Ana içeriğe atla

yazmasam memur olacaktım


Burada bir paradoks var: Yazmasam memur olacaktım, yazdım yine oldum. Öte yandan, memur olmasaydım yazamayacaktım belki de. Hayat ne garip anne!
Sait Faik’in (bundan sonra metinde Sait abi olarak geçecektir) meşhur sözü –bağlamı bilinmeden de– oldukça kullanılan, atıf yapılan bir sözdür: Yazmasam deli olacaktım.

Sait abi affetsin ama öyküdeki anlatıcıyı Sait abinin kendisiyle özdeşleştirmek gibi güzel bir yanlışa düşerek yola çıkarsak buradaki hoş karşılanabilecek ikiyüzlülüğü hemen görürüz. Nedir bu ikiyüzlülük? Aslında yazmayınca değil, yayımlayamayınca (ya da yayımlansak bile yeteri kadar ilgi görmeyince) deliye çıkarız. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur zaten.

Edebiyata büyük misyonlar yükleyen zevata ters gelebilir ama edebiyatçı kişi ilkin bir oyuncudur. Oyun oynamayı seven bir oyuncu. Nasıl ki bir çocuk oynadığı oyundan müthiş keyif alır, bir yandan da onu annesine babasına, diğer büyüklerine göstermek için yanıp tutuşursa, edebiyatçı denilen kimse de bu çocuktan pek farklı değildir özünde. Oyun oynamayı sever, oynadığı oyunları diğerleri de görsün, onlar da oynasın, onlar da keyif alsın ister.

Öyküye dönersek, meşhur deli olacaktım cümlesinin geçtiği öyküye, Haritada Bir Nokta’ya… Öykü dediğin başkasına özetlenmez, anlatılmaz; o nedenle kestirmeden şu: Haritada Bir Nokta’nın belli ki Sait abiyle çok benzerlikleri bulunan anlatıcı kişisi, şehir hayatından yorgun düşmüş bir halde kendini çocukluğunun büyülü düşlerinden olan bir adaya atmıştır. Artık burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektir ve hırs olarak gördüğü yazmaktan uzak durarak iyiliklere hasret duya duya ömrümün sonunu da kesik bir nefesle bahtiyar bitirecektir. Ama bu mümkün olmaz. Çünkü oyundan vazgeçemez. İnsanın küçük ve sıradan kötülükleridir onu oyuna iten. Yazar dediğimiz kişi, çocuktan farklı olarak, canı sıkıldığında, dünyanın ve insanın kötülüklerini, adaletsizliğini gördüğünde de oyuna kaçan kimsedir.

Öyküde, kahve önünde oturan kişilerin ve tayfanın haksızlık karşısında ses çıkarmayışları deli eder anlatıcıyı. Müdahale edemez, etse de bir şeyi değiştiremeyecektir zaten ya, onu asıl deli eden insanın neden böyle olduğudur. Hem sever insanları hem de nefret eder. Yazmak denen oyuna karşı direnemeyişi bundandır.

Sanırım ikiyüzlülükle itham ettiğim öykü kişisinin duygu durumu benim için de geçerli. Dünya çok boktan, dünya çok güzel, insanlar çok iyi, insanlar çok kötü… İşte yazmak için birkaç makbul neden!

Birkaç sene önce, oyun alanım Parşömen-Sanal Fanzin’de kendi kendime Niçin yazıyorum? diye sormuş, sonra da hiç kimsenin merak etmediği bu soruya türlü yanıtlar sıralamıştım. Bir tanesi de şuydu: “Belki de resim yapamadığım ya da klarnet çalamadığım için yazıyorum.”

Yani, yanisi şu, yazmak gibi başka oyun alanlarımız da var ve Yazmak/Okumak Oyun Alanı diğer oyun alanlarından üstün değil.

Mesele, ölümlü olmanın bilinciyle kıvranıp saçmaladığımız şu dünyada daha fazla oyun oynayabilmek. Bazı aklıevveller gibi sakın küçümsemeyin oyun oynamayı. Oyun oynamak eğlenceli ve fakat ciddi de bir iştir. Bir marangoz, ağaç ölülerinden harikalar yaratırken suratı asık mı olmalıdır? Ama işini ciddiye almazsa da elini hızara kaptırabilir. Oyun oynamak aslında tehlikelidir çünkü!

Muktedirler de bilir oyun oynamanın tehlikesini ve işte tam da bu nedenle türlü yollarla engellemek için varlarını yoklarına katarlar.
Bu yazmak/deli olmak bahsi açıldı madem, anmamak oyunun kendisine saygısızlık olur: Bulgakov.

Bulgakov da, ayrıntılarını başka yerlerden öğrenebileceğiniz bir sürü engellemeyle karşılaşmış olsa da, yazdıkları yayımlanmamış, sahnelenmemiş olsa da ve yurt dışına çıkma isteği sakıncalı bulunarak reddedilmiş olsa da, tıpkı Sait abinin öykü kişisi gibi, yazmayı bırak(a)mamış. Uzun yıllar içerisinde yazıp bozduğu ve hatta yakıp yeniden yazdığı Üstat ve Margarita’nın elyazmaları, o öldükten yıllar yıllar sonra basılabilmiş nihayetinde. Bulgakov pes etmemiş, direnmiş. İyi ki! Belki Moskova’nın üstüne çöken fırtınanın er ya da geç sona ereceğini biliyordu. Bilmese de umut ediyordu. Belki de yanılıyorumdur ben, samimidir şu söz; yazmasaydı hakikaten deliye çıkacaktı!

Bulgakov’a çektiren Stalin dahil tüm muktedirler unutmamalı aslında: Elyazmaları hiçbir zaman yanmaz.

Ve oyun hep sürer. Kalemle, çakıyla, boyayla, tencere tavayla, zeytin dalıyla, taşla…
Onur Çalı

Başlığa ek bir şahsi not: Burada bir paradoks var. Yazmasam memur olacaktım, yazdım yine oldum. (Ama memur kafalı olmadım ya da en azından öyle zannediyorum.) Öte yandan, memur olmasaydım yazamayacaktım belki de. Hayat ne garip anne!

Kahverenkli dergisinin ilk sayısında yayımlanmıştır. Sonrasında azıcık gözden ve elden geçirilmiştir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …