Ana içeriğe atla

Targumannum’un Çilesi (DÜNLÜKLER 27)


2.Mart.16 Çarşamba

Aslan Leo! Aldı sonunda Oscar’ı ama almasa ne gam. İyi oyuncunun ayrıca parlatılmasına gerek yok. Böyle diyoruz ya, sanatın alınıp satıldığı bu dünyada yine de önemli ödüller. Maalesef.
Meseleye aşina olmayanlar için kısaca açıklayayım efendim. Leonardo DiCaprio, malumunuz, yıllardır iyi filmlerde iyi oyunculuğuyla kendini zevkle izlettiren bir oyuncu kardeşimiz. Geçen yıl, senaryosu Raymond Carver’dan esinlenen Birdman ile en iyi yönetmen Oscar’ını alan (ama en çok Amores Perros’dan sevdiğimiz) Alejandro González Iñárritu’nun yeni filmi Revenant’taki rolüyle bu yıl da aday oldu. İşte tam burada, sosyal medya Leo’ya taktı. Leo’nun bir türlü Oscar alamayışıyla ilgili capsler, videolar, komiklikler şakalar… Ama işte şeytanın bacağı kırıldı ve Leo, sonunda, aldı en iyi oyuncu Oscar’ını. Konuşmasında, klasik thank you faslından sonra şöyle demiş: “Revenant bir adamın doğal yaşam ile mücadelesi hakkında bir film. Bu doğal yaşam, 2015 yılında en sıcak yılını yaşadı ve hepimiz hissettik. Film çekerken kar bulabilmek için gezegenin en güney kısmına gitmek zorunda kaldık. İklim değişikliği gerçek, şu anda yaşanıyor. Tüm türler için en büyük tehdit. Ertelemeden birlikte çalışmalıyız. Çevreyi kirleten büyük firmalar adına değil tüm insanlık, yerliler ve bu değişiklikten en çok etkilenecek milyarlarca insan için konuşan liderlere destek vermeliyiz. Çocuklarımızın çocukları için, sesi hırs politikası tarafından boğulmuş olanlar adına konuşanlara. Bu muhteşem ödül için hepinize teşekkür ediyorum. Bu gezegeni çantada keklik olarak görmeyelim. Ben bu geceyi de çantada keklik olarak görmüyorum."

Bugün işyerinde yaş haddinden emekliliğine ramak kalmış bir abiyle gizli gizli sigara içiyorduk odanın birinde (malumunuz, faşizan bir yasak var sigarayla ilgili), ben hava ne kadan da güzel yea geyiğine girince, “İyi güzel de kış bahara kaldı yiğidim!” deyiverdi.

Kışımız bahara kalmasın dostlar!

Nota Bene: Tebrikler Leo. Boşver adamım takma kafanı, sen ödüllü de ödülsüz de iyi bir aktörsün. Sana bunca yıldır hak ettiğin ödülü vermeyen pek muhterem Akademi üyeleri düşünsün (her seçici kurul biraz zalımdır zaten Leo). Kışımız bahara kalmasın, baharda kışımız olmasın, yeter!
* * *
Birhan Keskin’in taze kitabı Fakir Kene’de, açılışta, Kargo diye bir şiir var. Okuyucuya yollanmış bir paket gibi. Bir selam gibi:

Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!

Diyor mesela. Ya da:

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, azımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
* * *
Gard dergisinin internet sitesi için Ayın Öyküsü diye bir köşe hazırladım birkaç ay. Her ay bir öykücü arkadaşımı kısaca tanıtıp kitabından bir öyküyü yayımlıyorduk. Sonra ben su koyverdim. Onlar da birkaç ay daha devam edip bitirdiler sanırım. İyi bir öykü okumak isteyenler için, dedim kendi kendime, bari Dünlükler’de link vereyim. Orada konuk ettiğim birkaç ismi, burada da anayım. Üçüncü konuğum Barış Acar imiş (Aralık 2014). İşte burada.


3.Mart.16 Perşembe

Cumhuriyet Kitap’tan öğrendiğim şeyler var! İlkin, Celal Üster’in rahmetli Eco’dan aktardığı söz: “Yazar, yazacağını bitirir bitirmez ölmelidir; metnin yoluna çıkmasın diye.”
Birhan Keskin söyleşisini okurken bunu düşündüm sonra. İyi bir söyleşi, eğer doğru sorular ve samimi cevaplar olursa, iyi bir öykü ya da şiir tadı bırakabilir okuyanda. Ve fakat, tıpkı iyi şiir ve iyi öykü gibi ender rastlanan bir şeydir iyi söyleşi. Serap Çakır, sorduğu sorularla Birhan Keskin’i yazdığı metnin yoluna çıkarmaya çalışmış. “Bu şiirinizde şunu mu demek istediniz?” türünden sorular, kötü sorular. Çok fazla açıklama istemek kötü bir tavır. Neyse ki Birhan Keskin bu tuzağa pek fazla düşmemiş.
 
Selçuk Altun’un arada sırada (iki mi yoksa üç haftada bir mi?) yazdığı Kitap İçin ise yine derya deniz. Küresel Kültürazzi bölümünden öğrendiğimize göre Luther de bizzat cadı yakmış. Yani? Yanisi şu: Gelenekselleşmiş, kurumsallaşmış hiçbir (ama hiçbir ama hiçbir) dini öğreti, ne kadar devrimci/reformist olduğunu iddia etse de sapkınlıktan kurtulamıyor.


4.Mart.16 Cuma

Şarkılarda Yolculuk 1

Ceyhan Prensi ile başlayalım. Adanalı bu kardeşimizin yaptığı müzik, sanıyorum, arabesk-rap olarak tanımlanabilir. Ceyhan Prensi varoş çocuğudur. Kederlidir, ölümüne kederlidir. Ot içer, kubara vurur, kova yapar. Sen Parfüm Ben Esrar Kokarım adlı şarkısında şöyle seslenir sevgilisi olacak hanımkıza:

sevme kızım beni
ben bir serseriyim
esrar ve duman kokarım
ben şarkı türkü bilmem
esrar sararım kova yaparım
sen bara diskoya gidersin
ben sokağa çıkarım
ellerini verme güzelim, cigara diye tutarım

Sıradaki şarkımız İsmail YK’dan. Yurtseven Kardeşler ile yaptıkları o güzelim müzikten tanırsınız İsmail’i. Bu memleket Alamancılarından ve doktor sanatçılarından az çekmedi sevgili dostlarım, siz de bilirsiniz, ayrıca isim zikretmeye gerek yok. İsmail YK da neo-gurbetçi akımdandır. Bugün anacağımız şarkısı, güzelim ezgisi eşliğinde kırık bir aşk hikayesini anlattığı Şappur Şuppur. Şarkıyı dinleyince zaten müthiş öyküyü iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Biz sadece, İsmail YK’nın ilişki denen bilinmeze ilişkin yaptığı efsanevi analizle yetineceğiz:

Beni beğeneni ben, ben beğenmem
Benim beğendiğim ise beni beğenmez
Yoksa ben zurna mıyım, he?

Bu bölümün son konuğu yine bir Alamancı olan Orhan Baltacı, bilinen adıyla Doğuş. 90’ların sonlarına doğru ünlenen Doğuş’u, hiçbir yerden bilmeseniz bile, az ünlülerin efsanevi çırpınışı başlığı altında verilebilecek bir hareketinden çıkarabilirsiniz. Peki, söyleyeyim; genital bölgesine saksı koyup aynadan yansıtmalı selfie çekmişti birkaç sene önce. Neyse, şarkıya dönelim. Şarkının adı Tırlattım. Türk müzik tarihinde daha eski örneklerine aşina olduğumuz şekilde, şarkının bir kısmını Türkçe bir kısmını da İngilizce söyleyerek eski bir geleneği hortlatmıştı Doğuş, taa 1998’de. Biz yine, yüreciklerinizi yormamak adına, kısa bir kısmını, şarkının bilmecemsi bölümünü paylaşarak veda edelim:

Başımın çaresine bakar gibi gözüküp de
Aslında bir işi beceremeyen
Gözüküp de beceren biriyim!


5.Mart.16 Cumærtesi

DÖRT KISA ÇÖP

Narkissos Sendromu

Yavrucağımız ne idüğü belirsiz plastikten oyuncaklarla oynamasın, dedi anne babası, iyi niyetli. Aldılar bir bez bebek. Dedi ki bezden bebek yaratan sevimli: Çocuğunuzun bir resmini imeyıllayın bana, bezden bir ikiz yapayım ona. Çocuk şimdi elinde bebeği, hiçbir şey yapmıyor başka. Bakıyor da bakıyor bezden kendine, burun kıvırıyor kendinden başka her şeye.


The Passion of the Targumannum

İngiltere’yi haftalarca, dur durak bilmeden gezebilirdim bir zamanlar ve… (Kapı çalar, tercümanın bir arkadaşı gelmiştir, çay içerler, sigara içerler, yine sigara içerler, çeviri yarım kalır çevirmen de)

Şans Topu

Sabah trafiği, yoğun. Karşıdan karşıya geçerken bir araba vurdu uçurdu Orhun’u. Elinde, sımsıkı, bir kağıt buldular: şans topu. 5+1’i bulmuş meğer sonunda rahmetli.

Geveze

Merkezi Helsinki’de bulunan İlahi Adalet Mahkemesi verdi kararını: Bundan sonra, konuşma ihtiyacın olduğunda, zinhar, susacaksın. Sana verdiğimiz ileri teknoloji fotoğraf makinesini kullanarak anlatacaksın derdini.

Rahat etti sanığın iş arkadaşları, dostları, eşi.


6.Mart.16 Pazar

Kendini çevirmen olarak tanımlamasa da özellikle Fransız şiirinden çevirileriyle bilinen büyük şair İlhan Berk, Kitap-lık dergisinde şair Azad Ziya Eren’le yaptığı söyleşide (Kitap-lık, sayı: 104) şöyle der: “Çeviri üstüne ne düşündüğüme gelince (daha önce de yazdım) çevirmenin bir dili olmamasını öneririm. Ya da kendine en yakın olanları çevirsin derim.”


7.Mart.16 Pazarertesi

Mini Ego Ölçüm Testi: Sizin Ego Dağınız Hangisi?

Yunt (1076 metre): Bu yükseklikte bulunanlar, selfie çekmek ya da başkasına çektirmek suretiyle elde ettikleri kendi fotoğraflarını sürekli olarak sosyal medya hesaplarında paylaşırlar. Zırt pırt profil resimlerini değiştirirler. Kendilerinin güzel çıkmadığı toplu fotoğrafları zinhar paylaşmazlar.

Küçük Ağrı (3896 metre): Kendi adlarına ve kendi kendilerine fan sayfası kurup kendileri hakkındaki haberleri, yazıları paylaşırlar. Yazar olanları, kitaplarının kahveli ya da kedili fotoğraflarına ba-yı-lır-lar!

Büyük Ağrı (5137 metre): Bu yüksekliktekiler kendilerinden isimleriyle bahsetme eğilimindedirler. Örnek: Bir Onur Çalı öyküsünde de vardı buna benzer bir şey. (Bu cümleyi benim söylediğimi düşünün, tam da böyle bir şey.) Yazar olanları söyleşiden söyleşiye, imza gününden imza gününe koşarlar; konuşmaya, etkinlik yapmaya, anlatmaya açıklamaya bayılırlar. Alçakgönüllü olma kisvesi altında egolarını okşa(y/t)ıp büyütürler. Yapmayacakları şey yoktur; edebiyat dergisi bile çıkarırlar bu uğurda.

Everest (8848 metre): Kıskançlık mı? Kıskanacak kimseyi bulamadım efendim! (Bknz: Zeki Müren kafası)


8.Mart.16 Salı

Bir Film Bir(kaç) Cümle

İnsanlar ve Tavuklar: Adem’in Elmaları’nın yönetmeni Anders Thomas Jensen’in yeni tuhaflığı. Gerçekten garip bir kafası var abinin, tarifi zor. Kardeşlerin Kitab-ı Mukaddes’i okudukları sahne, gene de, favorim. Bir de, muhteşem kardeşler sözlerinin kesilmesi konusunda çok hassaslar. Biri sözlerini kestiğinde önce uyarıp bunun çok kaba bir davranış olduğunu söylüyorlar. Eğer devam ederse karşıdaki, kafasına sert bir cisimle vurmak suretiyle cezalandırıyorlar. Helal olsun onlara! Beni de şu hayatta en çok yoran şeylerden biri, herkesin birbirinin sözünü kestiği, hep bir ağızdan konuşup kimsenin kimseyi dinlemediği "sohbet"lerdir azizim. 

Cinayet Günlüğü: Bir BB kitabında, sanırım Seyrek Yağmur’da geçiyordu adı. Bir Güney Kore filmi. Edebiyatçılar özellikle izlemeli. Bir anlatı nasıl politik olmadan dibine kadar politik olur, nasıl polisiye olmadan polisiye olur? Mükemmel film. (En sevdiğim sahneyi aşağıya aldım)
Kara Bela: Burak Aksak, Leyla ile Mecnun’dan sonra bana keseden yiyen haramzade gibi görünüyor. Üstelik yediği kese de kendi kesesi, kendi helal kesesi. Bilmem anlatabiliyor muyum?
* * *
Avare Çalı Sözlüğü’nden devamla:

Klavye: Yeni zamanlar kalemi.

İnternet siteleri, bloglar: Yeni zamanların parşömen ruloları, papirüsleri.

Alçakgönüllü Olmak: Neo-egoizm.

Pazar: Papazların fazla mesai yaptıkları gün.

8 Mart: Gül (bekarlar için) ve mutfak robotu (evliler için) satışlarının patlama yaptığı gün.

Cumartesi: Yehova’nın ve 657’lilerin izin günü.
* * *
Ve fakat evlilikten başka yaşam formu bilmeyenlere kötü bir haberim var: Gül ticareti için mükemmel bir gün olmaktan fazlasıdır 8 Mart. Bandista’dan gelsin o vakit: Olur/Olmaz


Onur Çalı 



Targumannum fotoğrafı (Anadolu Medeniyetleri Müzesi): Sibel Buket


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …