Ana içeriğe atla

Daldan Düşme Korkusu


Çimenlere uzanmış yatıyorum. Üstümden bulutlar geçiyor, her seferinde başka şeye benzettiğim silik, uçucu hayaller. Hortumu gövdesinden büyük bir fil, havlamak üzere ağzını açmış köpek, bir fincan kahve. Fincandan çıkan duman döne yüksele köpeğin üzerinden geçiyor, filin hortumuna değecekken tam, dalların arasında kayboluyor. Bitti, bulutlar da gitti, artık yalnız dallar ve yapraklar. Birbiri üzerine binen dallar onlarca yerinden çatallanarak gökyüzünü parçalara ayırıyor, boş fotoğraf çerçeveleri gibi. Yeşil kuyruklu çok güzel bir kuş çerçevelerden birinin köşesine kondu. Ne kuşu bu? Kendisi bile bilmiyorsa ne fark eder, varsayalım ki saksağan. Başka birisine anlatmayacağıma, bugün çok güzel bir saksağan gördüm demeyeceğime göre ne işime yarar. Başını çevirdi, uzun kuyruğunun üstünden uzaklara bakıyor. Bu zarif hareket benim için. Telefona uzanan elimi durdurdum. Parlak yeşil tüylerine bakacak sonra unutacağım onu. Geldiği gibi, hafif bir hareketle çıkıyor çerçeveden.

Ne işim var burada? İnsan neden bir ağacın gölgesine yatar ya da neden üstüne uzanan dallarına bakarak hayaller kurabileceği bir ağaç arar. İyi ya işte, daha bir hafta önce toplantının ortasında pencereden dışarıya bakıyor, böyle bir tembelliğin hayalini kuruyordum. Ne değişti? Serçeler her zamanki aymazlığıyla daldan dala uçmayı sürdürüyor ya, ona bozuluyorum belki. İçinde bulunduğum durum biraz saygıyı hak ediyor. Çünkü ben beş gündür, her sabah sekiz buçukta bir mesai titizliğiyle geldiğim bu ormanda simidimin yarısını onlarla paylaşıyorum. Çünkü simit dâhil hiçbir şeyimi paylaşmadığım Serkan bile işten çıkarıldığımı duyunca başını telefondan kaldırıp bir süre yüzüme manasızca baktı. Ötekiler de üzüldük falan dediler. Üzülmüşlerdir. Kahve içmek için toplandıklarında kulaklarımı çınlatır, birkaç güne kalmaz unuturlar. Serkan’ı boş ver, onlar ne der acaba? Yıllardır, her sabah günaydın dediğim, öğlen birlikte yemek yediğim bu insanlar, ben yokken arkamdan ne konuşur? Göğsüme bir şey düştü, küçük bir meşe palamudu. Gömleğime işlenmiş bir arma gibi duruyor. Bundan sonraki kariyerime, Meşe Palamutları Daire Başkanı olarak devam etmeliyim belki de. Elime aldım, ışığa tutup dikkatle inceledim. Yüzeyi pürüzsüz, belli belirsiz çizgileri var. Önce bu meşe palamudundan başlamalı, sonrası kendiliğinden gelir. Birkaç haftaya kalmaz ormanın dilini çözmeye başlarım. Mesela ağacın yosunla kaplı kısmına sırtımı verdiğime göre, demek ki kuzeye bakıyorum. Bunu bilmeyecek ne var, ben asıl rüzgârları, kuşları, ağaçları tanıyan bir adam olmak isterdim. Öyle türünü, hangi iklimde yetiştiğini bilmek değil ama, ağaçları gölgesinin serinliğinden, kuşları sesinden ayırt edebilmek. Sözgelimi geçmişte yaşadığım bir olay ne zamandı hatırlayamadım, işte o zaman çiçek kokularını anımsamalıyım. İsterdim böyle olmayı, olmadı. Bazen tek bir bilgi adamı başka birisi yapmaya yeter. Esin de ister böylesini. Dün gece bir sürü zırva anlattım ona. Pazartesi günü yaptığım sunumu çok beğendiler, dedim, başka müdürlükler için de benzer bir sunu hazırlamamı istiyorlar. Çok yoruyorsun kendini, dedi güzelim. Siyah saçlarına kapanıp ağlasam yeriydi. Pişkin pişkin televizyon izlemeye devam ettim. İlk fırsatta söyleyeceğim, belki bu akşam. Beni anlamasını istiyorum. Yanlış anlarsa o başka tabii. Şimdiden su koyvermeye başladım. Anlaşılmak falan değil derdim, istediğim gibi anlaması, haklı bulması yani. Off, kafamın içinde ne çok ses, ne çok gürültü var. Düşüncelerim bulutların üstünü örtüyor.

Gözlerimi kapadım. Rüzgâr üzerimde dolaşıyor, ağaçların arasından süzülerek geçiyor. Bazen bir tanesini belinden yakalayıp sertçe silkeliyor. Böyle olunca dalların sesini duyabiliyorum. Birbirine yaklaşan, uzaklaşan dallar önce en zayıf yapraklarını döküyor. Bir çocuk vardı, Can.

Herkes ceviz ağacına tırmanabilir, demişti.

Yalan söylüyordu, herkes tırmanamazdı. Öncelikle bir ceviz ağacı bulmak gerekliydi, sonra benimki gibi altı kauçuk spor ayakkabıları ve bir sebep. İnsan durup dururken bir ceviz ağacına neden tırmansın ki. Gülümseyen, meraklı bakışlarla izleyen, bukleleri yanaklarını örten bir sebep gerekirdi. Aşağıda iki kişiydiler. Zeynep gözlerini açmış hayranlıkla bana bakıyordu. Onu ilk defa yukarıdan görüyordum, buradan da güzeldi. Can hırçınlaştı, bir ayağını yere vuruyor, diretiyordu.

Herkes tırmanabilir ama orada duramaz, düşmeden duramazsın.

Onu haklı çıkarmak istemiyordum. Yorulmuştum, sağlam bir yere basabilsem kollarımı dinlendirebilirdim. Ağaca tırmanırken yardımcı olan kauçuk ayakkabılar işimi zorlaştırıyordu. Gökyüzü yer değiştirdi sonra, dalların arasında kayboldular. Gözümü açtığımda Zeynep’i gördüm önce. Gözlerindeki hayranlık, yerini düş kırıklığına bırakmıştı. Can’ı o zamanlar hafife almışım, haklıydı.

Bu korkuyu ilk o gün tatmıştım, yıllar sonra yine aynısı. Bütün korkulara isim verip geçiyoruz. Buna ne ad vermeli? Daldan düşme korkusu desem, bir tek ben anlarım. Karşıdakini hayal kırıklığına uğratma korkusu daha iyi. Nasıl söylerim, kapıdan girince mi, akşam yemeğini mi beklemeli? Yarın söylesem, önce iş yerindeki sıkıntılardan söz etsem. Meşe palamudumu cebime atıp bir çırpıda ayağa kalktım. Üzerimdeki tozu, yaprağı silkeledim, ayakkabımın çamurunu temizledim, kravatımı düzelttim. Meşe Palamutları Meclisi’ne gireceksem önce orman perilerine beğendirmeliyim kendimi. Eve gideyim, dedim, Esin’in karşısına geçeyim, o ağaçtan benimle birlikte düşebilecek mi, bunun için sebebi var mı göreyim. Başka türlü bir korku uyandı içimde, umduğunu bulamama korkusu. Baktım hava kararıyor, eve dönme korkusu. Sonra sahile indim. Deniz kenarında yürüdüm. Taş sektirdim. Martılara baktım.
Derya Sönmez


Çizim: Burcu Firdevs Demirağ


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kadın Argosu ve "Kadın Argosu Sözlüğü"

Uğruna, tahtını/tacını terk eden krallar vardır. Çok sevilir, kıskanılır, tabanca çekilir, bıçak sıyrılır. Ölünür, öldürülür, gerekirse mahpus yatılır.
Anadır, bacıdır, teyzedir, haladır. Yavukludur, orospudur, metrestir, kapatmadır, yosmadır. Savaşların en büyük mağdurudur. Tecavüz edilir, esir alınır, satılır, köle yapılır. Tecavüzcü değil o asılır, çünkü yargıç erkektir.
Erkekleri de doğurur. Emzirir, besler, bokunu sidiğini temizler, donunu yıkar, pantolonunu ütüler yıllarca. Büyüdüğüne emin olunca, bir başka kadına devreder yaşatsın diye.
Biraz gecikse, kapılarda camlarda bekler sabaha dek. Ölse, gözüyle görmedikçe öldüğüne inanmaz, bekler ölene dek. Şili’de, Arjantin’de, Fransa’da, Ürdün’de hep aynıdırlar; 500, gerekirse 5000 hafta beklerler hiç yüksünmeden; katillere inat. Zalim dövmekten usanır, onlar beklemekten vazgeçmez.
Bu kadar çok işi ve adı olan kadının bir gizli dili de vardır haliyle. Daha doğrusu bilinir ama yazılmamış bir dildir bu. Bu dilin sözcüklerini, deyimlerini yi…

Çıkılacak Kız

Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık.
Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman kitap taşımasından anlayabilirsin.[1] Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o, okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar.
Kahvecide[2] beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor.
Ona yeni bir kahve ısmarla.[3] Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle.[4] Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren.[5] Joyce’un Ulysse…

Havuçlu Pilav Meselesi

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense, gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.
Karımı düşünmek istedim: Gençti, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi. Ne yapmalı?
Radyo’ya gittim: Uzun dalga bomboştu, orta dalga da öyle… Uzun uzun esnedim.. kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…
Her şey canlanıverdi… İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim:
-  Hurrem…
Körpecik sesini işittim.
-  Efendim?
-  Gelsene biraz, dedim.
-  Ne var? diye sordu.
Ne var diye niçin soruyordu sanki? Ben onu güzel ve tatlı şeyleri paylaşmaktan başka ne için çağırırdım?
-  Gel hele! dedim.
-  Ama yemek yetişmeyecek so…

Mihman'ın Sesi

Akif Kurtuluş’un ilk romanı Mihman’da adı geçen şarkılardan hazırladığımız listeyi göreceksiniz aşağıda. Şarkı isimlerinin üstüne tıklayarak dinleyebilirsiniz.  Parantez içlerindeki isimler, alıntının yapıldığı bölüm adını, dolayısıyla alıntının anlatıcısını gösterir. İyi okumalar, iyi dinlemeler!
Estergon Kalesi: Ülkücü bir hocanın takımında iki devrimci topçuyduk. Ercüment Amca müessesenin yöneticilerinden biri olduğu için, takımın torpilli oyuncusu muamelesi görmüştüm başlarda. Benim faşolarla birlikte davranacağımı zannetmişti Cevdet. İdmanda ülkücüler teyp getirip Estergon Kalesi’ni dinletmeye başlayınca, bir gün ben de daha iyi bir teyp getirip dayadım Cem Karaca’dan Kavga’yı, Tamirci Çırağı’nı. Selda Bağcan… O günden sonra birbirimizin kademesine daha başka girmeye başladık.” (Avukat, s. 16) Yalan: Yolun karşı tarafına park ettiğim 306 İksir’e bindim. Hemen Yeliz’in kasetini koydum. İlk gençliğimden beri hastası olduğum bu kadının Yalan şarkısını dinleyerek Bölge Başkanlığı’na yola…

İLK GÖZ AĞRISI (23) : Engin Türkgeldi ve “Orada Bir Yerde”

Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz. Onur Çalı



Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti? Benim en baştan beri hevesli olduğum şey…

Filmlerde Kitap Var!

Kitaplarla yatıp kalkanlardansanız, izlediğiniz bir filmde okuduğunuz bir kitabı görünce gülümsersiniz, bir arkadaşınızı görmüş gibi. Daha önce tanışmadığınız bir arkadaşsa bu kitap, hemen bir kenara not ederseniz adını. Bazen, yönetmenler acımasız olur ve filmdeki karakterin elindeki kitabı göreceğiz diye pause tuşunu eskitmek zorunda kalırız. Neyse ki Anıl Altın ve Nazlı Karabıyıkoğlu, aşağıda okuyacağınız keyifli çalışmayı yapmışlar. 10 güzel filmde geçen kitaplar, hem sinemanın hem de edebiyatın ruhuna uygun bir şekilde yazılmış. Bakalım hangileri tanıdık size!
Solaris (Solyaris, 1972)
Sinema tarihindeki en özel yönetmenlerden biri olan Andrei Tarkovsky’nin Stanislav Lem’in aynı adlı kitabından uyarladığı Solaris (Solyaris, 1972), bir bilimkurgu başyapıtıdır. Başarısız bir uzay deneyinde bilim adamları ve özellikle baş karakter psikolog Kris Kelvin, hayalin her şeyi tatmin edip gerçekliği muğlaklaştırmasıyla birlikte, derin içsel yolculuklara çıkarlar. Başta eski karısı Khari olmak …