Ana içeriğe atla

Tarih Dersleri 5


Çok sevgili dostum Nesrin Ermiş’in otuzüçüncü yaşına adım atması şerefine…
Nice nice İsa ömrün olsun!


Ozan’ı aradım, uzun zamandan sonra. Ben bu çocuğun kötü olduğu zamanları seziyorum artık. İki üç defa aradım, açmadı. Bir Ozan Çororo klasiği diye düşündüm, haklıymışım, ısrarla arayınca sonunda açtı. Kıştan şikayetlendik karşılıklı. Namık’ı yad ettik, bonzai içtiğine inanmıyorduk ikimiz de. Sonra bir sessizlik oldu. Baktım konuşacağı yok, eh moral de sıfır, Pavyona gidek mi la? dedim. Ben vejetaryanım abi dedi, et satılan yerde bile durmak istemiyorum. Durum ciddiydi, bilenler bilir, pavyonu reddetme noktası intiharın bir önceki durağıdır. Bilader n’oldu la sana böyle? deyince, önce bir la havle çekti, sonra da Bilmem, yazın denize gireceğimiz yerlerde her gün çocuklar boğularak öldüğü ve kıyıya vurduğu için olabilir mi sence? dedi sertçe. Anlaşıldı, gene ölüm korkusu sarmıştı bunu. Doktoru bir iltihap sorunundan bahsetmişti zaten, uzunca bir süredir boynunda bir bezeyle ve kasığında sürekli bir ağrıyla yaşadığını biliyordum. Ölümden, genç ölmekten çok korktuğunu da biliyordum. Böyle durumlarda duyargaları açılırdı ve başkalarının acılarını da yüklenip kendi kendini ezerdi. Durum ciddiydi, pavyonla, hikaye anlatmakla filan geçeceği yoktu. Ozan’ı bana çağırdım.

Binbir nazla geldi. Bazuka’yı açtım, soda limonu saldım içine. Bilader dedim, ikimiz de birbirimizin bardağının altına vuracağız diye (çünkü saygıdandır) cebelleşirken, hikayenin kalbine, anavatanımıza gidiyoruz, var mısın? Yok dedi, kem dedi küm dedi ama içtikçe açıldı. Sonunda razı olmuştu gitmeye, hikayenin kalbine…

Onur Çalı 

SS (Soma Seyahat) otobüsündeydik işte. Yolculuk bir SS ortamında ne kadar iyi geçebilirse o kadar iyi geçti. Soma’ya vardık, havası pis, kendisi sevimsiz bir kasabaydı, Ozan da ben de oldum olası sevmezdik burayı. Toprağın altı kömür ve madenci ölüleriyle doluydu. Bir an önce Bergama’ya geçmemiz gerekirdi yoksa Ozan kederden ölecekti. Garajın yakınındaki bir sabahçı kahvesinde hızlısından birer çay sigara yapıp Bergama minibüsüne atladık.

Soluğu Cihat hocanın yanında aldık. Bahçe yeni açılmıştı, biraları vurduk hemen. Planımızdan (Lanet olsun, planımız neydi ki? Ya da kötü hikayeciler gibi: Planlarının ne olduğunu henüz kendileri de bilmiyorlardı. Acaba başlarına neler gelecekti?) bahseder gibi yaptım, Cihat hoca tek kaşını kaldırıp “Tarihi tersyüz etmek devrimciliğin özüdür,” gibi bir şeyler söyledi. Ozan da ben de durduk yere mahcup olmuştuk çünkü ikimiz de devrimci değildik. Ve fakat devirmeyi, yıkmayı sevdiğimiz doğruydu. Edebiyatta bazı putları devirmeye çalışmıştık en azından. Onu başaramadıysak bile, kendi hayatımızda bir şeyleri devirmiştik. O da olmadıysa, en azından kendi sefil benliklerimizi defalarca yıkıp yeniden kurmuşluğumuz vardı. Sonra, Aristonikos’dan bahsettik biraz, işler iyi gidiyormuş. Biraları bitirince müsaade isteyip kalktık Ozan’la. Giderken mis gibi kokan ve nerdeyse masamıza düşecek mandalinalardan birkaç tane ceplerimize sıkıştırdık, sonuçta bizi neyin beklediğini bilmiyorduk, tedarikli olmakta fayda vardı. Cihat hoca’ya helal et hocam dedim. Bu Ankara seni bozmuş bilader, ne helali, hadi yürüyün dedi gülümseyerek. Merdivenlerden çıkarken arkamızdan bağırdı: Yılmak yok, yılgınlığa düşmek yok! Gazı almıştık.

Ankara’daki zemheriden sonra, yalancı bahar iyi gelmişti. Bazı safça papatyalar baharın geldiğine kanıp toprağı yırtarak güneşe gülümsüyorlardı. Yok yahu, bildiğin papatyaydı işte, ben heyecandan saçmalıyordum.  Nihayet, Maltepe’deki gizli geçitten giriş yaptık hikayeye.

Birkaç yarasa suratımıza çarptığı için temkinli ilerliyorduk. El fenerleriyle duvarlarda bir iz arıyorduk. Öyle ya, efsaneye göre Akropol’e, kralın mekanına çıkıyordu tünelin ucu. Duvarlarda birtakım müstehcen çizimler, bel fıtığına iyi gelen telefon numaraları, Ahmet Mehmet’i seviyor gibi aşk ilanları ve Mavi Dükkan yapıştırmaları vardı. Tuhaftı doğrusu.

Bir köpek belirdi sonra, beyaz pofuduk bir şey, tasmasına baktık, Kıtmir yazıyordu. Bu daha da tuhaftı. Ve fakat, tuhaflığın şahikasına Kıtmir konuştuğunda çıkmış olduk. Bolca sigara ve alkolle terbiye edilmiş tarazlı bir sesi vardı Kıtmir’in. Sanki reenkarnasyon ya da devri daim denen şey mümkündü de pavyonlarda yıllarca darbuka çalmış bir müziksyen öldükten sonra Kıtmir’i vücut edinmişti. Allahtan şivesi yoktu, standart Bergama ağzıyla konuşuyordu. Gelin bakam peşimden, Kral sizi görmek istiyo dedi. Sonuna da nokta niyetine bir hav hav koydu, n’apsın garip.

Velhasıl kelam, biz Kral’ın huzuruna çıktık. Gözlerimiz önce ayaklarına takıldı, cesaret edemiyorduk yüzüne bakmaya. Çok heyecanlandığında Ozan’ı kaşıntı tutardı, baktım yine kaşınıp duruyor. Kralın ayaklarında sandaletler, üstünde şu antik dönemlerde giyilen entari gibi şeyden vardı. Yavaşça kaldırdım kafamı, güneş yanığı bir yüzle karşılaştım. Normal insan yüzü işte, herhangi bir fevkaladeliği yoktu. Başında zeytin dallarından yapılmış bir taç vardı. Ayağa kalkıp Hoş geldiniz biladerlerim diye haykırdı gür sesiyle. Elimizi sıktı, elleri ağır bir işçinin elleri gibi çatlak, iri ve sertti. (Kötü hikayeci şöyle derdi: Gerçi, bunun nedenini de çok geçmeden öğreneceklerdi.) Kral, kıral bi abimize benziyordu… 

Günler geçiyordu, şugar geçiyordu. İlk izlenimimiz her gün defalarca doğrulanıyordu, Kral, kıral adamdı. Bizi çok iyi ağırlıyordu. Ayrıcalıklı konumumuzu –Kral’ın onur konuklarıydık­– yanımıza alıp yüzlerce yıl öncesinin Pergamon’unda fink atıyorduk Ozan’la. Keyfimize diyecek yoktu doğrusu. Sabahları Eşref ustanın kahvaltı salonunda ballı kaymaklı sütlü kahvaltımızı ediyor, Demet’in mavi dükkanına uğrayıp çayımızı içiyor, bazen Belediye’ye uğrayıp Nesrin’le, Fatih’le, Bülent hocamla geyik yapıp oradan Çınarlı kahveye sarkıp Levent hocamızla (hem Ozan’ın hem benim tarih öğretmenimizdir) iki çift kelam edip oradan Asklepion’a uğrayıp Galenos’un ikram ettiği Kozak şarabı eşliğinde modern tıbbın rezilliklerini konuşuyor, oradan müzeye Osman Bayatlı’ya uğruyor –onun Cumhuriyetin ilk günleri gibi yüzü bize umut veriyordu– müzeden çıkıp Ayı Cavit abinin mekanına uğruyor, iki bira eşliğinde lakabının hikayesini bir kez daha dinliyor, oradan Çiçeksever’e uğrayıp dünyanın en güzel köfte-piyazını, üstüne kaymaklı tahinli Kemalpaşa tatlısını midemize indiriyor, Çukurhan’a gidip nargile fokurdatan amcalarla hoşbeş ederek az şekerli kahvelerimizi içiyor, az aşağı yürüyüp Kızılavlu’ya vuruyorduk kendimizi. Kızıl Avlu’da, Antipas’ın kapısında DİŞİŞLERİ-Antipas Aga’dan Ücretsiz Diş Hekimliği Hizmetleri tabelası olan muayenehanesine uğrayıp kendisine dikkat etmesini öğütlüyorduk ona. Yakacaklardı gül gibi adamı, hem de pirinçten bir boğanın içinde. İmanlı adam tabi, kaderimizde ne varsa yaşarız çocuklar diyordu gülümseyerek. Tabii, ne Ozan ne de ben o kadar tevekkül sahibi değildik. Dikkatli okur hatırlayacaktır, daha önceki bir dersimizde bahsettiğimiz, bize yaklaşık iki bin yıl sonra uzun saçımız ve sakalımızdan ötürü laf atan serseri berberin büyük büyük dedesi İsmail Aga’nın, Antipas abimizin hemen karşısındaki berber dükkanına uğrayıp adamı biraz pataklıyorduk. Evet, Antipas agamızı yakacağını bildiğimizden ve evet, iki bin yıl sonraki torunu yüzünden.
Akşamları Kral, bize kral sofraları kuruyordu. Yiyip içip edebiyat ve şiirden bahsediyorduk. Kral bütün gün, poyrazdı sıcaktı soğuktu demeden güneşin alnıkabağında çok sevgili anneciğinin heykelini yonttuğu için (evet, tek kusuru annesine düşkün olmasıydı Kral’ın) erkenden, Kraliçe yengemizi de alıp odasına çekiliyordu. Tek yengemiz olmasını biraz garipsemiştik başlarda, hatta Ozan, doğamıza aykırı tek eşlilik gibi bir şeyler geveleyecek oldu da Kral, ilk ve son kez, Zeus’un yıldırımları gibi öfkeli baktı bize. Tabii, dedi, doğamıza aykırı. Ben de Zeus deyyusu gibi halden hale mi gireyim, afedersiniz, karı kız için boğa mı olayım durduk yerde, kadınları zorla mı kaçırayım! Soylu adam ne de olsa, ağzı bozulduğunda bile nezaketi elden bırakmıyordu. Kraliçe yengemiz Aman hayatım, çarpılırsın valla diye sakinleştirmeye kalkışınca daha da coştu. Baba tarafından Arnavut olduğunu Arastadaki esnaflardan duymuştum zaten, dellendi bir anda, ayağa kalktı. Hadi gelsin, varsa gelsin çarpsın, burdayım diye höykürdü. Allah’ın kart zamparası, milletin karısına kızına halleniyor! Neymiş bir de, onlar da öyle açık saçık giyinmesinler madem diyormuş dürzü! Pissss, pis herif!

Ozan’a baktım, sohbetle uzak ara ilgili değildi, sofraya hizmet eden Kidonyalı güzele vurulmuş gibiydi. Gözlerinin yeşili parlar olmuştu. Kızla muhabbete girmek için bir takla atmadığı kalmıştı. Hatta bir gün Cunda’ya, Bay Nihat’a ve Taş Kahveye gitmeyi bile teklif etti kıza, vallahi de billahi de duydum!

Tabi güzel şeyler çok uzun sürmez, malumunuz. Kral kendini anneciğinin heykeline vermişti ama Aristonikos’un Roma’dan yola çıkıp Kapıkule’den giriş yaptığı ve tahta ortak çıkacağı halk arasında büyüyen bir dedikoduydu. Kral tasasızdı. Bir gün Allianoi’de kaplıca keyfi yaparken, Zaten çok saçma bilader dedi, tek adamlı yönetim mi olur yahu! Gelsin, ben kendi ellerimle vereceğim tahtı Aristonikos biladerime. Ondan sonra artık sosyalist cumhuriyet mi kuracak, proletarya diktatörlüğü mü kuracak, biraz da o düşünsün!

Ben endişelenmeye başlamıştım artık. Kral böyle konuşuyordu ama gün gibi aşikardı, ezilenin zulmü fena olacaktı. Bizim artık yavaştan post-modern zamanlara dönmememiz gerekiyordu. Ozan’a çıtlattım kaygılarımı ama Kidonya sevdasına düştüğü için dünya umrunda değildi. Ben artık günlerimi (henüz Almanların çalmadığı ya da Almanlara peşkeş çekilmemiş olan) Zeus Sunağında kütüphane ve müze müdürleri İrodikos ve Krates’le muhabbet ve kıraat ederek geçiriyordum. Adamlar parşömeni icat etmişlerdi ama senin benim gibi takılıyorlardı, kibirleri hiç yoktu. Ne güzel adamlar, diye düşünerek kitabıma, adaşım Onur Filedelfos’un Akropol'den Dünyaya adlı deneme kitabına dalıyor, keyfin zirvesini zorluyordum…
Uyan Bergamalı, kapatıyoruz artık!

Ozan’ın sesiyle uyandım; Çororo olan değil, Kadeh’in (herkesin bildiği ismiyle Necmi Usta’nın) patronu Ozan’ın sesiyle. R’leri kah yutan kah iyice bastıran sesiyle, Kalk Bergamalı, arkadaşın 06 Pavyon’a geçti, sen de uyudun kaldın burda, hadi kapatıyoruz dedi. Kafamı kaldırdım ve Oktay Rifat’ın güzelim dizelerini gördüm. Adisyona baktım. Nakit, elbette yoktu, cüzdandan kredi kartını çekip bıraktım tabağa.


Aslında gerek yok ama yine de açıklama: Bu hikayede, elbette, tarih tersyüz edilmiş, hatta mikserle karıştırılıp karman çorman bir hale getirilmiştir. Tutarlılık aramak beyhudedir. Zaten tarih dediğimiz şey de bir takım kurgusal parçaların “bilimsel yöntemlerle” birleştirilmesinden başka bir şey değildir. Tarih tekerrürden değil, tefekkürden ibarettir. Yeni bir macerada buluşmak üzere, hoş çakal sevgili okuyan!

Kadeh: Burcu Firdevs Demirağ

Europa’nın Kaçırılışı: Jean François de Troy


Yorumlar

  1. Çok güzel, beğendim. karman çorban, ters yüz edilmiş Bergama hikayelerini dinelmek için bekliyorum Çınarlı Kahvede.

    YanıtlaSil
  2. Eyvallah hocam. Karşılıklı anlatırız inşallah. Sevgiler.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum Yaz Bilader

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …