarına dayanamıyorum. Öykünün, belki ¨iyi öykü¨nün diye vurgulamalıyım, derinliğini, defalarca okunabilirliğini, hatta her okuyuşta katlanan tadını seviyorum. Bütün olanaklarım elimden alınsa, sadece on iyi öykü verseler, hayatımın sonuna kadar aynı şeyleri okuyabilirim. Her alanda derinliği severim. Öykü yazmanın zorluğu da bana çekici geliyor. Yazdım oldu'yla olmuyor. Uğraş istiyor, bir çeşit zanaat. Novellayı da seviyorum, yazabilirim.

Yayınevini nasıl belirledin? İlk kitabın yayımlanma sürecinde neler çektin?

Ne bassa okurum dediğim birkaç yayınevinden birisiydi. Dosyamı ilk Notos'a gönderdim, tamam, dediler. Yıllık planlarına göre neredeyse bir yıl beklemem gerekecekti, kabul ediyor muydum? Elbette, nasıl etmem. Bekleme sürecine girmedim, o yüzden beklemek zor gelmedi. Bir gün aradılar, önümüzdeki ay çıkıyor, dediler.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde sana yol gösteren, yardımcı olan bir editörün oldu mu?
(Eğer olduysa, editöründen razı mısın?)

Öykülerimi dosyaya girmeden önce güvendiğim farklı kişilere defalarca okutmuş, defalarca düzeltmiştim. Bu çalışma gerçekten önemli, ilk kitaplar için daha da. Yani öykülerim pişmeden önce olabildiğince hazırdı. Yine de şanslıyım ki, editörüm de bir öykücü, Dilek Emir. Maddi kusurların yanında, öykü sıralamasını tartıştık, kitap adı vs. onun dışında pek bir şey değiştirdiğimizi hatırlamıyorum. Razıyım tabii, teşekkürler Dilek Emir.

İlk kitabınla hayatında neler değişti? Neler ummuştun ne buldun?

Hiçbir şey değişmedi, yazmak açısından daha da zorlaştı. Çünkü artık üstüne çıkılması gereken somut bir kaynak var ortada, yazmakla aşınmış sınırlar var, zorlanmalı. Bu bir hırs değil, motivasyonun kendisi. Başka türlü insan heyecan duymadan değil öykü, paragraf yazamaz. Diğer açılardansa herhangi bir beklentim olmadı. Sadece güven katkısı oldu, o da bir süre için. Her insan yaptığının karşılığını görmek ister, yazıyorsa okunmak, görülmek ister. Bunu inkâr etmiyorum. Ama bana kalırsa yazarlık hep sıfır noktasında olmayı gerektiriyor. Reddedilsem de, pohpohlansam da, beğenilsem de, beğenilmesem de, kitap sayım artsa da hep aynı noktadan başlamayı gerektiriyor. Hem üretim için geçerli hem de güven ve motivasyon için.

Telifini alabildin mi/alabilecek misin?

Evet, aldım.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Sen salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdin?

İlk kez Notos'un fotoğrafına yazdığım bir öyküm 2010 yılının Ekim-Kasım sayısında yayımlandı. Kitabımsa Nisan 2014'te.

Kitabın yayımlandıktan sonra yakın çevrenin ve ailenin yazmak/okumak uğraşına bakışları değişti mi? Yazıyla ilişkinde ciddi olduğuna ikna oldular mı? Kitap sana bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı kazandırdı mı?

Evet, kitabı görünce, çevrenizdeki herkes biraz daha ciddiye alıyor. Ama bu bir özgürlük alanı ya da dokunulmazlık zırhı getiriyor mu, hayır. Çünkü kimse yazının yazarın zamanının çoğunu almak istediğini bilmediği için, anlayamıyorlar. Asla da anlamayacaklar. Zamanını yönetmek, korumak, planlamak ancak kişinin kendisinin yapabileceği bir şey, kimseden beklememek gerek.

Peki, bundan sonra?

Çalışıyorum. Ortada çok öykü var, çok kitap var. Çoğu da iyi, sağlam. Yapılmışları tekrarlamamak gerek, her şeyden önce ben yazarken sıkılıyorum, yazamıyorum. O yüzden ikinci kitap yavaş ilerliyor, ama artık ufukta görünüyor. Bilgisayarda bütünü görmeye başladım.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …